



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |


İŞ
GÜCÜ İSTEDİK İNSANLAR GELDİ!


GÖÇ
VE GÖÇMENLİK

Göç: Ekonomik, toplumsal ya da siyasal nedenlerle bireylerin ya
da toplulukların bir yerleşim yerinden, başka bir yerleşim yerine,
bir şehirden başka bir şehire, bir ülkeden başka bir ülkeye, dahası,
bir kıtadan başka bir kıtaya gitme eylemidir.

Göçmenlik söz konusu olunca, göç kavramının ilk tarihsel sürecine
bakmak gerekir. Göç sözcüğünü anlam olarak yukarıya yazdım. Arapça
karşılığının "hicret" olduğunu biliyoruz. Eski Türkçe'de ise "köç"
sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Bu sözcük zamanla yumuşak bir söyleyiş
kazanır ve dilimize "göç" olarak yerleşir. "Göç" kavramı
içinde sadece insanların var olduğunu düşünmek pek olası değildir.
Kuşların bile göç etmeleri göçmenlik olayının doğa da da bilinip
uygulandığını gösterir.

Göçlerin tarih içindeki serüvenini araştırmayı bilim insanlarına
bırakalım. Türklerin tarihinde göç denince akla Orta Asya göçleri
gelir. Tarih olarak da 1071 yılı hafızalarda yer etmiştir.
Ama, halk arasında şöyle bir tanım yapılmaktadır: "Sekiz yüzlü
yıllarda Çin'in oralardan kalkıp yola düştük. Teknedeki karnımızda,
sandıkdaki sırtımızda. Gün olur, uyumak maksadıyla, gün olur yorgunluğumuzu
gidermek amacıyla duraklarız. Gün be gün gelip Avrupa kıtasına
ulaştık. Asla geri dönmedik. Dönmeyi de düşünmüyoruz. İleri hep
ileri, dünyayı turladık, turlayacağız..."

Yüzyılların ötesinden başlayıp, günümüze kadar uzanan bir göç
olayı. Anadolu tarihini baştan başa etkileyen ve dahası Avrupa
tarihini biraz daha geniş tutarsak, Ortaçağ karanlığını yıkan,
bilimin aydınlığına insanlığı taşıyan ve dolayısıyla, (Rönensas
ve Reformları anımsarsak) dünyayı etkileyen bir göç. Günümüzün
göçmenleri, Anadolu'dan Avrupa'ya göçen göçmenler olarak, bu göçün
uç noktasını mı yaşıyoruz? Bunu söylemek için sanırım henüz erken.
Ancak bu göçlerin bir noktasında var olduğumuzu çok iyi biliyorum.

ORTA ASYA GÖÇLERİ
Türklerin, her ne sebeple olursa olsun, Orta Asya'dan kalkıp,
Anadolu topraklarına, ordan da Avrupa içlerine kadar gelmesi bir
bütünlük taşıyor. Anadolu tarihi irdelendiği zaman, yukarıda da
sözünü etmiştim, bu göçlerin başlama tarihi 1071'lerin çok öncelerine
gittiği görülür. Günümüze kadar uzanan bu göç akını durmak nedir
bilmiyor. Durmak, yerleşik yaşam demektir. Yerleşik yaşam ise
alt ve üst yapının kurumlaşması demektir. Anadolu'da bulunan şehirlerin
gecekondudan kurtulup alt yapısıyla üst yapısıyla kurumlaşması
bu göçlerin durağanlaşmasıyla doğru orantılı olduğunu sanıyorum.

İnsanlık tarihi, gelişim süreci içinde, kendi devinimiyle atılımlar
yaparak, yaşadığımız günlere ulaşmasını başarmıştır. Bazen kimlik
değiştirerek, bazen yıkıp yeniden yaparak ama hep ileriye hep
ileriye doğru yürüyerek bir kervan misali durmaksızın ilerlemeyi
bilmiştir. Anadolu toprakları üstünde yaşanılan tarih boyunca
durmaksızın göçen insanlar ve toplumlar kendi varlıklarını yeniden
oluşuma borçludurlar. Hal böyle olunca, ister istemez Anadolu'da
gelişen toplum yapısı bu göçlerin etkisiyle sürekli değişime uğramıştır.

Bugünki durum değişim göstererek, dünün yarınını belirler. Bugünün
yarınını belirleyen olguların üstünde durmak üzere sözü yazın
dünyasına getirmek istiyorum. Yazın konusuna gelirken, konuyu
baştan ele alalım, gerilerden irdeleyip gelelim. Yani Dede
Korkutlar'a, Yunus Emreler'e, Karacaoğlanlar'a
doğru gidelim. Ve oralardan başlıyalım söze: Anadolu'da boy vermiş,
kök salmış bir Horasan göçmeni, asırlık çınar. Bu çınarı tarihi
kaynaklar şöyle veriyor:

Topkapı Müzesi Başbakanlık arşivi, 63. sayıda kayıtlı ve Hicri
924 / miladi 1518 yılında Yavuz Sultan Selim adına, Karaman
Eyaleti vakıflarını içine alan defterde 335.inci sayfasında Yunus'un
bağlı bulunduğu ailesi İsmail Hacı'nın Horasan'dan cemaati
ile Larende'ye (Karaman'a) gelerek bu topraklar üstüne yerleştiği
ve buraları yurt edindiğini öğreniyorum. Yine bu dönemin kayıtlarına
bakıldığı zaman Yunus Emre'nin iki karısı, sulu arazileri
ve bir dükkanı olduğunu öğreniyorum. Yunus Emre'nin ölümünden
sonra tapu kayıtlarının çocuklarına intikali bu belgelerin içinde
bulunuyor. Yani koca çınar bir Horasan göçmeni. Gelelim Mevlâna'ya.
Asya'nın Belh şehrinden göçüp gelen Bahaeddin Veled'in
Konya şehrine gelmesi ve yerleşmesi. İşte Mevlana diğer
adıyla Celâleddin Rumî bu şahsın oğludur. Yani sözü edilen
Mevlâna da Asya kökenli bir Belh göçmenidir.

Şimdi sadece isimlerini vererek yolumuzu alalım. Alın size bir
demet göçmen çiçeği: Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli,
çağına damgasını vuran, yılların değil asırların yıpratamadığı
şu bizim Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu,
Kerem, daha daha niceleri göçtüler ve yazdılar. Şimdi gelelim
bir adım daha ileriye, günümüzün aynasına bakalım kimleri gösterecek.
Bakalım ve görelim. Kendi sığ kalıpları içinde yazmayı sürdüren,
yazın emekçilerinden daha verimli, daha güzel ürünü, göçen ve
göçtüğü yerde üretim yapan yazın emekçisi vermeyi başarmıştır.

Sözümüze bir örnek olsun diye, yazının bu bölümüne bir alıntı
yapalım. Türk Dili Dergisi, sayı 24 Mayıs Haziran 1991 Şahap
Sıtkı "Şiir Üstüne" adlı yazısında Nâzım
Hikmet'i anlatıyor: "Şiirimize Mehmet Nâzım adıyla giren
Nâzım Hikmet, ilk şiirlerinde oldukça acemi, dirençsiz, imgesel
ölçülü, alışılmışın dışına çıkmayan çok duygulu bir gençtir. "Kırk
Haramilerin Esiri" , "Sarı Zeybek" gibi şiirlerinde ise, belki
biraz daha usta ama, gene fikir kıvamını taşırmış, ateşli, coşkun
bir şiir tutkunudur. Kendiden önce gelenlerden şairi ayıran tek
özellik bizim dilimizle yazmaya çalışmasıdır. Kurtuluş Savaşı'na
katılmak, çok sevdiği Anadolu insanıyla birlikte dövüşmek için
Anadolu'ya geçip de kendisine verilen görevi ateşli yüreğinin
çok altında görünce komşu bir ülkeye gitti. Ülkemizde, değerli
ustalardan ilk şiir beğenisini tattığı halde gittiği ülkede yüz
yıldan bu yana değişen, boyuna yenileşen Batı şiiriyle, Batı ustalarıyla
karşılaşınca düş kırıklığına uğrar. İçinde taşmak için fırsat
kollayan o büyük soluk, hâlâ acı çeken komşu ülke halkının acısıyla
Anadolu insanın o garip benzerliğiyle birleşince, şair büsbütün
güç kazanır. Artık, alışılmış ölçüleri bırakıp yeni biçimle şiir
söylemeye başlar. Gitgide yediveren bir gül gibi, açıldıkça açılır,
gelir. Memleketimden İnsan Manzaraları'nda zirveye ulaşır."

Bu alıntı bizlere bir olayı anımsatıyor. Nâzım Hikmet dediğimiz
o koca usta, göçmen bir yaşamın içine girince, içinde olduğu yaşamın
devinimiyle yüz yüze gelince kendi kendisini aşmayı başarır. Bu
gelişimin ve kendi kendini aşmaya iten olgunun sebebi göçmenlik
kavramında yatmaktadır.

Bir atasözü verelim: "Duran su kokarcadır, akan su durucadır"...
Bu yazının kapsamı sadece kırk yıllık göç olgusu üstüne olması
gerekinken, biz nerelere ulaştık. Bu ulaşım esnasında göçmenlik
yaşamı içinde yazın dünyasını sarsan tüm yazın emekçilerini almadık.
Bu başlı başına bir araştırma konusu.
"İşgücü istedik insanlar geldi"
Sözün bir yerinde söyledik. İnsanlık tarihinin belki de en büyük
göçü sayılan Asya'dan Avrupa'ya yapılan göçtür. Kısa bir zamanda
böylesine böyük bir göç ilk kez yaşanıyor insanlık tarihinde.
Kendi deyimiyle işgücü göçü. Yani işçilerin göçü anlamında söylense
de görün ki, bu göç içinde neler taşıyor. Bizim bu neler dediğimiz
olayı açıklayalım. Bu büyük göç salt bir işgücü göçü olarak adlandırılmamalı.
Siyasi koşullar nedeniyle, içinde beyin göçünü de barındıran büyük
bir olgudur. Fakir Baykurt, Nihat Behram, Ataol
Behramoğlu, Dursun Akçam, Ömer Polat, Aydın
Karahasan, Fethi Savaşçı, Abidin Dino, Bekir
Karadeniz, Orhan Bahçıvan adını sayamadığım daha niceleri
bu göçün içinde yer alıyorlar. Bu insanlar bu göçün tanığı olarak,
olayları sıcağı sıcağına yaşıyarak, tarihin önende tanıklık ediyorlar.

Kırk yılı geride bırakırken, yılların belgelerini tanımlamak,
geleceğe miras olsun diye bırakmak gereğini duyduk. Bu duygu bizleri
arşivleme yöntemine başlattı. Belgeleri arşivlemeye başladık.
İlk çekilen fotoğraf, ilk alınan pasaport, ilk gelen insanın bavulu
elbisesi, giydiği işçi tulumu gibi ilk olan ne varsa 'ilk'ler
bölümüne konuldu. Daha sonra ilk tutulan ev, ilk gelen aile, ilk
Alman'la yapılan evlilik gibi tüm belgeler arşivleniyor. Dahası;
ilk yazılan şiir, ilk söylenen türkü, ilk yazılan roman, hikaye,
makale, ilk yayınlanan gazete, ilk çıkan dergi, ilk kurulan radyo
ne varsa göçün ve göçmenliğin tanığı olarak belgeliyoruz. Bu bizim
tarihi sorumluluğumuzdur. Gelecek kuşaklara vereceğimiz en güzel
mirastır.
Kırk yılı geride bırakırken, yarım asır gibi biz zamana ulaştığımızın
farkındayız. Bu sürecin farkında olmayanlar da vardır. Bu göçmen
insanları para makinası olarak görenler de vardır. Biz onları
da belgeledik. Tarih bizim tanığımızdır. Biz de tarihin tanığı.
Atlarımızdan inip, şiltelerimizi yere koymak istiyoruz. Çıplak
ayaklarımızı toprağın üstüne basarak yürümek istiyoruz. Bir gün
gelecek ki, biz kendi gücümüzle bunu da başaracağız.

Mutlaka...
Orhan
Bahçıvan
Essen
Diğer
yazıları için tıklayınız

|
|


Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|