Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR





Güncelleme: 25. 06. 2007





TMMOB Çevre Sempozyumu'na sunulan metin
ÇEVRE HAREKETİ HALKLAŞIYOR
(Devamı)

ÖRGÜTSÜZLÜK
Çevreye zararlı yatırımların yereldeki halklar üzerindeki en büyük propagandası, 'istihdam yaratma' vaadidir. Sırf bu yüzden maden şirketleri, ihtiyaç duyduğu kapasitenin üç dört katı işçi çalıştırarak yerel direnişleri kırmaya çalışıyor. Çevreye zararlı yatırımların dünyanın yoksul ülkelerinde artan sayıda ortaya çıkmaya başlamasında, bu ülkelerdeki ucuz işgücünün ve yetersiz sosyal güvenlik sisteminin yatırım maliyetlerini düşürmesinin rolü büyüktür.

Çevreci hareketlerin bu yatırımlara karşı çıkarken salt çevresel boyuta hapsolmadan, köylüler ve işçilerle kapsamlı mücadele zeminlerini inşa etmeleri zorunludur. Yaşam hakkıyla doğrudan ilgili olmaları, faaliyet alanlarının tüm insanlığı ilgilendirmesi, sermayenin politik tercihlerinden sorumluluğunu sarih olarak gösterebilmeleri ve krizin biyosferik niteliğinin enternasyonal dayanışmayı zorunlu kılması açısından çevreci hareketler, diğer tüm toplumsal muhalefet dinamikleri ile çok daha kolay buluşabilecek bir zemine sahip.

Aynı şekilde solu da; enerji politikasını, tarım politikasını v.s. yeniden gözden geçirdiğinde, ekolojik mücadele alanının yabancısı olmadığını görecektir. Sinop'ta gerçekleştirilen Nükleer Karşıtı Mitingi, Türkiye tarihinin en büyük ve başarılı çevreci eylemi yapan; Türkiye'nin dört bir yanından çevrecinin, KESK başta olmak üzere sendikaların, TMMOB'a bağlı odaların, Çiftçi Sendikalaşma Hareketi'nin ve üniversiteli gençlerin alanda Sinop halkıyla bir araya gelmesidir.

Toplumsal muhalefetin içinde bulunduğu dağınıklığın zaafları giderildiğinde çevrecilerin de başarı şansı artacaktır. Çevreciler, toplumsal muhalefetin krizi ve dağınıklığına dair tartışmalarda da taraf olmalıdır.

PİYASA
Devletin üstlendiği tüm kamusal sorumluluklar, teker teker piyasanın insafına terk ediliyor. Artık hava da bedava değil, su da. Asgari insani yaşam koşullarını sağlamak bir yana; "paran yoksa, ölmeye bile hakkın yok" devri başladı.

Enerji üretimi özel sektöre devredilirken üretici şirketlere devlette bile olmayan kamulaştırma yetkileri verildi. Maden şirketlerine TBMM'nin altında bile maden arama serbestisi tanınırken, yer altı kaynaklarından devlet gelirlerinden şirketler lehine indirimlere gidildi. Kamusal anlayış ve planlamadan vazgeçildi. Çevre Yasası ve ilgili yönetmelikler, çevreyi korumak yerine kirliliği düzenlemeye çalışıyor. İşletmeci firmaların binlerce dolara danışmanlarına hazırlattıkları raporlara, resmi kurumlardan hemen izinler veriliyor. Bundan sonra Anadolu'nun ücra bir köşesindeki bir avuç köylünün klasörler dolusu, meteorolojik veri, deprem haritaları, emisyon hesapları, flora ve fauna listeleri, fayda-maliyet hesapları ve sektör analizleri ile baş edip haklılığını kamuoyuna ispatlaması gerekiyor. Bu da ister istemez hemen hemen tüm çevre sorunlarını bir mühendislik tartışmasına dönüştürüyor.

Hukukçuluk hastalığının çevre hareketlerinin ufkunu verili hukuk sistemi ile kadük hale getirmesi gibi, çevre sorunlarının teknik bir soruna indirgenmesi, karşı karşıya kalınan çevre felaketlerine teknolojik alternatif oluşturma telaşına ya da zararı nasıl en aza indiririz uğraşına dönüştürüyor. Sorunun bir uygarlık sorununa ve insanlığın kurtuluşu tercihi ile sermayenin tercihleri arasında seçim yapmayı zorlaştırıyor.

Nükleer enerji bir zorunluluk mu? Değil mi? Yeterli filtre sistemi kurulursa termik santrallere ve çimento fabrikalarına "evet" diyebilir miyiz? Hidroelektirk santralleri kurulmazsa elektriksiz kalır mıyız? Atık deposu yeterli sızdırmazlık tekniği ile yapılırsa; siyanürlü altın madenleri, ülke kalkınmasına hizmet eder mi? v.b. gibi suyu bulandırmaktan başka işe yaramayan tartışmalar, sistem içi çevreciliğin en çok sevdiği konular.

Çevreci tepkiler ile sınıf mücadelesi arasında şimdiye kadar var olagelen mesafe, sistem içi bir çevreciliğin kendisine geniş bir alan bulmasını kolaylaştırdı. Özellikle AB destekli fonlarla Türkiye'de çevreci sivil toplumculuk sektörü denilebilecek bir sektör oluştu.

Kapitalizmin çirkin yüzünü çevrecilik makyajıyla örtmeye çalışan yapılar, muhalif gibi görünerek ekolojik krize yanıt üretmek bir yana, bizzat krizin kalıcılaşmasına ve derinleşmesine hizmet etmektedir. Gittikçe büyüyen bu sektörün ideolojik tutumlarının en karakteristik örneğini doğal kaynakları kullanan şirketlere tükettikleri doğal kaynakların karşılığında bedel ödettirilmesi talebinde bulabiliriz.

Kamusal bir vergilendirme talebi gibi görünse de; sorunu, piyasa mantığı içinde ele alan bu talep, bir reform talebi olmanın çok uzağında, kapitalistler arası rekabeti düzenlemeyi hedeflemekten öteye bir işlev göremeyecektir. Uşak-Kışladağ'da maden sahası açılırken tıraşlanan binlerce dönüm ormanlık arazide, kesilen her bir ağaç için üç ytl değil de üç yüz ytl değer biçilmesi veya köylülerin arazilerinin daha yüksek fiyatlarla satın alınması ekolojik kriz açısından neyi değiştirir?

Milyonlarca köylü, topraklarından koparılmak isteniyor. Yaşadıkları toprak, milyonlarca yılda meydana gelen jeolojik ve iklimsel değişikliklerle birlikte üzerinde yaşayan insanları biçimlendirmiş ve aynı insanlar tarafından biçimlendirilmiştir. Sermayenin talanı, kaçınılmaz olarak sadece doğal kaynakları değil, o topraklardaki verili toplumsal yaşamı da yok etmektedir.

Kışladağ Altın Madeni için kesilen her ağaçla, vurulan her su kuyusuyla, sadece Yörük Kültürü yok olmamakta, kuşaktan kuşağa devredilerek biriken geleneksel hayvancılık ve tarım bilgisi de yok edilmekte, insanlar üretim sürecinin dışına itilmektedir. Yerine uzaylı kılığında, son model jeeplerle cirit atan 'maden şirketinin adamları' (Uşaklı Matrixler) türemektedir.

Fındıklı'da kuruyacak olan sadece dereler olmayacak. Halkın tarihi ve kültürü de kurutulmaya çalışılıyor. Fındıklı halkının ödeyeceği bedeli elektrik faturalarıyla ödeyebilir miyiz?

Doğanın ve insan hayatının fiyatlandırılması mümkün değildir. Ekolojik krizi açıklamaya, 'piyasanın aklı'nın yetmediği gerçeğini çevreci hareketler kabul etmeli, piyasa mantığına cepheden karşı çıkmalıdır.

Fidel Castro'nun 1 Mayıs bildirisini enerji devrimine ayırmasına dikkat edilmelidir. Castro, biyolojik yakıtlarla ilgili tarımsal yatırımların, petrole olan bağımlılığa çözüm olmayacağı, tersine gıda güvenliği tehlikesine ve açlıktan kitlesel ölümlere yol açmasının kaçınılmaz olduğu uyarısında bulunmuştur.

Ekolojik krize verilen yanıtların sınıfsal bir karakter taşıdığını, GDO karşıtı harekete bakarak ta söyleyebiliriz. Köylü hareketiyle ve diğer antikapitalist dinamiklerle bağını kurmalıdır. GDO karşıtı hareket, GDO'ların ekosistem üzerinde yaratacağı yıkıma ve doğaya genetik müdahalelere karşı çıkarken, piyasa mekanizması dışında yoksulların gıda güvenliği sorununu da içermelidir. Tamamen doğal koşullarda ve doğal tohum ve gübre kullanılarak üretilen organik ürünler, daha ucuza mal olması gerekirken, organik olmayan ürünlerin 4-5 katı fiyata süpermarket raflarındaki yerini alıyor.

Piyasa mekanizması içinde kalındıkça; 'ekolojik maliyet' in maliyeti, umduğumuzdan daha pahalı olacaktır. Bunun yerine piyasa mekanizması ile hesaplaşmış bir GDO karşıtı hareket, alternatif tarım tekniklerini geliştirerek yeni toplum modelimiz için kıymetli deneyimler biriktirebilir. Monsanto ve Cargil gibi dünya çapında dev tarım tekelleri Türkiye'de yüz binlerce dönümlük arazilerde GDO'lu tarıma başlama uğraşındalar. Bu tarım tekellerinin faaliyetlerinin önüne geçilmezse; çok değil birkaç yıl sonra, geri dönülmez şekilde Türkiye'de tarım alanları GDO'lu tohumlara bağımlı hale gelecek ve bu yöntem kullanılmaya başlandıktan üç beş sene sonra ekim yapılan topraklar çoraklaşmaya başlayacak.

Sözleşmeli tarım yöntemiyle faaliyet yürütecek olan bu tarım tekelleri, kaçınılmaz biçimde Türkiye tarihinin en büyük kırda yoksullaşma ve proleterleşme sürecine neden olacak. Ortaya çıkacak işsizlik sorunu ile ilgili yapılan araştırmalar, kentlere sayısı on milyonu aşan yeni bir göç dalgası öngörüyor. Irak'ın işgalinden sonra çıkarılan ilk yasalardan birinin GDO'lu tarıma olanak tanıyan yasa olması ve Chavez'in geçtiğimiz günlerde Venezüella'da GDO'lu tarımı yasaklaması boşuna değil.

Şimdiye kadar Türkiye'de yürütülen en geniş katılımlı ve kapsamlı kampanyalardan birini Canavar Domates Turu ile GDO'ya Hayır Platformu gerçekleştirdi. Platform, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde yaşayan, daha ziyade orta sınıf tüketiciler arasında örgütlediği GDO karşıtı tepkiyi, yoksul köylülerin tepkisi ile buluşturabilirse bu gidişatın önüne Türkiye'de de önemli bir set çekebiliriz. Piyasacı çevreciliğinin ve yeşil sermayenin beslendiği en büyük sektörlerden biri de atık sektörüdür. Atık yönetim sistemleri, 1990'lardan itibaren Türkiye'de tartışılmaya başlandı.

Büyük yatırımlar gerektirmesi ve proje altyapılarının oluşturulması zaman aldığından ancak son yıllarda somut olarak gündeme gelebilmiştir. Belediyeleri ilgilendiren ve AB fonlarıyla yürütülen kentsel, tıbbi ve sanayi atık projeleri, ihale ve yer seçimleri sırasında ortaya çıkan skandallarla yeni bir mücadele alanı olarak şekillenmeye başladı. Atık sorunu, atıkların doğal geri kazanım ve soğurma süreleri ile teknolojik geri kazanım ve işleme süreleri arasındaki farktan dolayı, ekolojik krizi kalıcılaştırmaya yol açan sistemlerle çözülemeyecek kadar yeni bir uygarlık anlayışı ile çözüm bulunması gereken bir sorundur.

Belediyelerin iyiden iyiye birer rant kapısına dönüştüğü Türkiye'de, aynı zamanda bir yerel yönetim sorunudur. Çevreci hareketlerin Türkiye'deki sınırlı pratiklerinden seçilen yukarıdaki örnekler toplumsallığı içinde kavranabildiği oranda; kapitalizmin krizi ele alınmadan, ekolojik krize çözüm üretilemeyeceği açıklık kazanır. Ekolojik krizin toplumsal-sınıfsal bağla ele alınması, çevreci hareketlerin diğer toplumsal mücadele dinamikleri ile sınıf mücadelesi içinde buluşmasına yardımcı olacaktır. Karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz, ancak kapitalizm eleştirisine uygarlık eleştirisi eklenerek aşılabilir.

Üretici güçleri sömürücü biçimde geliştirmesi ve sürekli büyüme eğilimi ile üretimin doğal sınırlarını biyosferik düzeye genişletmiş olan kapitalizm, gezegen düzeyinde bir felakete yol açabilecek kapasiteye gelmiştir. Kapitalizmden insanlığa yönelen tehlike, sermayenin tercihleriyle insanlığın kurtuluşu tercihi arasında bir seçim yapmayı zorunlu hale getiriyor.

LAİKLİK
12 Eylül Faşizmi'nin Türkiye halklarını sindirmek için bilinçli olarak devreye sokduğu Türk-İslam sentezi karanlık politikalar, özellikle Türkiye'nin kırlarının dinci gericilik tarafından kuşatılmasında büyük rol oynadı. Çevre sorunlarının bilimsel-teknik boyutu, ister istemez yerel düzeyde önemli bilimsel tartışmaları taban hareketlerinin gündemine girmesine yol açıyor. Her çevre mücadelesi, kaçınılmaz olarak kurulacak tesislerin fayda-maliyet analizleri ve çevreye verecekleri zararlarla ilgili işletmeci firmalarla köylüler arasında bir enformasyon savaşına dönüşüyor.

Verili eğitim sisteminin imkânlarından dahi yoksun olan ve binlerce yıldır kendi iç dengesinde geleneksel yaşamlarını sürdüren kapalı köy toplulukları, dünya çapındaki sermaye gruplarının dev yatırımları karşısında kendi kabuklarını kırmaya, sermayenin tercihleri ile yaşam hakları arasındaki tezatla tüm çıplaklığı ile yüzleşmeye başlıyor. "İnsanın inorganik bedeni" olan doğal çevrelerine, bilimsel bir gözle bakmayı öğreniyorlar. Kendi kaderleri ile ilgili söz ve karar alma süreçlerine katılım talep ediyorlar. Şu anda çok sınırlı deneyim alanlarına sahip olsalar da; Türkiye'de çevreci köylü hareketlerinin yeni ve devrimci bir aydınlanma dinamiğini de beraberlerinde geliştirdiklerini gözlemek mümkün.

Bu, aynı zamanda tepeden modernleşme geleneğine sahip Türkiye toplumsal formasyonunun, yeri geldiğinde, despotik karaktere bürünen, insan-merkezci Aydınlanma'nın ürünü ve bir türlü on dokuzuncu yüzyılın dogmatik pozitivizmini aşamayan laiklik anlayışı ile hesaplaşmayı da çevrecilerin önüne bir görev olarak koymaktadır.

SAVAŞ
Yanı başımızdaki Irak'ın ABD öncülüğünde emperyalist güçler tarafından işgal edilmesinin altında yatan neden Irak halkına ait olan petrol kaynaklarının yağmalanması ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki savaşların işgal edilen ülkelerin doğal kaynaklarının ve bunun üzerinden geliştirilen jeostratejik politikaların ürünü olduğunu biliyoruz. Doğal kaynakların sömürülmesine ve emperyalist ülkelerin dünya halkalarına kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen askeri müdahalelerine karşı çevreciler savaşa karşı olmalıdır.

KÜRT SORUNU
Kürt sorununun bölgesel niteliği nedeniyle Türkiyeli çevreciler, ülkemizin doğusunda yaşanan ekolojik yıkıma kayıtsız kalmaya devam etmektedir. Egemen resmi ideolojiyle barışık çevrecilik, teknelere saldıran kutup ayılarına gösterdiği ilgiyi GAP'ın yarattığı ekolojik yıkıma göstermemektedir. Çevrecilik, emekçi karakteri kazandıkça, Ekolojik sorunların insanlık açısından yarattığı kader ortaklığı, ülke insanımızın kaynaşması ve ortak mücadele zeminleri yaratması için önemli bir zemin sunmaktadır.

SONUÇ
Türkiye'de artık halklaşmış ve çevreciler bu tarihsel fırsatı değerlendirebilirse daha da halklaşacak bir çevre hareketi vardır. Sinop'taki Nükleer Karşıtı Miting ve Küresel Isınmaya Karşı Kadıköy Mitingleri ile yerel düzeydeki her gün gazetelerden okumaya alışmaya başladığımız eylem haberleri, çevreci hareketin bu topraklarda da kendi geleneğini yaratmaya başladığının kanıtlarıdır. TMMOB Çevre Sempozyumu, Türkiye'deki çevreci dinamiklerin ortak bir akla olan ihtiyaçlarının ürünüdür.

Bugün burada bir araya ortak aklımızı yaratmak için bir ilki başardığımızı düşünüyorum. Belki ilk olmasının verdiği zorluklar nedeniyle yukarıda, bir araya gelmemizin politik zemin taşları olarak sunmaya çalıştığım başlıklarda eksiklikler olabilir. Hep birlikte daha güzel bir dünyayı yaratacağımıza inanıyorum. Hepinizi; "Toprakta ve tohumda hakça" diyen Baba İshak'ın, "Yarin yanağından gayrı, her yerde, her şeyde, hep beraber" diyen Şeyh Bedrettin'in, Anadolu köylüsünün isyan geleneğinin ezgisi Pir Sultan Abdal'ın bilgeliği, yetmişli yılardaki toprak işgallerinin devrimci idealleri, geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Onuruma ve Ovama Dokunma Hareketi'nden dostlarımız Salman Akkuş ve Cihan Şahanoğlu ile Karadeniz'in yiğit evladı Kazım Koyuncu'nun anısı etrafında bir araya gelmeye davet ediyorum.

Türkiye'nin Bütün Çevrecileri BİRLEŞİN!

 

Bildirinin baş tarafını okumak için tıklayın



Diğer duyurular için tıklayın



SİVİL TOPLUM













TÜM STK'lar
İÇİN TIKLAYIN


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla