





TMMOB Çevre Sempozyumu'na sunulan metin
ÇEVRE HAREKETİ HALKLAŞIYOR
Av. Mehmet HORUŞ
Beyaz Adımlar Platformu
EKOLOJİK KRİZ
İnsanlık, tarihinin gördüğü en büyük ekolojik krizi ile karşı karşıya.
Küresel ölçekteki bu krize dur denilmezse gezegen düzeyinde bir
yok oluş tehdidi ile karşı karşıyayız. Küreselleşme süreci ile hız
kazanan kapitalist sömürü ve talan sisteminin şiddeti arttıkça,
çevre sorunlarında sermayenin tercihlerinin tüm çıplaklığı ile teşhir
olması süreci de hızlanıyor. Kendi bindiği dalı kesecek kadar pervasızlaşan
sermayenin politikalarına karşı, Latin Amerika başta olmak üzere
dünya halkları her geçen gün neo-liberal politikalara karşı yeni
direniş odakları yaratıyor.

Ekolojik krizin insanlığın geleceğini tehdit eder bir boyuta geldiği
ve iki binli yıllarda dünya kamuoyunun temel gündemini teşkil ettiği
artık bir gerçek.

Ekolojik yıkım, öncelikle dünyanın yoksullarını ve güney ülkelerini
vurmaya başladı. Çevre sorunları da teknelere saldıran kutup ayıları,
balinaları kurtarma kampanyaları gibi başlıklarla sınırlı kalmaktan
kurtulup; açlık, yoksulluk, kitlesel ölümler, gıda güvenliği, tarım
alanlarının yok edilmesi ve askeri işgallerle birlikte anılmaya
başlandı. Çevre politikalarının tarım, enerji, ulaşım, turizm gibi
diğer sektörlerde uygulanan politik tercihlerle doğrudan ilgili
olması ve sermayenin tercihlerinin tüm çıplaklığı ile teşhir olması,
dünyada güçlü çevreci taban hareketlerinin doğmasına yol açıyor.

Medyatik Greenpeace şovlarının yerini, MST'nin toprak işgalleri
ya da Bolivya'da suyun kamusallaştırılması haberleri alıyor. Bu
kendiliğinden halk hareketi niteliği taşıyan çevreci taban hareketleri,
somut gündemleri üzerinden sistemle hesaplaşmaya ve yeni bir köylü
hareketleri dalgasının tüm dünyada yayılmasına yol açıyor.

Yaşanan bu dönüşümler, çevreciliğin ve çevrecilerin de veçhesinde
değişimler yaratıyor. Çevre hareketleri, yerel ve tematik alanlarından
çıkarak, bütünlüklü bir sistem eleştirisi üzerinden daha siyasal
taleplerle mücadele etmeye ve birbirleri ile daha sıkı dayanışma
ilişkisi kurmaya başladılar. Kapitalizmi ehlileştirmeye çalışarak,
sistemin sürdürülebilirlik iddialarına meşruiyet yaratan kentli
iyi orta sınıfların hobisi olmaktan öteye geçemeyen çevreciliğin
yerine; ekolojik krizin en büyük mağduru olan dünyanın kırlarında
yaşayan köylülerle, yeni dönem sınıf hareketinin inşasında büyük
rol oynayacak, yeni bir tür çevre hareketi tarih sahnesindeki yerini
alıyor. Neo-liberal politikalarla karın alabildiğine özelleştiği,
riskin ise gittikçe kamusallaştığı küresel kapitalist sistem içerisinde,
yeni dönem çevreci halk hareketleri, tematik ve lokal taleplerinden
sıyrılarak, toplumun diğer ezilen kesimleri ile birlikte daha toplumsal
ve radikal talepler ileri sürüyor. Toplumun diğer ezilen kesimleri
ile bir araya gelen çevresel adalet hareketleri, ezilenlerin mücadele
deneyimleri ile binlerce yıldır zenginleşen uygarlığımızın, tarihsel
birikimini de arkasına alıyor.

Venezüella'da, Bolivya'da, Brezilya'da, Hindistan'da, Endonezya'da,
Güney Afrika'da ülke düzeyinde görünür hale gelen bu halk hareketleri,
dünyanın dört bir tarafında yerel ve otantik karakterleri ile insanlığın
kurtuluşu için mücadele ederken; bu mücadelelere Türkiye gerçekliğinden
bakmakta fayda var.

Bu bildirinin temel iddiası, çevreci halk hareketlerini toplumsal
muhalefetin bütünlüğü içinde ele almak olduğundan; Türkiye çevre
hareketi, toplumsal muhalefetin genel gündem başlıkları ile analiz
edilecektir.

12 EYLÜL
12 Eylül cuntası ile Türkiye'de var olan bütün toplumsal dinamiklerin
kökü kazınmaya; devrimciler, işçiler, köylüler, aydınlar, sendikacılar,
üniversiteler sindirilmeye çalışılmış, muhalif hareketlerin tamamı
işkence tezgâhlarından geçirilmiştir. Ama aynı 12 Eylül zihniyetinin
ürünü olan 1982 Anayasası'yla, sessiz sedasız, hatta Bergamalılar
soyunup yollara düşene kadar muhalif kesimlerin bile fark etmediği
56.maddesi ile "çevre hakkı" anayasal statüye kavuşturuldu.

Tepeden modernleş(tir)me geleneğine göre hak ve özgürlüklerin yukarıda,
devlet içi çekişmeler ve hesaplaşmalarla tarih sahnesinde göründüğü,
çoğu zaman devlet eliyle "bahşedildiği" izlenimi uyandıran hukuki
reformlara, Cumhuriyet tarihi boyunca alışkın bir toplumuz. Henüz
Türkiye'de bir çevre hareketinin esamesi bile okunmazken, en küçük
demokratik hak taleplerinin bile, büyük bedellerle elde edildiği
ülkemiz demokrasisinde, çevre hakkı anayasal bir statüye kavuşturuldu.
Bu, Türkiye siyasal geleneği açısından şaşılacak bir durum değildir.
Ancak daha sonraki yıllarda, çevreciliğin Türkiye'deki seyrine bakıldığında,
sermayenin tercihlerine göre hazırlanmış bir anayasada, çevre hakkına
yer verilirken, yine sermayenin tercihlerine göre şekillenmiş bir
çevreci ideolojinin de yaratıldığı görülecektir. Sermayenin ve onun
devletinin tarihsel teamüllerine göre, muhalif hareketlerin baskısı
karşısında, muhalefeti ehlileştirmek ve sistem içine çekmek için
verilen göstermelik ödünlerden farklı olarak, özellikle ANAP hükümetleri
zamanında, Türkiye'de işin daha en başında sitem içi çevreci akımlar
resmi devlet politikasıyla ortaya çıkarıldı.

Toplumsal muhalefetin ezildiği bir dönemde, sistem içi çevrecilik,
bütünlüklü bir toplumsal muhalefet anlayışının uzağında, çoğu zaman
gerçek sorunların üzerini örten, ekolojik krizin boyutlarını gizleyen
hatta 24 Ocak kararları ile ilan edilen neo-liberal talana yeşil
bir makyaj sağlayan bir kulvarda rahatlıklı serpilip gelişti. Devletin
ve AB'nin fonları ile desteklenen sistem içi çevrecilik, Türkiye'de
çevreci akımlar üzerinde ciddi bir hegemonya yarattı ve iyi kötü
filizlenen çevreci tepkilerin, toplumsal muhalefetin diğer dinamikleri
ile buluşmasını engelledi. Çevre sorunlarının siyasallaşmasına mani
oldu.

Toplumsal gerçekliğin en kuşatıcı boyutunda ele alınma potansiyeline
sahip olan ekolojik sorunlar, kentli iyi orta sınıfların elinde
bir hobi olmanın ötesine geçerek; sermayenin temel politik tercihleriyle
bağını kuran, hak ettiği toplumsallığa kavuşturulamadı.

Türkiye Solu'nun da resmi çevreci çizginin dışında, ekolojik kriz
konusunda kendi politikasını yaratamaması da çevreci hareketlerin
apolitikleşmesinde diğer bir etken oldu. 12 Eylül yenilgisi ve rejiminin
topluma dayattığı atomizasyon, duvarın çöküşüyle solun daha yoğun
yaşamaya başladığı ideolojik savrulma ve kafa karışıklığı ile birleşince,
çevre sorunlarının çözümü liberal "akıllara" terk edildi.

Türkiyeli sosyalistler, aradan geçen bunca yıla rağmen, çevre sorunları
ile aralarındaki mesafeyi kapatmak yerine kanıksamayı tercih ettiler.
Türkiyeli ortalama sosyalistin zihninde çevre sorunlarına kafa yormak
halen ekstrem bir uğraştır. Hatta diğer muhalif dinamiklerle önem
sırasına göre kıyaslanan, "lüks bir uğraştır".

Maalesef sosyalistlerin bu yerleşik kanıdan kurtulması için Latin
Amerika'daki halk iktidarı deneyimlerini beklemek gerekmiştir. Türkiye'de
IMF ve DTÖ politikalarıyla aynı ekolojik yıkım programları ve yerel
direniş imkanları özellikle doksanlı yıllardan bu yana ortaya çıkmasına
rağmen, mevcut çevreci anlayışların ve toplumsal muhalefetin dağınıklığı
ve solun ilgisizliğinin etkisiyle yeni dönem köylü hareketlerinin
nüvesi sayılabilecek deneyim alanları şimdiye kadar ortaya çıkarılamadı.
Yaratılan tek değer Bergama köylülerinin deneyimleri oldu.

Tarihin bir ironisi olarak, son yılarda 12 Eylül zulmünü en ağır
yaşamış yörelerden Türkiye'nin en önemli çevreci yerel dinamiklerinin
yeşermeye başlaması, çevreci hareketlerin mücadelelerinin, bir muhalif
hareket olarak tarihsel süreklilik içinde ele alınmasının olanağını
yaratıyor.

BERGAMA
Bergama'daki çevreci taban hareketi, tartışmasız bugüne kadar Türkiye'de
açığa çıkmış en önemli çevreci halk hareketidir. Türkiye'de çevre
mücadelelerinin, çevreci akımlar dışında halk hareketi boyutu kazanması,
Bergama Köylüleri sayesinde başarıldı. Bergama Köylüleri, belki
karşı çıktıkları siyanürlü altın madenini son tahlilde engelleyemediler
ama başlattıkları mücadeleyi, mantıksal sonuçlarına eriştirecek
tüm pratikleri sergilediler.

Üzerinde şekillendiği siyasal ve toplumsal koşulların elverdiği
ölçüde, yarattığı deneyim zenginliği ile Bergama'daki çevreci halk
hareketi, toplumsal mücadeleler tarihimizde, her zaman bir kazanım
olarak yer alacaktır. Türkiye çapında bütünlüklü bir çevreci halk
hareketi inşa edilirken öncelikle Bergama'da sergilenen hukuksal,
politik ve pratik deneyimler doğru analiz edilmelidir.

Sosyal Devlet Bergama'daki çevre hareketi, öne çıkmış tüm isimleri
tarafından politik tutumunu, 'sivil itaatsizlik hareketi' olarak
tanımlamıştır. İçerik olarak, verili hukuk sisteminin sınırında
bir politik hattı belirten bu çizgi, baştan sona harekete temel
karakterini vermiştir. Hareketin tarihine bakıldığında, açılan davalar
ve bu davalarla ilgili mahkemelerin verdiği kararlar ile yapılan
eylemlerin birbirine paralel olduğu görülür. Açılan davaların kronolojisi
ile eylemlerin kronolojisi hemen hemen aynıdır. Bergama halk hareketini
anlamanın sırrı da burada yatmaktadır.

Bergama; sosyal hukuk devletinin kazanımlarını korumaya dönük bir
hareketidir. Mevcut yasalara ve bilimsel verilere göre devletin
yaptığı hatadan döndürülmelisini ve ülkenin doğal kaynaklarının
yabancılara teslim edilmemesini amaçlamıştır. İhtiyaç duyulan hukuksal
ve bilimsel-teknik bilgi ile köylülerin mücadelesi, 1990'ların Türkiye'sinde
olabilecek en ileri düzeyde buluştu. Yıllar içerisinde adeta yöre
köyleri bir açık hava üniversitesi haline geldi. Çoğu ilkokul mezunu
köylüler, alanında uzman üniversite profesörlerini aratmayacak kadar,
madenle ilgili Çevre Bakanlığı'nın verdiği ÇED(Çevresel Etki Değerlendirme)
olumlu görüşünün yanlışlığı hakkında geniş bilgiye sahip oldu.

Bergama, giderek Türkiye'deki tüm çevreciler için bir okul haline
geldi. Türkiye'de iyi kötü çevreci olup ta madene yakın köylerden
Çamköy'ün kahvesinde, köylülerle çay içmeyen çevreci yok gibidir.
Hukukun sınırında verilen mücadele, tek bir hedefe yoğunlaşmıştır:
ÇED ile ilgili açılan iptal davasını kazanıp madeni kapattırmak.

Yasaların çizdiği çerçevenin dışına çıkmadan yapılan bütün o birbirinden
renkli, kadınların en önde yer aldığı eylemlerin amacı budur. Köylüler,
bilimsel olarak ölümcül sonuçları açık olan, Balıkesir Balya'da,
Kıbrıs Lefke'de daha önceki örneklerini gördükleri, Anayasa'nın
56.maddesindeki 'sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama' hakkını
yok sayan yabancı maden şirketinin faaliyetine, kendi devletlerinin
en yetkili organlarınca izin verilmesinin kızgınlığını yaşıyordu:
'Nerede bu devlet!' 'Burası müstemleke memleketi mi?' 'Gitti gâvuru,
getirdi başımıza koydu! v.s…

Ulusalcılığın baskın olduğu bu politik hatla inatçı eylemlilikleriyle
hareket, Türkiye kamuoyunun desteğini arkasına almayı sağladı. Bergamalılarla
birlikte tüm Türkiye, merakla mahkemenin vereceği karara odaklandı.
Sonunda mahkeme kararını verdi. Hükümetin verdiği yanlış kararı,
devletin yargısı düzeltti. Ancak beklenen olmadı… Mahkeme kararları
uygulanmadı. Açılan davaları kazanmaya odaklanmış halkta, kızgınlığın
yerini hayal kırıklığı aldı.

Sosyal hukuk devleti, geri gelmemek üzere köylüleri terk etmişti.
Bergama'da bundan sonra ikinci bir tarih yaşanmaya başlandı. Yargı
kararları uygulanmadığı gibi dönemin hükümeti, el altından TÜBİTAK'a
rapor hazırlattı ve madenin yeniden açılmasına hukuksal kılıf yarattı.
Ne yasaların arkasından dolanılarak başlayan bu girişimlerin arkası
kesildi. Ne de köylülerin avukatlarının açtığı davaların. Yeni açılan
davaların da birçoğu kazanılmasına, hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti aleyhine, yargı kararlarını
uygulamadığı gerekçesiyle tazminata hükmedilmesine rağmen, siyanürlü
altın madeni faaliyetine devam etti.

İkinci perde açılırken, hareket siyasallaşma sinyalleri vermesine
rağmen, ufkunu verili hukuksal meşruiyet zemini ile sınırlandırdığından,
yeni ve daha geniş bir siyasal meşruiyet zemininde kendini yeniden
kuramadı. Anti-kapitalist diğer toplumsal dinamikler ve sınıf hareketiyle
eklemlenme şansını, önceki dönemin bakiyesi alışkanlıklar engelledi.
Harekete siyaset bulaştırmama kaygısı ağır bastı. Bergama'ya münhasır
bir siyasi parti kurulması dahi gündeme geldi fakat anti-kapitalist
bir eksen, politik söylem düzeyinde dahi kurulamadı. Lokal, otantik
bir hareket olarak kurgulanmaya devam edildi.

Kendileriyle aynı kaderi paylaşan Balıkesir-Havran, Eskişehir-Kaymaz,
Artvin-Cerattepe'deki halkla buluşma girişimleri, sembolik düzeyde
ve hareketi temsil eden isimlerin deneyimlerini paylaşmalarıyla
sınırlı kaldı. Siyasallaşma girişimini desteklemesi gereken sosyalistler
ise, bazı kişisel katkıların ötesinde ciddi bir katkı sunamadı.

Bergama, Aşılmalıdır
Hukuka olan angajman yüzünden yeni bir hareket kurulamasa da, Bergama
halkının son sözü: 'Bundan sonra siyasal mücadeleye başlıyoruz!'
oldu. Bunu, hareketin geldiği aşamada, öz deneyimi üzerinden bir
kazanım olarak da anlamamız gerek.

Bu değerlendirme, Bergama Köylüleri'nin Türkiye halkına en büyük
armağanıdır. Bergama Köylüleri, Türkiye çevre hareketine, hukukun
sınırından, hukukun ötesine geçen bir programa ihtiyaç olduğunu
göstermiştir. Bu program, net bir anti-kapitalist program olmak
zorundadır. Ekolojik sorunlara kapitalizmle hesaplaşmadan ve yeni
bir uygarlık anlayışı inşa edilmeden çözüm bulmak imkânsızdır. Aksi
tutum sistem içi çevreciliğin kör ufkunda dönüp dolaşmaktan öteye
geçmeyecektir. Kendiliğinden halk hareketi kazanmış çevreci dinamikler
sistem içi çevrecilikle hesaplaşmaya başlamıştır.

Çevreciler, ya verili hukuk sistemi içine hapsolmak ya da meleklerin
cinsiyeti tartışmasına dönen teknik tartışmalara boğulmakla gerçek
bir sistem karşıtı anti-kapitalist hareket olmak ikilemi ile karşı
karşıyadır. Köylüler, AB fonlarıyla da beslenen bir sektöre dönüşen
çevrecilikten medet ummak yerine kendi öz güçlerine dayanan ekonomik
modelleri tartışmalıdırlar. Türkiye'deki çevreci halk hareketleri
Latin Amerika başta olmak üzere dünyadaki benzer çevreci halk hareketlerinin
deneyimleri tartışarak, Türkiye ölçeğinde yerel inisiyatiflerin
öznesi olduğu bir yapı etrafında birleşmelidir.

Eşme'de, Tunceli'de, Hasankeyf'te, Sinop'ta, Fındıklı'da, Artvin'de,
Pazarcık'ta yaşanan çevre sorunlarıyla baş etmenin mantıksal sonucu
budur. Türkiye tarımı çökertilmektedir. Bu nedenle bir yörede çevreci
mücadelenin açığa çıkması için mutlaka çevreye zararlı bir işletmenin
kurulması beklenmemelidir. Türkiye çevrecilerinin mücadele alanı
Türkiye sathıdır.

Çiftçi Sendikalaşma Hareketi gibi yoksul köylü örgütlenmeleri, Beyaz
Adımlar Platformu ve Elele Hareketi gibi meslek odaları ve sendikaların
ağırlıkta olduğu yapılar, Nükleer Karşıtı Platform, Küresel Eylem
Grubu, GDO'ya Hayır Platformu bu yeni sürecin açığa çıkmış aktörleri
olarak düşünülebilir.

Türkiye çevrecilerinin Bergamalılar'a 'yeni davalar açın' demekten
başka sunabileceği bir politikası olmalıdır. Politik bir program
etrafında bir araya gelip, yeni bir anlayışla Bergama'ya dönerek,
Türkiyeli çevreciler, Bergama halkına karşı olan borcunu da ödeyecektir.
Bildirinin
devamını okumak için tıklayın


|