|
Ankara'nın
Nabzı

"Minidev"in
deneme yayınında adımı söyle bir duyuruyla gördüm: "...Ankara'nın
nabzını tutuyor!" Hemen kendi nabzımı tuttum. Ankaraankaraanankarakara
atıyordu. Nabzın Ankara hali alışık olmadığım bir heyecan zirvesiydi.
Tabii, asıl tutmam gereken benimki değil, Ankara'nınki; onu anladım.
Fakat, itiraf etmeliyim ki, 20 yıldır gazetelerde çalışan bir gasteci
olduğum halde, hiç Ankara nabzı tutmamışım.

Ben
gazeteciliğe başladığımda, Ankara'nın nabzına benim şöyle niyetlenmem
bir yana, Darbepaşam'ın Ankara'sı, herkesin elini, dilini tutuyor,
hatta yaş büyültüp boyna geçirilen bir iple tüm damarları boğuyordu.
O korkuyla işte, tank sesiyle değil, en azından kahramanlık türküleriyle
uyanmaya fit olarak, bir daha Ankara nabzı tutamadım. Elbette, takdire
şayan biçimde nabız tutanlara hayranlığım olmuştur. Bunların içinde
öyleleri vardır ki, her nabzı tutar. Paşam gelir paşamınkini, paşam
gider babanınkini.

20
yıldır müthiş bir nabız hasetiyle bu tansiyon aletlerini izledim.
Ne olup bittiğini bize aktaranlar da vardı. Asla ne olup bitmeyeceğini,
olup bitecekmiş gibi yedirenler de. Misal, yakınlarda, köşeköşe
okuduk ki, bu Meclis "Baba'ya yine yol verir". Gerçekten öyle oldu:
Yol verdiler. Bu "nabzist"lerin en sevdiğim tarafı zaten bu: Asla
yanılmamaları! Yanıldıklarına asla tanık olmadım; yani köşelerinde
bir kez olsun "yanılgı" diye yabancı bir maddenin telaffuzuna rastlamadım.
Bu ustalar karşısında şimdi benim ne haddime Ankara nabzı tutmak.
Kim tutturur nabzını bana?

Güniz Sokak'ta ancak kebapçıya kadar gidebilirim. Bülent Bey, görse
çıkaramaz. Altan Abi'yi tanıyorum ama şu sıralar nabzi bir faydası
yok. Devlet Bey, biraz töre dışı soru soran gazetecileri damardan
tutuyor zaten. Mesut Bey ile merhabam var. Ama ne merhabam yeter,
ne de vaktim. Üstelik nabzını "şerbet" ile takas ediyor ancak. Recai
Bey'in nabzı olduğundan emin değilim. Ya da nabzı online Balgat.
Bir ara, herkesin olduğu gibi, gastecilerin de tutkusu, Tansu Hanım'ın
nabzını tutmaktı. Daha doğrusu, o sizin nabzınızı avucunun içine
alırdı. Bu yüzden kronik yüksek tansiyon evresine girenleri biliyorum.
Neyse ki, üniversitede hocamdı ve nabzının "çok attığını" daha o
zamanlardan öğretmişti bize. Özer Bey'in de ne usta nabızcı olduğunu,
şirden işkembeye bayıldığını lisans eğitiminde öğrenmedik. Onun
için master yapmamız gerekti. Biz master yaparken de o ordinaryüs
olmuştu bile. Sonra, "kartele karşı olağanüstü mücadelesi" sırasında
"Leydi"nin nabzı "sinir" oldu.

Şimdilerde gururla izliyorum ki, yine yalılar, kahvaltılar, gevşek
federasyon manşetleri filan... Bu kadar fırdönmeye nabız da dayanmaz!
Askerler zaten nabız tutturmaz. Fakat hepimizin tansiyonunu yakından
izliyorlardır mutlaka. Şu sıralar, "Ankara'nın nabzı" Hüsamettin
Bey. Bülent Bey'in plantasyon nabzı olaraktan. Ankara'nın nabzını
en iyi o tutuyor. Nabzeteciler de onunkini. Hüsamettin Özkan Bey
nabızları istediği gibi öyle ayarlıyor ki, bence dublörden ziyade
bir suflör. Ayrıca çok mütevazı; haberlere kendi imzasının konulması
için ısrar etmiyor. Sanırım ekip çalışmasına yatkın.

Bir vesileyle öğrendim ki, bir gün benim de sol bileğimden nabzımı
tutmuş ve tutmuş demiş ki, "O arkadaş çok ideolojik yazıyor". Dostum
sormuş: "Yani ne bakımdan ideolojik?" Hüsamettin Bey de, "Sol" demiş.
Adında "Sol" geçen bir partinin lider birinci yardımcısı açısından
müthiş analitik bir tespit. Bayıldım yani. Arkadaşıma, "Sağolsun
Hüsamettin Bey" dedim. Zaten öyle olmuş da, hani nazar değmesin
diye. Şimdi ben nasıl nabız tutayım; seçimlerde oy verdiğim hiçbir
parti iktidar olamadı. Galiba Meclis'e bile giremediler. Ayrıca,
her seçimde oy verip vermediğimden de emin değilim. Unutkanım ve
hafızam da berbat işte! O yüzden, duyuruya aldanıp benden nabız
beklemeyin.

Hem, Ankara'nın nabzını elime bir geçirsem, tutmakla kalır mıydım
ki.
İleri
|