




TMMOB Çevre Sempozyumu'na sunulan metin
ÇEVRE HAREKETİ HALKLAŞIYOR
(Devamı)
ÖRGÜTSÜZLÜK
Çevreye zararlı yatırımların yereldeki halklar üzerindeki en büyük
propagandası, 'istihdam yaratma' vaadidir. Sırf bu yüzden maden
şirketleri, ihtiyaç duyduğu kapasitenin üç dört katı işçi çalıştırarak
yerel direnişleri kırmaya çalışıyor. Çevreye zararlı yatırımların
dünyanın yoksul ülkelerinde artan sayıda ortaya çıkmaya başlamasında,
bu ülkelerdeki ucuz işgücünün ve yetersiz sosyal güvenlik sisteminin
yatırım maliyetlerini düşürmesinin rolü büyüktür.

Çevreci hareketlerin bu yatırımlara karşı çıkarken salt çevresel
boyuta hapsolmadan, köylüler ve işçilerle kapsamlı mücadele zeminlerini
inşa etmeleri zorunludur. Yaşam hakkıyla doğrudan ilgili olmaları,
faaliyet alanlarının tüm insanlığı ilgilendirmesi, sermayenin politik
tercihlerinden sorumluluğunu sarih olarak gösterebilmeleri ve krizin
biyosferik niteliğinin enternasyonal dayanışmayı zorunlu kılması
açısından çevreci hareketler, diğer tüm toplumsal muhalefet dinamikleri
ile çok daha kolay buluşabilecek bir zemine sahip.

Aynı şekilde solu da; enerji politikasını, tarım politikasını v.s.
yeniden gözden geçirdiğinde, ekolojik mücadele alanının yabancısı
olmadığını görecektir. Sinop'ta gerçekleştirilen Nükleer Karşıtı
Mitingi, Türkiye tarihinin en büyük ve başarılı çevreci eylemi yapan;
Türkiye'nin dört bir yanından çevrecinin, KESK başta olmak üzere
sendikaların, TMMOB'a bağlı odaların, Çiftçi Sendikalaşma Hareketi'nin
ve üniversiteli gençlerin alanda Sinop halkıyla bir araya gelmesidir.

Toplumsal muhalefetin içinde bulunduğu dağınıklığın zaafları giderildiğinde
çevrecilerin de başarı şansı artacaktır. Çevreciler, toplumsal muhalefetin
krizi ve dağınıklığına dair tartışmalarda da taraf olmalıdır.

PİYASA
Devletin üstlendiği tüm kamusal sorumluluklar, teker teker piyasanın
insafına terk ediliyor. Artık hava da bedava değil, su da. Asgari
insani yaşam koşullarını sağlamak bir yana; "paran yoksa, ölmeye
bile hakkın yok" devri başladı.

Enerji üretimi özel sektöre devredilirken üretici şirketlere devlette
bile olmayan kamulaştırma yetkileri verildi. Maden şirketlerine
TBMM'nin altında bile maden arama serbestisi tanınırken, yer altı
kaynaklarından devlet gelirlerinden şirketler lehine indirimlere
gidildi. Kamusal anlayış ve planlamadan vazgeçildi. Çevre Yasası
ve ilgili yönetmelikler, çevreyi korumak yerine kirliliği düzenlemeye
çalışıyor. İşletmeci firmaların binlerce dolara danışmanlarına hazırlattıkları
raporlara, resmi kurumlardan hemen izinler veriliyor. Bundan sonra
Anadolu'nun ücra bir köşesindeki bir avuç köylünün klasörler dolusu,
meteorolojik veri, deprem haritaları, emisyon hesapları, flora ve
fauna listeleri, fayda-maliyet hesapları ve sektör analizleri ile
baş edip haklılığını kamuoyuna ispatlaması gerekiyor. Bu da ister
istemez hemen hemen tüm çevre sorunlarını bir mühendislik tartışmasına
dönüştürüyor.

Hukukçuluk hastalığının çevre hareketlerinin ufkunu verili hukuk
sistemi ile kadük hale getirmesi gibi, çevre sorunlarının teknik
bir soruna indirgenmesi, karşı karşıya kalınan çevre felaketlerine
teknolojik alternatif oluşturma telaşına ya da zararı nasıl en aza
indiririz uğraşına dönüştürüyor. Sorunun bir uygarlık sorununa ve
insanlığın kurtuluşu tercihi ile sermayenin tercihleri arasında
seçim yapmayı zorlaştırıyor.

Nükleer enerji bir zorunluluk mu? Değil mi? Yeterli filtre sistemi
kurulursa termik santrallere ve çimento fabrikalarına "evet" diyebilir
miyiz? Hidroelektirk santralleri kurulmazsa elektriksiz kalır mıyız?
Atık deposu yeterli sızdırmazlık tekniği ile yapılırsa; siyanürlü
altın madenleri, ülke kalkınmasına hizmet eder mi? v.b. gibi suyu
bulandırmaktan başka işe yaramayan tartışmalar, sistem içi çevreciliğin
en çok sevdiği konular.

Çevreci tepkiler ile sınıf mücadelesi arasında şimdiye kadar var
olagelen mesafe, sistem içi bir çevreciliğin kendisine geniş bir
alan bulmasını kolaylaştırdı. Özellikle AB destekli fonlarla Türkiye'de
çevreci sivil toplumculuk sektörü denilebilecek bir sektör oluştu.

Kapitalizmin çirkin yüzünü çevrecilik makyajıyla örtmeye çalışan
yapılar, muhalif gibi görünerek ekolojik krize yanıt üretmek bir
yana, bizzat krizin kalıcılaşmasına ve derinleşmesine hizmet etmektedir.
Gittikçe büyüyen bu sektörün ideolojik tutumlarının en karakteristik
örneğini doğal kaynakları kullanan şirketlere tükettikleri doğal
kaynakların karşılığında bedel ödettirilmesi talebinde bulabiliriz.

Kamusal bir vergilendirme talebi gibi görünse de; sorunu, piyasa
mantığı içinde ele alan bu talep, bir reform talebi olmanın çok
uzağında, kapitalistler arası rekabeti düzenlemeyi hedeflemekten
öteye bir işlev göremeyecektir. Uşak-Kışladağ'da maden sahası açılırken
tıraşlanan binlerce dönüm ormanlık arazide, kesilen her bir ağaç
için üç ytl değil de üç yüz ytl değer biçilmesi veya köylülerin
arazilerinin daha yüksek fiyatlarla satın alınması ekolojik kriz
açısından neyi değiştirir?

Milyonlarca köylü, topraklarından koparılmak isteniyor. Yaşadıkları
toprak, milyonlarca yılda meydana gelen jeolojik ve iklimsel değişikliklerle
birlikte üzerinde yaşayan insanları biçimlendirmiş ve aynı insanlar
tarafından biçimlendirilmiştir. Sermayenin talanı, kaçınılmaz olarak
sadece doğal kaynakları değil, o topraklardaki verili toplumsal
yaşamı da yok etmektedir.

Kışladağ Altın Madeni için kesilen her ağaçla, vurulan her su kuyusuyla,
sadece Yörük Kültürü yok olmamakta, kuşaktan kuşağa devredilerek
biriken geleneksel hayvancılık ve tarım bilgisi de yok edilmekte,
insanlar üretim sürecinin dışına itilmektedir. Yerine uzaylı kılığında,
son model jeeplerle cirit atan 'maden şirketinin adamları' (Uşaklı
Matrixler) türemektedir.

Fındıklı'da kuruyacak olan sadece dereler olmayacak. Halkın tarihi
ve kültürü de kurutulmaya çalışılıyor. Fındıklı halkının ödeyeceği
bedeli elektrik faturalarıyla ödeyebilir miyiz?

Doğanın ve insan hayatının fiyatlandırılması mümkün değildir. Ekolojik
krizi açıklamaya, 'piyasanın aklı'nın yetmediği gerçeğini çevreci
hareketler kabul etmeli, piyasa mantığına cepheden karşı çıkmalıdır.

Fidel Castro'nun 1 Mayıs bildirisini enerji devrimine ayırmasına
dikkat edilmelidir. Castro, biyolojik yakıtlarla ilgili tarımsal
yatırımların, petrole olan bağımlılığa çözüm olmayacağı, tersine
gıda güvenliği tehlikesine ve açlıktan kitlesel ölümlere yol açmasının
kaçınılmaz olduğu uyarısında bulunmuştur.

Ekolojik krize verilen yanıtların sınıfsal bir karakter taşıdığını,
GDO karşıtı harekete bakarak ta söyleyebiliriz. Köylü hareketiyle
ve diğer antikapitalist dinamiklerle bağını kurmalıdır. GDO karşıtı
hareket, GDO'ların ekosistem üzerinde yaratacağı yıkıma ve doğaya
genetik müdahalelere karşı çıkarken, piyasa mekanizması dışında
yoksulların gıda güvenliği sorununu da içermelidir. Tamamen doğal
koşullarda ve doğal tohum ve gübre kullanılarak üretilen organik
ürünler, daha ucuza mal olması gerekirken, organik olmayan ürünlerin
4-5 katı fiyata süpermarket raflarındaki yerini alıyor.

Piyasa mekanizması içinde kalındıkça; 'ekolojik maliyet' in maliyeti,
umduğumuzdan daha pahalı olacaktır. Bunun yerine piyasa mekanizması
ile hesaplaşmış bir GDO karşıtı hareket, alternatif tarım tekniklerini
geliştirerek yeni toplum modelimiz için kıymetli deneyimler biriktirebilir.
Monsanto ve Cargil gibi dünya çapında dev tarım tekelleri Türkiye'de
yüz binlerce dönümlük arazilerde GDO'lu tarıma başlama uğraşındalar.
Bu tarım tekellerinin faaliyetlerinin önüne geçilmezse; çok değil
birkaç yıl sonra, geri dönülmez şekilde Türkiye'de tarım alanları
GDO'lu tohumlara bağımlı hale gelecek ve bu yöntem kullanılmaya
başlandıktan üç beş sene sonra ekim yapılan topraklar çoraklaşmaya
başlayacak.

Sözleşmeli tarım yöntemiyle faaliyet yürütecek olan bu tarım tekelleri,
kaçınılmaz biçimde Türkiye tarihinin en büyük kırda yoksullaşma
ve proleterleşme sürecine neden olacak. Ortaya çıkacak işsizlik
sorunu ile ilgili yapılan araştırmalar, kentlere sayısı on milyonu
aşan yeni bir göç dalgası öngörüyor. Irak'ın işgalinden sonra çıkarılan
ilk yasalardan birinin GDO'lu tarıma olanak tanıyan yasa olması
ve Chavez'in geçtiğimiz günlerde Venezüella'da GDO'lu tarımı yasaklaması
boşuna değil.

Şimdiye kadar Türkiye'de yürütülen en geniş katılımlı ve kapsamlı
kampanyalardan birini Canavar Domates Turu ile GDO'ya Hayır Platformu
gerçekleştirdi. Platform, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde
yaşayan, daha ziyade orta sınıf tüketiciler arasında örgütlediği
GDO karşıtı tepkiyi, yoksul köylülerin tepkisi ile buluşturabilirse
bu gidişatın önüne Türkiye'de de önemli bir set çekebiliriz. Piyasacı
çevreciliğinin ve yeşil sermayenin beslendiği en büyük sektörlerden
biri de atık sektörüdür. Atık yönetim sistemleri, 1990'lardan itibaren
Türkiye'de tartışılmaya başlandı.

Büyük yatırımlar gerektirmesi ve proje altyapılarının oluşturulması
zaman aldığından ancak son yıllarda somut olarak gündeme gelebilmiştir.
Belediyeleri ilgilendiren ve AB fonlarıyla yürütülen kentsel, tıbbi
ve sanayi atık projeleri, ihale ve yer seçimleri sırasında ortaya
çıkan skandallarla yeni bir mücadele alanı olarak şekillenmeye başladı.
Atık sorunu, atıkların doğal geri kazanım ve soğurma süreleri ile
teknolojik geri kazanım ve işleme süreleri arasındaki farktan dolayı,
ekolojik krizi kalıcılaştırmaya yol açan sistemlerle çözülemeyecek
kadar yeni bir uygarlık anlayışı ile çözüm bulunması gereken bir
sorundur.

Belediyelerin iyiden iyiye birer rant kapısına dönüştüğü Türkiye'de,
aynı zamanda bir yerel yönetim sorunudur. Çevreci hareketlerin Türkiye'deki
sınırlı pratiklerinden seçilen yukarıdaki örnekler toplumsallığı
içinde kavranabildiği oranda; kapitalizmin krizi ele alınmadan,
ekolojik krize çözüm üretilemeyeceği açıklık kazanır. Ekolojik krizin
toplumsal-sınıfsal bağla ele alınması, çevreci hareketlerin diğer
toplumsal mücadele dinamikleri ile sınıf mücadelesi içinde buluşmasına
yardımcı olacaktır. Karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz, ancak
kapitalizm eleştirisine uygarlık eleştirisi eklenerek aşılabilir.

Üretici güçleri sömürücü biçimde geliştirmesi ve sürekli büyüme
eğilimi ile üretimin doğal sınırlarını biyosferik düzeye genişletmiş
olan kapitalizm, gezegen düzeyinde bir felakete yol açabilecek kapasiteye
gelmiştir. Kapitalizmden insanlığa yönelen tehlike, sermayenin tercihleriyle
insanlığın kurtuluşu tercihi arasında bir seçim yapmayı zorunlu
hale getiriyor.

LAİKLİK
12 Eylül Faşizmi'nin Türkiye halklarını sindirmek için bilinçli
olarak devreye sokduğu Türk-İslam sentezi karanlık politikalar,
özellikle Türkiye'nin kırlarının dinci gericilik tarafından kuşatılmasında
büyük rol oynadı. Çevre sorunlarının bilimsel-teknik boyutu, ister
istemez yerel düzeyde önemli bilimsel tartışmaları taban hareketlerinin
gündemine girmesine yol açıyor. Her çevre mücadelesi, kaçınılmaz
olarak kurulacak tesislerin fayda-maliyet analizleri ve çevreye
verecekleri zararlarla ilgili işletmeci firmalarla köylüler arasında
bir enformasyon savaşına dönüşüyor.

Verili eğitim sisteminin imkânlarından dahi yoksun olan ve binlerce
yıldır kendi iç dengesinde geleneksel yaşamlarını sürdüren kapalı
köy toplulukları, dünya çapındaki sermaye gruplarının dev yatırımları
karşısında kendi kabuklarını kırmaya, sermayenin tercihleri ile
yaşam hakları arasındaki tezatla tüm çıplaklığı ile yüzleşmeye başlıyor.
"İnsanın inorganik bedeni" olan doğal çevrelerine, bilimsel bir
gözle bakmayı öğreniyorlar. Kendi kaderleri ile ilgili söz ve karar
alma süreçlerine katılım talep ediyorlar. Şu anda çok sınırlı deneyim
alanlarına sahip olsalar da; Türkiye'de çevreci köylü hareketlerinin
yeni ve devrimci bir aydınlanma dinamiğini de beraberlerinde geliştirdiklerini
gözlemek mümkün.

Bu, aynı zamanda tepeden modernleşme geleneğine sahip Türkiye toplumsal
formasyonunun, yeri geldiğinde, despotik karaktere bürünen, insan-merkezci
Aydınlanma'nın ürünü ve bir türlü on dokuzuncu yüzyılın dogmatik
pozitivizmini aşamayan laiklik anlayışı ile hesaplaşmayı da çevrecilerin
önüne bir görev olarak koymaktadır.

SAVAŞ
Yanı başımızdaki Irak'ın ABD öncülüğünde emperyalist güçler tarafından
işgal edilmesinin altında yatan neden Irak halkına ait olan petrol
kaynaklarının yağmalanması ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki savaşların
işgal edilen ülkelerin doğal kaynaklarının ve bunun üzerinden geliştirilen
jeostratejik politikaların ürünü olduğunu biliyoruz. Doğal kaynakların
sömürülmesine ve emperyalist ülkelerin dünya halkalarına kan ve
gözyaşından başka bir şey getirmeyen askeri müdahalelerine karşı
çevreciler savaşa karşı olmalıdır.

KÜRT SORUNU
Kürt sorununun bölgesel niteliği nedeniyle Türkiyeli çevreciler,
ülkemizin doğusunda yaşanan ekolojik yıkıma kayıtsız kalmaya devam
etmektedir. Egemen resmi ideolojiyle barışık çevrecilik, teknelere
saldıran kutup ayılarına gösterdiği ilgiyi GAP'ın yarattığı ekolojik
yıkıma göstermemektedir. Çevrecilik, emekçi karakteri kazandıkça,
Ekolojik sorunların insanlık açısından yarattığı kader ortaklığı,
ülke insanımızın kaynaşması ve ortak mücadele zeminleri yaratması
için önemli bir zemin sunmaktadır.

SONUÇ
Türkiye'de artık halklaşmış ve çevreciler bu tarihsel fırsatı değerlendirebilirse
daha da halklaşacak bir çevre hareketi vardır. Sinop'taki Nükleer
Karşıtı Miting ve Küresel Isınmaya Karşı Kadıköy Mitingleri ile
yerel düzeydeki her gün gazetelerden okumaya alışmaya başladığımız
eylem haberleri, çevreci hareketin bu topraklarda da kendi geleneğini
yaratmaya başladığının kanıtlarıdır. TMMOB Çevre Sempozyumu, Türkiye'deki
çevreci dinamiklerin ortak bir akla olan ihtiyaçlarının ürünüdür.

Bugün burada bir araya ortak aklımızı yaratmak için bir ilki başardığımızı
düşünüyorum. Belki ilk olmasının verdiği zorluklar nedeniyle yukarıda,
bir araya gelmemizin politik zemin taşları olarak sunmaya çalıştığım
başlıklarda eksiklikler olabilir. Hep birlikte daha güzel bir dünyayı
yaratacağımıza inanıyorum. Hepinizi; "Toprakta ve tohumda hakça"
diyen Baba İshak'ın, "Yarin yanağından gayrı, her yerde, her şeyde,
hep beraber" diyen Şeyh Bedrettin'in, Anadolu köylüsünün isyan geleneğinin
ezgisi Pir Sultan Abdal'ın bilgeliği, yetmişli yılardaki toprak
işgallerinin devrimci idealleri, geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz
Onuruma ve Ovama Dokunma Hareketi'nden dostlarımız Salman Akkuş
ve Cihan Şahanoğlu ile Karadeniz'in yiğit evladı Kazım Koyuncu'nun
anısı etrafında bir araya gelmeye davet ediyorum.

Türkiye'nin Bütün Çevrecileri BİRLEŞİN!

Bildirinin
baş tarafını okumak için tıklayın


|