Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR





Güncelleme: 25. 06. 2007






TMMOB Çevre Sempozyumu'na sunulan metin
ÇEVRE HAREKETİ HALKLAŞIYOR
Av. Mehmet HORUŞ
Beyaz Adımlar Platformu
EKOLOJİK KRİZ
İnsanlık, tarihinin gördüğü en büyük ekolojik krizi ile karşı karşıya. Küresel ölçekteki bu krize dur denilmezse gezegen düzeyinde bir yok oluş tehdidi ile karşı karşıyayız. Küreselleşme süreci ile hız kazanan kapitalist sömürü ve talan sisteminin şiddeti arttıkça, çevre sorunlarında sermayenin tercihlerinin tüm çıplaklığı ile teşhir olması süreci de hızlanıyor. Kendi bindiği dalı kesecek kadar pervasızlaşan sermayenin politikalarına karşı, Latin Amerika başta olmak üzere dünya halkları her geçen gün neo-liberal politikalara karşı yeni direniş odakları yaratıyor.

Ekolojik krizin insanlığın geleceğini tehdit eder bir boyuta geldiği ve iki binli yıllarda dünya kamuoyunun temel gündemini teşkil ettiği artık bir gerçek.

Ekolojik yıkım, öncelikle dünyanın yoksullarını ve güney ülkelerini vurmaya başladı. Çevre sorunları da teknelere saldıran kutup ayıları, balinaları kurtarma kampanyaları gibi başlıklarla sınırlı kalmaktan kurtulup; açlık, yoksulluk, kitlesel ölümler, gıda güvenliği, tarım alanlarının yok edilmesi ve askeri işgallerle birlikte anılmaya başlandı. Çevre politikalarının tarım, enerji, ulaşım, turizm gibi diğer sektörlerde uygulanan politik tercihlerle doğrudan ilgili olması ve sermayenin tercihlerinin tüm çıplaklığı ile teşhir olması, dünyada güçlü çevreci taban hareketlerinin doğmasına yol açıyor.

Medyatik Greenpeace şovlarının yerini, MST'nin toprak işgalleri ya da Bolivya'da suyun kamusallaştırılması haberleri alıyor. Bu kendiliğinden halk hareketi niteliği taşıyan çevreci taban hareketleri, somut gündemleri üzerinden sistemle hesaplaşmaya ve yeni bir köylü hareketleri dalgasının tüm dünyada yayılmasına yol açıyor.

Yaşanan bu dönüşümler, çevreciliğin ve çevrecilerin de veçhesinde değişimler yaratıyor. Çevre hareketleri, yerel ve tematik alanlarından çıkarak, bütünlüklü bir sistem eleştirisi üzerinden daha siyasal taleplerle mücadele etmeye ve birbirleri ile daha sıkı dayanışma ilişkisi kurmaya başladılar. Kapitalizmi ehlileştirmeye çalışarak, sistemin sürdürülebilirlik iddialarına meşruiyet yaratan kentli iyi orta sınıfların hobisi olmaktan öteye geçemeyen çevreciliğin yerine; ekolojik krizin en büyük mağduru olan dünyanın kırlarında yaşayan köylülerle, yeni dönem sınıf hareketinin inşasında büyük rol oynayacak, yeni bir tür çevre hareketi tarih sahnesindeki yerini alıyor. Neo-liberal politikalarla karın alabildiğine özelleştiği, riskin ise gittikçe kamusallaştığı küresel kapitalist sistem içerisinde, yeni dönem çevreci halk hareketleri, tematik ve lokal taleplerinden sıyrılarak, toplumun diğer ezilen kesimleri ile birlikte daha toplumsal ve radikal talepler ileri sürüyor. Toplumun diğer ezilen kesimleri ile bir araya gelen çevresel adalet hareketleri, ezilenlerin mücadele deneyimleri ile binlerce yıldır zenginleşen uygarlığımızın, tarihsel birikimini de arkasına alıyor.

Venezüella'da, Bolivya'da, Brezilya'da, Hindistan'da, Endonezya'da, Güney Afrika'da ülke düzeyinde görünür hale gelen bu halk hareketleri, dünyanın dört bir tarafında yerel ve otantik karakterleri ile insanlığın kurtuluşu için mücadele ederken; bu mücadelelere Türkiye gerçekliğinden bakmakta fayda var.

Bu bildirinin temel iddiası, çevreci halk hareketlerini toplumsal muhalefetin bütünlüğü içinde ele almak olduğundan; Türkiye çevre hareketi, toplumsal muhalefetin genel gündem başlıkları ile analiz edilecektir.

12 EYLÜL
12 Eylül cuntası ile Türkiye'de var olan bütün toplumsal dinamiklerin kökü kazınmaya; devrimciler, işçiler, köylüler, aydınlar, sendikacılar, üniversiteler sindirilmeye çalışılmış, muhalif hareketlerin tamamı işkence tezgâhlarından geçirilmiştir. Ama aynı 12 Eylül zihniyetinin ürünü olan 1982 Anayasası'yla, sessiz sedasız, hatta Bergamalılar soyunup yollara düşene kadar muhalif kesimlerin bile fark etmediği 56.maddesi ile "çevre hakkı" anayasal statüye kavuşturuldu.

Tepeden modernleş(tir)me geleneğine göre hak ve özgürlüklerin yukarıda, devlet içi çekişmeler ve hesaplaşmalarla tarih sahnesinde göründüğü, çoğu zaman devlet eliyle "bahşedildiği" izlenimi uyandıran hukuki reformlara, Cumhuriyet tarihi boyunca alışkın bir toplumuz. Henüz Türkiye'de bir çevre hareketinin esamesi bile okunmazken, en küçük demokratik hak taleplerinin bile, büyük bedellerle elde edildiği ülkemiz demokrasisinde, çevre hakkı anayasal bir statüye kavuşturuldu. Bu, Türkiye siyasal geleneği açısından şaşılacak bir durum değildir. Ancak daha sonraki yıllarda, çevreciliğin Türkiye'deki seyrine bakıldığında, sermayenin tercihlerine göre hazırlanmış bir anayasada, çevre hakkına yer verilirken, yine sermayenin tercihlerine göre şekillenmiş bir çevreci ideolojinin de yaratıldığı görülecektir. Sermayenin ve onun devletinin tarihsel teamüllerine göre, muhalif hareketlerin baskısı karşısında, muhalefeti ehlileştirmek ve sistem içine çekmek için verilen göstermelik ödünlerden farklı olarak, özellikle ANAP hükümetleri zamanında, Türkiye'de işin daha en başında sitem içi çevreci akımlar resmi devlet politikasıyla ortaya çıkarıldı.

Toplumsal muhalefetin ezildiği bir dönemde, sistem içi çevrecilik, bütünlüklü bir toplumsal muhalefet anlayışının uzağında, çoğu zaman gerçek sorunların üzerini örten, ekolojik krizin boyutlarını gizleyen hatta 24 Ocak kararları ile ilan edilen neo-liberal talana yeşil bir makyaj sağlayan bir kulvarda rahatlıklı serpilip gelişti. Devletin ve AB'nin fonları ile desteklenen sistem içi çevrecilik, Türkiye'de çevreci akımlar üzerinde ciddi bir hegemonya yarattı ve iyi kötü filizlenen çevreci tepkilerin, toplumsal muhalefetin diğer dinamikleri ile buluşmasını engelledi. Çevre sorunlarının siyasallaşmasına mani oldu.

Toplumsal gerçekliğin en kuşatıcı boyutunda ele alınma potansiyeline sahip olan ekolojik sorunlar, kentli iyi orta sınıfların elinde bir hobi olmanın ötesine geçerek; sermayenin temel politik tercihleriyle bağını kuran, hak ettiği toplumsallığa kavuşturulamadı.

Türkiye Solu'nun da resmi çevreci çizginin dışında, ekolojik kriz konusunda kendi politikasını yaratamaması da çevreci hareketlerin apolitikleşmesinde diğer bir etken oldu. 12 Eylül yenilgisi ve rejiminin topluma dayattığı atomizasyon, duvarın çöküşüyle solun daha yoğun yaşamaya başladığı ideolojik savrulma ve kafa karışıklığı ile birleşince, çevre sorunlarının çözümü liberal "akıllara" terk edildi.

Türkiyeli sosyalistler, aradan geçen bunca yıla rağmen, çevre sorunları ile aralarındaki mesafeyi kapatmak yerine kanıksamayı tercih ettiler. Türkiyeli ortalama sosyalistin zihninde çevre sorunlarına kafa yormak halen ekstrem bir uğraştır. Hatta diğer muhalif dinamiklerle önem sırasına göre kıyaslanan, "lüks bir uğraştır".

Maalesef sosyalistlerin bu yerleşik kanıdan kurtulması için Latin Amerika'daki halk iktidarı deneyimlerini beklemek gerekmiştir. Türkiye'de IMF ve DTÖ politikalarıyla aynı ekolojik yıkım programları ve yerel direniş imkanları özellikle doksanlı yıllardan bu yana ortaya çıkmasına rağmen, mevcut çevreci anlayışların ve toplumsal muhalefetin dağınıklığı ve solun ilgisizliğinin etkisiyle yeni dönem köylü hareketlerinin nüvesi sayılabilecek deneyim alanları şimdiye kadar ortaya çıkarılamadı. Yaratılan tek değer Bergama köylülerinin deneyimleri oldu.

Tarihin bir ironisi olarak, son yılarda 12 Eylül zulmünü en ağır yaşamış yörelerden Türkiye'nin en önemli çevreci yerel dinamiklerinin yeşermeye başlaması, çevreci hareketlerin mücadelelerinin, bir muhalif hareket olarak tarihsel süreklilik içinde ele alınmasının olanağını yaratıyor.

BERGAMA
Bergama'daki çevreci taban hareketi, tartışmasız bugüne kadar Türkiye'de açığa çıkmış en önemli çevreci halk hareketidir. Türkiye'de çevre mücadelelerinin, çevreci akımlar dışında halk hareketi boyutu kazanması, Bergama Köylüleri sayesinde başarıldı. Bergama Köylüleri, belki karşı çıktıkları siyanürlü altın madenini son tahlilde engelleyemediler ama başlattıkları mücadeleyi, mantıksal sonuçlarına eriştirecek tüm pratikleri sergilediler.

Üzerinde şekillendiği siyasal ve toplumsal koşulların elverdiği ölçüde, yarattığı deneyim zenginliği ile Bergama'daki çevreci halk hareketi, toplumsal mücadeleler tarihimizde, her zaman bir kazanım olarak yer alacaktır. Türkiye çapında bütünlüklü bir çevreci halk hareketi inşa edilirken öncelikle Bergama'da sergilenen hukuksal, politik ve pratik deneyimler doğru analiz edilmelidir.

Sosyal Devlet Bergama'daki çevre hareketi, öne çıkmış tüm isimleri tarafından politik tutumunu, 'sivil itaatsizlik hareketi' olarak tanımlamıştır. İçerik olarak, verili hukuk sisteminin sınırında bir politik hattı belirten bu çizgi, baştan sona harekete temel karakterini vermiştir. Hareketin tarihine bakıldığında, açılan davalar ve bu davalarla ilgili mahkemelerin verdiği kararlar ile yapılan eylemlerin birbirine paralel olduğu görülür. Açılan davaların kronolojisi ile eylemlerin kronolojisi hemen hemen aynıdır. Bergama halk hareketini anlamanın sırrı da burada yatmaktadır.

Bergama; sosyal hukuk devletinin kazanımlarını korumaya dönük bir hareketidir. Mevcut yasalara ve bilimsel verilere göre devletin yaptığı hatadan döndürülmelisini ve ülkenin doğal kaynaklarının yabancılara teslim edilmemesini amaçlamıştır. İhtiyaç duyulan hukuksal ve bilimsel-teknik bilgi ile köylülerin mücadelesi, 1990'ların Türkiye'sinde olabilecek en ileri düzeyde buluştu. Yıllar içerisinde adeta yöre köyleri bir açık hava üniversitesi haline geldi. Çoğu ilkokul mezunu köylüler, alanında uzman üniversite profesörlerini aratmayacak kadar, madenle ilgili Çevre Bakanlığı'nın verdiği ÇED(Çevresel Etki Değerlendirme) olumlu görüşünün yanlışlığı hakkında geniş bilgiye sahip oldu.

Bergama, giderek Türkiye'deki tüm çevreciler için bir okul haline geldi. Türkiye'de iyi kötü çevreci olup ta madene yakın köylerden Çamköy'ün kahvesinde, köylülerle çay içmeyen çevreci yok gibidir. Hukukun sınırında verilen mücadele, tek bir hedefe yoğunlaşmıştır: ÇED ile ilgili açılan iptal davasını kazanıp madeni kapattırmak.

Yasaların çizdiği çerçevenin dışına çıkmadan yapılan bütün o birbirinden renkli, kadınların en önde yer aldığı eylemlerin amacı budur. Köylüler, bilimsel olarak ölümcül sonuçları açık olan, Balıkesir Balya'da, Kıbrıs Lefke'de daha önceki örneklerini gördükleri, Anayasa'nın 56.maddesindeki 'sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama' hakkını yok sayan yabancı maden şirketinin faaliyetine, kendi devletlerinin en yetkili organlarınca izin verilmesinin kızgınlığını yaşıyordu:
'Nerede bu devlet!' 'Burası müstemleke memleketi mi?' 'Gitti gâvuru, getirdi başımıza koydu! v.s…

Ulusalcılığın baskın olduğu bu politik hatla inatçı eylemlilikleriyle hareket, Türkiye kamuoyunun desteğini arkasına almayı sağladı. Bergamalılarla birlikte tüm Türkiye, merakla mahkemenin vereceği karara odaklandı. Sonunda mahkeme kararını verdi. Hükümetin verdiği yanlış kararı, devletin yargısı düzeltti. Ancak beklenen olmadı… Mahkeme kararları uygulanmadı. Açılan davaları kazanmaya odaklanmış halkta, kızgınlığın yerini hayal kırıklığı aldı.

Sosyal hukuk devleti, geri gelmemek üzere köylüleri terk etmişti. Bergama'da bundan sonra ikinci bir tarih yaşanmaya başlandı. Yargı kararları uygulanmadığı gibi dönemin hükümeti, el altından TÜBİTAK'a rapor hazırlattı ve madenin yeniden açılmasına hukuksal kılıf yarattı. Ne yasaların arkasından dolanılarak başlayan bu girişimlerin arkası kesildi. Ne de köylülerin avukatlarının açtığı davaların. Yeni açılan davaların da birçoğu kazanılmasına, hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti aleyhine, yargı kararlarını uygulamadığı gerekçesiyle tazminata hükmedilmesine rağmen, siyanürlü altın madeni faaliyetine devam etti.

İkinci perde açılırken, hareket siyasallaşma sinyalleri vermesine rağmen, ufkunu verili hukuksal meşruiyet zemini ile sınırlandırdığından, yeni ve daha geniş bir siyasal meşruiyet zemininde kendini yeniden kuramadı. Anti-kapitalist diğer toplumsal dinamikler ve sınıf hareketiyle eklemlenme şansını, önceki dönemin bakiyesi alışkanlıklar engelledi. Harekete siyaset bulaştırmama kaygısı ağır bastı. Bergama'ya münhasır bir siyasi parti kurulması dahi gündeme geldi fakat anti-kapitalist bir eksen, politik söylem düzeyinde dahi kurulamadı. Lokal, otantik bir hareket olarak kurgulanmaya devam edildi.

Kendileriyle aynı kaderi paylaşan Balıkesir-Havran, Eskişehir-Kaymaz, Artvin-Cerattepe'deki halkla buluşma girişimleri, sembolik düzeyde ve hareketi temsil eden isimlerin deneyimlerini paylaşmalarıyla sınırlı kaldı. Siyasallaşma girişimini desteklemesi gereken sosyalistler ise, bazı kişisel katkıların ötesinde ciddi bir katkı sunamadı.

Bergama, Aşılmalıdır
Hukuka olan angajman yüzünden yeni bir hareket kurulamasa da, Bergama halkının son sözü: 'Bundan sonra siyasal mücadeleye başlıyoruz!' oldu. Bunu, hareketin geldiği aşamada, öz deneyimi üzerinden bir kazanım olarak da anlamamız gerek.

Bu değerlendirme, Bergama Köylüleri'nin Türkiye halkına en büyük armağanıdır. Bergama Köylüleri, Türkiye çevre hareketine, hukukun sınırından, hukukun ötesine geçen bir programa ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Bu program, net bir anti-kapitalist program olmak zorundadır. Ekolojik sorunlara kapitalizmle hesaplaşmadan ve yeni bir uygarlık anlayışı inşa edilmeden çözüm bulmak imkânsızdır. Aksi tutum sistem içi çevreciliğin kör ufkunda dönüp dolaşmaktan öteye geçmeyecektir. Kendiliğinden halk hareketi kazanmış çevreci dinamikler sistem içi çevrecilikle hesaplaşmaya başlamıştır.

Çevreciler, ya verili hukuk sistemi içine hapsolmak ya da meleklerin cinsiyeti tartışmasına dönen teknik tartışmalara boğulmakla gerçek bir sistem karşıtı anti-kapitalist hareket olmak ikilemi ile karşı karşıyadır. Köylüler, AB fonlarıyla da beslenen bir sektöre dönüşen çevrecilikten medet ummak yerine kendi öz güçlerine dayanan ekonomik modelleri tartışmalıdırlar. Türkiye'deki çevreci halk hareketleri Latin Amerika başta olmak üzere dünyadaki benzer çevreci halk hareketlerinin deneyimleri tartışarak, Türkiye ölçeğinde yerel inisiyatiflerin öznesi olduğu bir yapı etrafında birleşmelidir.

Eşme'de, Tunceli'de, Hasankeyf'te, Sinop'ta, Fındıklı'da, Artvin'de, Pazarcık'ta yaşanan çevre sorunlarıyla baş etmenin mantıksal sonucu budur. Türkiye tarımı çökertilmektedir. Bu nedenle bir yörede çevreci mücadelenin açığa çıkması için mutlaka çevreye zararlı bir işletmenin kurulması beklenmemelidir. Türkiye çevrecilerinin mücadele alanı Türkiye sathıdır.

Çiftçi Sendikalaşma Hareketi gibi yoksul köylü örgütlenmeleri, Beyaz Adımlar Platformu ve Elele Hareketi gibi meslek odaları ve sendikaların ağırlıkta olduğu yapılar, Nükleer Karşıtı Platform, Küresel Eylem Grubu, GDO'ya Hayır Platformu bu yeni sürecin açığa çıkmış aktörleri olarak düşünülebilir.

Türkiye çevrecilerinin Bergamalılar'a 'yeni davalar açın' demekten başka sunabileceği bir politikası olmalıdır. Politik bir program etrafında bir araya gelip, yeni bir anlayışla Bergama'ya dönerek, Türkiyeli çevreciler, Bergama halkına karşı olan borcunu da ödeyecektir.

Bildirinin devamını okumak için tıklayın



Diğer duyurular için tıklayın


SİVİL TOPLUM













TÜM STK'lar
İÇİN TIKLAYIN


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla