Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR





Güncelleme: 28.01.2002

İHD: ABD'nin Küba'daki Esir Kampı

Afganistan savaşının siyasal ve ekonomik sonuçları gibi, insana yapılan muamele de öne çıkmaya başladı. Aslında insan hakları savunucuları, hem savaş öncesi savaş karşıtı tutumlarını ortaya koymuştu; hem de savaşta Cenk Kalesi katliamına, BM, Kızılhaç ve Kızılay binalarının, sivil yerleşim alanlarının bombalanmasına tepki göstermişti.

Savaş hukuku, insan hakları savunucuları tarafından, insancıl hukuk olarak adlandırılır. Bu hukuk dalı,
a)savaşan güçlerin birbirleriyle,
b) savaşan güçlerin hukuksal ya da fiili denetimindeki bölgelerdeki sivil halkla ilişki ve çelişkilerini düzenler.

Keyfi öldürme, işkence ve onur kırıcı muamele yasağı, hem insan hakları hukukunun, hem de insancıl hukukun yasakladığı eylemlerdir. Savaş döneminde de askıya alınamayacak insan hakları ve özgürlükleri bulunmaktadır. (İnsancıl hukukla ilgili geniş kapsamlı bir inceleme için, www.ihd.org.tr'de İnsancıl Hukuka Giriş adlı makaleye bakılabilir)

ABD Küba'daki esir kampında, insancıl hukuka aykırı uygulamalar gerçekleştirmektedir. İnsanların çıplak dolaştırılmaları, tuvalet ihtiyaçlarını herkesçe görülecek mekanlarda karşılamaları, her tarafı açık mekanlarda tutulmaları, gözlerinin bağlanması, kulaklarının ses duymaması için tıkanması gibi uygulamalar tipik ihlallerdir. Kıblenin görülür bir yerde işaretlenmesi ise olumludur.

Savaş esirleri, silahlı çatışmaya girdikleri için yargılanamazlar. Onlar savaş hukukuna aykırı eylemler nedeniyle; keyfi öldürme, sivillerin öldürülmesi, yaralı ya da tutuklananların öldürülmeleri, işkence yapmak gibi eylemleri nedeniyle yargılanabilirler ve yargılama adil olmak durumundadır. Yargılamanın nerede ve neden yapılacağı ve hangi mahkeme tarafından gerçekleştirileceği de belirsizliğini korumaktadır. Dolayısıyla, esir kampında tutulanların statüleri de ABD tarafından açıklanmış değildir ve şu ana kadar ABD'nin açıklamaları geçerli hukuksal normlara da uymamaktadır.

İHD, ABD'yi insan hakları hukukuna ve insancıl hukukun ilkelerine (12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri'ne) uymaya çağırmaktadır.
İHD Birleşmiş Milletleri, Afganistan savaşında sivillere yönelik eylemleri gerçekleştirenleri yargı önüne çıkarmaya çağırmaktadır.
İHD, Cenk Kalesi katliamını gerçekleştirenlerin yargılanmalarını istemektedir.


Hüsnü Öndül
İHD Genel Başkanı


TESEV Görüşü ile "Mini Demokratikleşme Paketi"
Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğine uzanan yolu kısaldıkça, ülke yönetiminin tasarrufları ve kararları yalpalama izlenimi veriyor. Bunun bir nedeni üyelik kriterleriyle ilgili hazırlıkların yeterince yapılmamış olması. Ancak asıl neden ne siyasilerin ne de bürokratların AB üyeliğini temel siyasi hedef olarak görmemeleri ve Türkiye'nin bu nedenle hedefe kilitlenmemiş olmasıdır. Dolayısıyla atılan imzalar, alınan ilkesel kararlar, gün gelip somut meselelerle yüzleşildiğinde anlamlarını yitirmekte; AB üyeliği sanki zorlandığımız ve kaçınmaya çalıştığımız bir yaptırıma dönüşmektedir.
Oysa AB'ye uyum çabaları Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin öncelikle diğer devletlere ve uluslararası kuruluşlara olan bir taahhüdü değil, Türkiye toplumuna verdiği bir sözdür. İmzalanan anlaşmalar ve şimdiye kadar verilen niyet beyanları, herhalde sadece dış politika taktikleri veya jeopolitik önemimizin stratejik yansımaları olarak ele alınamaz. Söz konusu beyanlar Türkiye halkının ortak hedeflerini, ideallerini; modern ve güçlü bir Türkiye imgesini taşıdığıiçin meşrudurlar. Bu nedenle Hükümet'in, Meclis'in ve devlet bürokrasisinin AB üyeliği doğrultusunda davranmanın topluma karşı bir sorumluluk olduğunu idrak etmeleri gerekmektedir. Ne var ki son günlerde ardarda alınan bazı kararlar bu bilincin yönetim kademelerinde yerleşikliği konusunda kuşkular yaratmaktadır.

TCK'nin 159 ve 312. Maddeleri
Türk Ceza Kanunu'ndaki (TCK) son değişikliklerin çoğu suç kavramında anlamlı hiçbir düzeltmeyi ifade etmezken; daha büyük bir muğlaklığın ve takdir hakkının yolunu açma eğilimi göstermektedir. Örnegin 159. Madde, önerilen şekli ile devlet organlarını saymakta ve bu kurumların 'veya bunları temsil eden bir kısmının' tahkir ve tezyif edilmesini suç saymaktadır. Dolayısıyla eğerbu değişiklik kabul görürse, herhangi bir kamu görevlisinin tahkir ve tezyifi, söz konusu kurumun tümüne yapılmış gibi sayılacaktır. Diğer taraftan şu ana kadar Türkiye'deki hukuksal uygulamalar eleştiri ile 'tahkir ve tezyifin' birbirinden pek kolaylıkla ayrıştırılamadığını defalarca ortaya koymuştur. Bunun anlamı tek kişinin eleştirisinden, devletin tahkirine giden yolun son derece kısa tutulmasıdır.

Aynı mantık 312. Maddenin yeni düzenlemesinde de geçerlidir. Bundan böyle 'kamu düzenini bozma olasılığı' suçun dayanağı haline gelebilecektir. Buradaki 'kamu düzeni' ibaresi suç alanının daraltılması yönünde olumlu bir eğilim taşısa da, 'olasılık' kelimesinin kullanımı suç alanını belirsiz bir çerçeveye yaymaktadır. Böylece suç alanının daraltılması amacı bertaraf edilmiş olmaktadır. Tasarının gerekçesinde bu olasılığı ölçme takdiri yargıca bırakılmış ve "elbette bu takdir yapılırken AİHM ölçütlerinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir" denmiştir. Ne var ki bu ifadenin operasyonel bir ölçüte işaret etmekten ziyade, bir temenniden ibaret kalma ihtimali son derece yüksektir; çünkü bu kritere uymamanın yaptırımı yoktur. Ayrıca AİIHM kararlarının öncelik taşımasının 'egemenlik hakkımızı' elimizden aldığını savunan bir anlayış altında, yargıçların söz konusu temenniye ne derece uyacakları son derece haklı bir soru olarak karşımızdadır.


Dolayısıyla Ceza Kanunu'ndaki son düzenlemeler, bilerek ya da bilmeyerek suçun alanını genişleten ve muğlaklaştıran değişikliklerdir. Bunun bir 'reform' olmaması bir yana, demokratik bir rejimin hukuksal altyapısını oluşturma açısından, halen var olan sorunları artıracağı açıktır.

BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi
Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi yürürlüğe girdiği tarihten 25 yıl sonra hâlâ Meclis'te tedirginlik yaratmaktadır ve onaylanmama tehlikesiyle karşı karşıyadır. Gerekçe 'bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptir' ibaresidir. Milliyetçiliği muhtemelen sadece devlet kurma biçiminde somutlaştırdığımız için, 'kendi kaderini tayin' etmenin ille de ayrılıkçı bir cereyanı ima ettiğini sanmaktayız. Oysa birçok halk bu amacı var olan yapıları parçalayarak değil, tam aksine daha büyük bir birimin içinde yer alarak çözmeyi daha seçmektedir. Dolayısıyla yapılması gereken, her devletin kendi içindeki kültürel ve etnik çesitliliği bir zenginlik kaynağı olarak görüp kendisine bağlayacak anlayış ve tutumu geliştirebilmesidir. Türkiye'nin Sözleşmeyi imzalamakta ürkmesi ise, böyle bir anlayış ve tutumun üretilmesi iradesinden hâlâ uzak olduğumuzun göstergesidir.

Olayın hukuki yanına bakıldığında ise şu an var olan endişelerin fazla bir temelinin olmadığı daha berrak bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü her şeyden önce 'kendi kaderini tayin hakkı' Türkiye'nin de kurucusu olduğu Birleşmiş Milletler Şartı'nda aynen mevcuttur ve Sözleşme'nin hukuki dayanağı da bu Şart'tır. Dolayısıyla Sözleşme'deki 'halklar' ibaresi azınlıkları değil, farklı bir devlet tarafından yönetilen ve bu devletin yurttaşlarıyla aynı haklara sahip olmayan sömürge halklarını kastetmektedir. İkincisi 1993 yılında Viyana'da yapılan Dünya İnsan Hakları Konferansı'nın sonucu olarak, 'kendi kaderini tayin hakkı' tüm halkı temsil eden bir yönetime sahip ülkelerde, o ülkenin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği aleyhine kullanılamaz. Nihayet söz konusu hak kollektif bir hak olmayıp, bireyin kendi siyasi statüsünü, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmesini sağlama hakkıdır. Dolayısıyla eğer siyasi sürece herkes eşit olarak katılıyorsa ve bu süreç demokratikse, birey kendini ilgilendiren konularda söz sahibi sayılmakta ve 'kendi kaderini tayin' etmekte olduğu düşünülmektedir.

Bu nedenle Türkiye'nin bir azınlıklar meselesiyle karşı karşıya olmaktan ziyade, çözmesi gereken bir demokrasi meselesine sahip oldugunu söylemek çok daha gerçekçi gözükmektedir.

Dilekçe Hakkı
Dilekçe hakkı evrensel bir bireysel hak olup, dilekçenin içeriğine bağlı olarak değerlendirilemez. Vatandaşların resmi dilin yanında başka bir dil öğrenme hakkı 'kamusal özgürlüklerin bireysel kullanımı' çerçevesinde yer alan bir haktır. Anadil konusu Ulusal Program'ın ilgili bölümünde de teyid edilmiştir. Lozan Antlaşması'nın 41 ve 42. maddeleri resmi dil yanında herhangi bir dili öğrenme ve kullanma hakkı açısından, Türk vatandaşı olmayı yeterli saymaktadır. Diğer bir deyişle Kürtçe öğrenmek ve kullanmak sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının bireysel hakkıdır. Oysa bugünlerde bazı üniversitelerimizde Kürtçe eğitimle ilgili verilen dilekçelerin sonucunda, dilekçe sahipleri tutuklanmış, öğrencilerin birçoğu okuldan uzaklaştırılmanın eşiğine gelmiştir. Bu uygulamanın hukukun temel ilkelerine ters düşmesi bir yana; ana dil ile ilgili talepleri daha şiddet içeren eylemlere yöneltme olasılığını beslemesi gözardı edilemez. Diğer taraftan Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşlarımızın anadilleriyle ilgili doğal taleplerinden vazgeçmelerini beklemek gerçekçi olmayacağına göre; Kürtçe konusunda var olan talepler arasında, karşılanması bir süreç içinde mümkün olanların belirlenerek bu yönde yeni yasal düzenlemeler için çalışmaların başlatılmasında yarar vardır.

Yeniden Yargılanma Hakkı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) kararıyla sanıklara yeniden yargılanma hakkı tanınmasına ilişkin düzenleme, AB hukuksal mevzuatına uyum amacıyla düzenlenen yasa paketinden çıkarılmıştır. Bunun anlamı Türkiye'nin altına imza attığı anlaşmalara ters düşen bir konuma sıkışmasıdır. Çünkü Türkiye'nin AIHM kararlarına uyması bir yükümlülüktür ve bu yükümlüklük aynı zamanda ülkemizin hukuk sisteminin itibarını yeniden kazanmasının da vasıtasıdır. Bu nedenle yeniden yargılanma hakkının yasa paketinden çıkarılması, bizatihi insan hakları kavramını gözardı etme eğilimlerinin arttığına dair kuşkuları beslemekle kalmamakta, Türkiye'nin uluslararası platformlardaki saygınlığını da örselemektedir.

Söz konusu düzenlemenin uyum yasası paketinden çıkarılma gerekçesi ise, yeniden yargılama hakkının Türkiye'nin egemenlik haklarının devri anlamına geleceği şeklinde izah edilmektedir. Ekonomik krizden çıkmak amacıyla IMF koşullarına uymaya çalıştığımız şu dönemde, egemenlik haklarından söz edilmesinin çelişkisi bir yana; evrensel insan haklarının bir üst hukuk olarak benimsenmesini 'egemenlik hakkının kaybı' olarak değerlendirmek Türkiye'nin çağdaşlık hedefleriyle uyuşmayan bir bakışın ifadesidir.

Sonuç olarak Türkiye'nin önündeki kilitlenmeler, ancak toplumun beklentilerini taşıyan adımların atılmasıyla çözülebilecektir. Bu nedenle TESEV olarak hükümeti, siyasi partileri ve bürokrasiyi topluma güvenmeye, atılan imzaların ardında durmaya ve evrensel ilkeler doğrultusunda irade oluşturmaya davet ediyoruz.

Türkiye Ekonomik Ve Sosyal Etüdler Vakfı

Greenpeace İtalya'ya Atıklarını iade etti
Greenpeace'in bayrak gemisi Rainbow Warrior, İtalya'nın 15 yıl önce Karadeniz'e boşalttığı binlerce varillik son derece zehirli atıktan iki varili, asıl kaynağı olan İtalya'ya geri götürdü. Greenpeace eylemcileri, toksik atık varilllerini Napjoli'de Rainbow Warrior'dan indirerek, Roma'daki Çevre Bakanlığı önüne götürdüler. Karadeniz'e boşaltıldığı tarihten beri Türkiye kıyılarına vuran 367 varil, Sinop ve Samsun'un köylerinde iki depoya toplandı. Atıklar, zamanla bu depo binalarından dışarı sızarak, çevre ve insan sağlığını tehdit etmeye başladı. Greenpeace eylemcileri, gizlice girdikleri bu atık depolarından iki varil atık aldıktan sonra, bu varilleri geçtiğimiz aralık ayında İstanbul'da Rainbow Warrior'a yüklediler.(1)

Greenpeace İtalya, toksik maddeler kampanyası sorumlusu Vittoria Polidori, " Atıkların sorumlusu olduğuna dair açık kanıtlar olmasına karşın, İtalyan hükümeti sorumluluğunu üstlenmeyi reddetmiştir. Bu tavrı, Türk halkını sağlık tehdidi ve çevresel bozulmaya maruz bırakmaktaki suç ortaklığını göstermektedir." dedi. (2)
Greenpeace ayrıca, bu olaya karışan şirketlerin, atık taşımakta ve boşaltmakta kullanılan gemilerin ve olayda sorumluluğu olan yetkililerin isimleri gibi önemli detayların anlatıldığı, "Onbeş Yıllık Zehir Skandalı" (3) adlı raporunu yayınladı.

Rapor, Sirteco S.R. of Agrate Brianza ve Piattaforma Ecologica Industriale Srl of Venice (P.E.I.Srl) isimli İtalyan atık broker'larının binlerce varil toksik atığın Romanya'ya gönderilmesinde aracılık ettiğini bildirmektedir. Atıkların, resmi olarak Romanya'da düzenli depolama veya yakma işlemlerine tabi tutulacağı iddia edilmesine karşın Romanya'da bertaraf teknolojileri bulunmamaktaydı. Bu atıklar, Sulina limanında depolandıktan sonra, Munzur isimli başka bir gemiye yüklendi ve Karadeniz'e boşaltıldı.

Bulunan belgeler İtalyan atıklarının yasadışı olarak boşaltıldığını kanıtlasa da, Türk yetkililer, İtalya'nın atıklarını geri almalarını sağlayamadı. Bunun yerine, bölge halkının karşı çıkmasına rağmen, atıkları, küçük köylere terk etmeyi tercih ettiler. Greenpeace Akdeniz Ofisi kampanyalar yöneticisi Tolga Temuge, Roma'daki Çevre Bakanlığı'nın önünde, "Greenpeace, bu atıklardan alıp İtalya'ya göndererek, İtalyan yetkililerin yıllar önce yapması gerekeni yapmaktadır. İtalyan hükümeti, hâlâ durmakta olan atıkları geri alma, İtalya'da güvenli bir şekilde bertaraf etme ve varillerin darmadağın durumda olduğu depoların çevresini kirlilikten arındırma sorumluluğunu üstlenmelidir," dedi. (4)

T.C. Çevre Bakanı, Aytekin, atıkları kaynakları olan yere geri göndermek yerine, Türkiye'de yakılmalarını planlamaktadır.

Notlar:
1) Atıkların depolardan alınmasını gösteren video Greenpeace ofisinden temin edilebilir.
2) "Onbeş Yıllık Zehir Skandalı" adlı Greenpeace raporu ve videosu, İtalya, Türkiye ofislerinden ve uluslararası basın bölümünden veya http://www.greenpeace.org yoluyla temin edilebilir.
3) Hidrokarbonlar, klorlu organik bileşikler ve ağır metaller
4) Greenpeace ve yerel grupların protestolarından sonra, İzaydaş tehlikeli ve kilink atık yakma tesisi, insan sağlığı üzerindeki potansiyel tehlikeleri nedeniyle, T.C. Çevre Bakanlığı tarafından çalışma izni alamamıştı. Şirket, yöre halkının karşı çıkmalarına karşın, hâlâ çalışma izni almaya uğraşmaktadır.

Daha fazla bilgi için: Greenpeace İtalya, Toksik Maddeler Kampanyası Sorumlusu, Vittoria Polidori, Roma, +0039 3483988919 Greenpeace Akdeniz Ofisi, Kampanyalar Yöneticisi, Tolga Temuge, Roma, +90 533 2148776 Greenpeace Akdeniz Ofisi, Toksik Maddeler Kampanyası Sorumlusu, Banu Dökmecibaşı, İstanbul, +0532 2631114 Greenpeace Uluslararası, Basın Bölümü, Matilda Bradshaw, +31 20 5249545

 

Diğer duyurular için tıklayın

SİVİL TOPLUM













TÜM STK'lar
İÇİN TIKLAYIN


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla