Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR


 
Güncelleme: 30. 05. 2007

Adla Mesud-The Guardian (Radikal):
Filistinliye Lübnan'da da rahat yok

Fetih el İslam'ın marjinalleşmesinin en önemli nedeni, Lübnan hükümetinin Filistinli mültecileri sürgünlerinin büyük bölümünde sosyal ve ekonomik haklarından mahrum bırakması. Üstelik, hükümet daha birkaç gün öncesinde Hizbullah'ı dengelesin diye bu örgütü destekliyordu.

Lübnan'ın kuzey kenti Trablusşam'da Lübnan ordusuyla adı pek duyulmamış Felih el İslam hareketinin militanları arasında bir savaş devam ediyor; bu arada son günlerde Beyrut'un sivil yerleşim bölgelerinde de üç bomba patladı. Trablusşam'taki çatışmanın merkezinde bulunan Nahr el Bared Filistin mülteci kampının içinde ve etrafındaki can kaybı sayısı da 70'i aşmış durumda.

Saldırının 1975-1990 yılları arasındaki Lübnan iç savaşını hatırlatan pek çok yönü var; o dönemde de büyük çoğunluğu Hıristiyan olan Lübnan güçleri Filistinlilere saldırmış ve en nihayetinde İsrail'in Filistin Kurtuluş Örgütü'ne saldırmak için giriştiği 1982 işgaliyle işbirliği yapmışlardı.

Son olarak patlak veren şiddet dikkatleri yeniden, uzun süredir siyasi, askeri ve mezhepsel gerilimlerle başa çıkmaya çalışan Lübnan siyasi yapısının kırılganlığına yöneltecek. Ve siyasi seçkinler tarafından bugüne kadar büyük ölçüde yanlış yönetilen Lübnan krizinin bir yönüne, yani mülteci kamplarında yaşayan Filistinlilerin içinde bulunduğu kötü duruma da ışık tutacak.

Suriye parmağı yok
Bugün Lübnan'daki 12 ayrı mülteci kampında 400 bin Filistinli yaşıyor. Başka yerlerdeki Filistinli mültecilerden farklı olarak Lübnan'daki Filistinliler 52 yıllık sürgünlerinin büyük bölümünde temel sosyal ve ekonomik haklardan mahrum bırakıldılar.

Lübnan'a varmalarından beri Filistinli mültecilerin tecrübe ettiği şey daima marjinalleşme, ıstırap, baskı ve silahlı şiddet oldu. Lübnan'daki siyasi denge için tehdit sayıldılar ve ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutuldular. Ülkenin en yoksul bölgesine yerleştirilmiş ve 'geçmişi, bugünü ve geleceği olmayan' bir kamp dolusu insan tahayyül edin. Acımasız gerçeklikten başka kendilerine hiçbir şey sunmayan bir siyasi sistem içinde yaşıyorlar. O gerçeklik ki, aşırılık yanlılığını besliyor ve bütün Ortadoğu bölgesini mezhep çatışması kisvesi altında derin bir kuyuya itiyor.

Bütün siyasi husumetleri, iç çatışmaları ve güvensizlikleri göz önüne alındığında, Lübnanlıların hemfikir olduğu çok nadirdir.

Fakat Filistinliler meselesinde hemfikirler. Beyrut sürekli eski Başbakan Refik Hariri'nin amentüsünü tekrarlıyor:
"Lübnan asla ve kat'a Filistinlileri entegre etmeyecektir."

Ne de olsa entegrasyon demek, Filistinlilerin sorumluluğunun, 1948'den bu yana onları destekleyen uluslararası kuruluşlardan Lübnan hükümetine geçmesi demek.

Lübnan ordusu, Filistin mülteci kamplarını çoğunlukla terörizmin ve yasadışılığın beslendiği yerler olarak gören Lübnan halkının geniş desteğine sahip. Hizbullah geçenlerde Lübnan ordusunu övdü ve onu zayıflatacak her teşebbüsü kınadığını açıkladı. Hariri/Sinyora grubu bir adım daha ileri giderek birkaç gece önce bir yıkım zaferi örgütledi; çatışmalar sona erdiğinde mülteci kampındaki evlerin duvarlarından kan akıyor, silahların namlusundan duman tütüyordu. Ve her zamanki gibi Lübnan hükümeti Suriye'yi işaret etmekte gecikmedi. Yetkililer çatışılan grubun Suriye'nin maşası olduğundan, Lübnan'da siyasi bir aygıt gibi faaliyet göstermesi için kurulduğundan ve düzeni bozmak istediğinden kuşkuluydu. Fakat buna dair tek bir kanıt ortaya konmadı; Lübnan'daki Suriye karşıtı hissiyat gerçekliğin üzerini örtüyordu.

Fetih el İslam'ın bugün militanlaşmasının bir sebebi var. Birincisi mülteci kamplarına özerk statü veren 1969 tarihli anlaşma uyarınca, Filistinli grupların silahsızlandırılması gerekiyordu. Ancak bu sadece teoride kaldı ve gruplar silahlarını korudu. Ve birkaç gün öncesine kadar Fetih el İslam grubu Lübnan hükümeti tarafından, İran'ın ve daha ikinci derecede Suriye'nin kurduğu Şii bir grup olan Hizbullah'ı dengeleyen bir güç mahiyetinde hoş görüldü. Lübnanlı siyasi liderler yıllardır kuzeydeki Sünni Lübnanlılara 'oynadı' ve Lübnan siyasetinin labirentlerinde onların desteğini almaya çalıştı. Çok vahim bir biçimde geri tepen, zaten bölünmüş ve savaşla yıkılmış bir ülkeye karmaşa ve terörizm getirebilecek bir oyundu bu.

Öyleyse ne yapılmalı? Fetih el İslam üyelerini basitçe yakalayıp ortadan mı kaldıracağız, yoksa sorunun köklerine mi ineceğiz? Bu güç gösterisi, seslerini duyurmanın tek yolunun şiddet olduğunu düşünenleri yollarından döndürebilecek mi?

Mülteci sorunu acilen çözülmeli
Filistinli siyasi güçlerin önündeki tek seçenek, Lübnan'da yaşananlar karşısında yekvücut olmak ve Fetih el İslam'a karşı direnişte Lübnan ordusunu desteklemek anlamına gelse bile Lübnan ordusunun safında yer almak. Lübnan hükümetine gelince bu seçenek, başta da ifade edildiği gibi Fetih el İslam'ı 'söküp atmak' olmalı. 19 yıllık iç savaşın ardından Lübnan'ın barış yapma, farklılıklara dayalı güçlü bir hükümet inşa etme ve ülkeyi Ortadoğu'nun ekonomik ve kültürel güç merkezine dönüştürme fırsatı var. Bugün Filistinli mülteciler meselesini çözmek ve aşırılıktan arındırmak yönünde de bir fırsatı var. Fakat Lübnanlıların Filistinliler adına kendi içinde bir çözüm bulması gerek, zira ortada uluslararası siyasi irade yok.


Bejan Matur - Zaman:
TÜRKİYE BİZDEN NE İSTİYOR?
Kuzey Irak'taki gelişmeler ve en son sınır ötesi operasyon ihtimali Kürt siyaseti konusunda bildiğimiz her şeyi yeniden değerlendirme ihtiyacını dayatıyor. Türkiye'nin Irak Kürtleri ile ilişkileri kendi Kürtleri ile ilişkisinin geleceğini belirleyecek çünkü. Kürt siyasetinin dinamiklerini anlamak, nasıl biçimlendiğine tanıklık etmek ve olası yönelimlerini anlamak üzere geçtiğimiz aylarda Kuzey Irak'taydık. K.Irak'ta inşa sürecinde olanın sadece devlet değil aynı zamanda ulusal bir kimlik olduğunu görme şansımız oldu. Ulusal kimliğin nasıl biçimlendiğini, neleri model aldıklarını, olası riskleri yetkili isimlerle ve halkla konuştuk. O günlerin sıcak konusu Kerkük olduğu için Kerkük'te Kürt, Türkmen, Arap aileleri ziyaret ettik. Kerkük'te yaşananları nasıl gördüklerine tanıklık ettik... Orada yaşayan tüm etnik gruplar arasında özellikle Kürtler ve Türkmenler arasında bilinenin aksine şaşırtıcı bir arada yaşama kültürü olduğunu görmemiz bize ümit verdi. Kürt bölgesinin geleceğini belirleyecek kurumları, kişileri ziyaret ettik. Amacımız siyasetin hayhuyundan biraz uzakta bir toplumun bugünü ve geleceğine ait öngörülerde bulunmaktı. Çünkü Kuzey Irak'ta yaşananlar Avrupa Birliği sürecinden daha fazla etkileyebilir Türkiye'yi...

'Türkiye bizden ne istiyor? Biz burada bir ekmek yemek istiyoruz. Türkiye neden buna engel olmaya çalışıyor?'
Bu sözleri ilk kez iki ay önce Erbil'de Kürdistan Demokrat Partili bir yetkiliden duymuştum. Daha sonra konuştuğum onlarca kişi biraz öfke, biraz da korkuyla aynı sözleri tekrarlamıştı:
'Türkiye bizden ne istiyor'...

Mesut Barzani'nin 'Türkiye Kerkük'e karışırsa biz de Diyarbakır'a karışırız' şeklindeki açıklamalarının Türkiye'de büyük infiale neden olduğu günlerde Erbil'deydim. Barzani'nin sözleri önce Iraklı Kürtlerin gururlarını okşamış, Ankara'nın sert açıklamaları ve sınır ötesi operasyon ihtimali üzerine bu hava yerini belirgin bir tedirginliğe bırakmıştı. Barzani'nin açıklamalarının üzerinden iki ay geçti, Kerkük konusunda tansiyon biraz düştü; ama PKK sorunu tüm şiddetiyle gündemde... O kadar ki Türk siyaseti ve Türk kamuoyu, hangi nedenle olursa olsun, Ankara'daki bombalı saldırıyı öteki terör eylemlerinden farklı olarak, Kuzey Irak'a bir sınır ötesi operasyon için işaret fişeği olarak algılıyor. Bir sürpriz olmazsa, yakın zamanda sınır ötesi operasyon gerçekleşebilir. Günlerdir Irak sınırında 'olağanüstü bir hareketlilik' olduğu konuşuluyor. Kuzey Irak Kürt yönetiminin de sınırın öteki tarafında bir hazırlık içinde olduğunu duyuyoruz. Kürt yayın organları, Kürt yönetiminin siper kazdığını, peşmerge birliklerini sınıra yakın bölgelere sevk ettiğini bildiriyorlar. Müdahale beklentisi K.Irak'ı telaşlandırmış...

Peki, ne olacak? Görünen şu: Sınıra yakın bölgelerdeki PKK kampları vurulacak ve muhtemelen sınırda bir güvenlik koridoru oluşturulacak. Bu operasyonun nasıl yapılacağı ve ne kadar süreceği belli değil. En azından kamuoyu bunu bilmiyor. Askerî yetkililer her fırsatta operasyonun gerekli olduğunu dile getiriyor. Bölgeyi bilen sivil uzmanlarsa daha mesafeliler. Hatta çok sayıda uzman böyle bir operasyonun Türk ordusuyla peşmergeleri karşı karşıya getireceği ve bunun 'Irak bataklığına saplanmak' anlamına geleceği endişesini taşıyor.

Kürt bölgesinde ise durum daha karışık... Özellikle genç kuşak siyasetçiler -mesela Neçirvan Barzani- arasında, çatışmanın Kürt bölgesi için felaket olacağını düşünenler de var; Türkiye'nin Irak'a girmesinin 'Kürt halklarının birleşme sürecini' hızlandıracağını düşünceler de. Başkent Erbil'de Diyarbakırlılar tarafından işletilen Türk restoranında ortak arkadaşlarımızla yemek yeme fırsatı bulduğumuz Kürdistan Demokrat Partisi'nden bir yetkili, bu tezi; 'Tamam, Türkiye isterse kolayca Kerkük'e kadar gidebilir. Buna engel olmak mümkün görünmüyor; ama asıl soru şu: Oradan nasıl çıkacak?' sözleriyle anlatmıştı. Yanında 'Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi' genel sekreteri sıfatıyla oturan bir başkası da 'Bu süreç artık geri çevrilemez. Türkiye'nin Kerkük, PKK ya da başka bir nedenle buraya müdahale etmesi, mevzi başarılar kazandırabilir; ama uzun vadede sadece ayrışmayı kolaylaştırır' sözleriyle aynı teze destek vermişti.

Şimdi tüm bu ihtimallerin eşiğindeyiz. Sınır ötesi operasyonun askerî anlamda ne sorunlar doğuracağı tartışılabilir. Belki gerçekten de PKK'ya karşı güvenlik sağlanabilir; ama toplumsal ve siyasal sonuçlarını tahmin etmek çok zor değil. Operasyonun Kuzey Iraklı Kürtlerle Türkiye (Ankara) arasında derin yaralar açacağını ve Türkiye'deki Kürtleri Kuzey Irak'a daha fazla yaklaştıracağını söylemek kehanet olmaz. Sadece bu nedenle bile, Türkiye'nin Kuzey Irak Kürtlerine, yani halka yönelik bir diplomasi yürütmesine ihtiyaç var. Yaşanan her gerilim Türkiye'yle Kuzey Irak Kürtleri arasında tamiri zor hasarlara yol açıyor ve Ankara kolaylıkla etkisi altına alabileceği Kürtleri kendisinden uzaklaştırıyor. Oysa Kuzey Irak Kürtlerini kazanmak Türkiye'nin kendi sorununun çözümünde de elini güçlendirebilir.

Bu aşamada, Kürt liderlerin olumlu bir rol oynamadığı çok açık... Özellikle KDP cephesi Kuzey Iraklı Kürtleri Türkiye'ye karşı tam bir teyakkuzda tutuyor. Kürt liderlerin stratejik ve politik hesaplarını göremeyen sivil halk arasında ise Türkiye karşıtlığı, 'düşmanlığı' gün geçtikçe artıyor. Türkiye'ye yönelik artan bu düşmanca tepkiyi hem resmi çevrelerde hem de sivil halk arasında gözlemlemek mümkün...

İşte size iki örnek... Başkent Erbil'e 40 km mesafede, Barzani'nin karargahı sayılan Selahaddin kentindeki KDP basın bürosundayız. Büro müdürü Abdulsalam Abdulla, 50'li yaşlardaki sempatik görünüşlü bir KDP yetkilisi. Çay ikram ediyor bize. 'Be şekar' yani 'şekersiz' demeyi öğrendiğimiz için rahatız. Biz, aromalı şekersiz çayımızı içerken telaşla aynı gün patlak veren krizi, Barzani'nin açıklamalarının yankılarını soruyor Abdulla. Çok belli, ilk günlerdeki siyasetçilerde görülen mağrur hava yerini açıkça hissedilen bir kaygıya bırakmış. Konuşmak istiyor, sorular soruyor;
Türkiye siyaseti, AK Parti, ordu.

İlk cümlesi manidar: 'Türkiye bizden ne istiyor? Biz burada bir ekmek yemek istiyoruz. Neden rahat bırakmıyorlar bizi?' Bir saati aşan konuşmamızın sonunda Abdulla'ya 'Komşularınıza şöyle bir bakın. İran, Suriye, Irak'ın geri kalan bölgeleri ve Türkiye. Hangisinden vazgeçmezsiniz?' diye soruyorum. Biraz düşündükten sonra 'Tabii ki Türkiye'den vazgeçemeyiz.' diyor. Bu buruk 'mahkum oluşun' yarattığı ruh hali yüzünde görünür hal aldığından, halini anladığımı gösterebilmek için 'O halde biraz daha ince siyaset yapmayı deneyin.' demek zorunda hissediyorum kendimi.

Eski kuşak liderler çatışmadan besleniyor
İkinci örnek dönüş yolundan. Konu yine Kerkük... Duhok, Zaho üzerinden Halil İbrahim Habur Kapısı'na doğru giderken Erbilli bir Kürt olan şoförümüzle sohbet ediyoruz. Yol boyunca bize çok candan davranan şoförümüz konu Kerkük'e gelince birden öfkeyle 'Türkiye Kerkük'ü bizden almak için savaş açarsa sadece yaşlılar değil, çocuklar da savaşır. Biz vatanımızı kimseye vermeyiz. Kan dökmekten Türkiye hiçbir sonuç alamaz. Türkiye ordusu güçlü diyorlar, Amerika 350.000 askerle topla tüfekle geldi yenebildi mi?' diye serzenişte bulunuyor.

Yaşlı adama Türkiye'nin Kerkük'ü işgal gibi bir hedefinin olamayacağını, sadece sorunun çözümü için uzlaşma aranması gerektiğini, Kürt yöneticilerin halkı bu konuda yanlış yönlendirdiğini anlatmamız fayda etmiyor: 'Gerekirse çoluk çocuk Türkiye'yle savaşırız...' Kuşkusuz gelinen bu aşamada Kürt liderlerin büyük sorumluluğu ve tercihleri var. Çünkü bu kuşak ve Kuzey Irak'taki siyasi yapı çatışmadan besleniyor, kontrollü bir çatışmayı da ulusal kazanım olarak görüyor. Türkiye'yle yaşanan sorunların temelinde bu politik yapının etkisi büyük. Oysa Türkiye'de çok az insanın Kuzey Irak'taki siyasi yapı hakkında bir fikri var.

Aşiret diyerek geçiyoruz; ama o aşiret yapısı, şimdilerde devlet yönetmeye hazırlanıyor. Bu nedenle Kuzey Irak'taki siyasi yapıyı konuşabileceğimiz bir isim ararken yolumuz Kürdistan Üniversitesi'nde görevli Dr. Denise Natali'yle kesişiyor. 1991'den bu yana aralıklarla Irak'a gelip giden Dr. Natali'nin bölgeye olan ilgisi İngiltere'de Exeter Üniversitesi'nde siyaset bilim dersleri verirken başlamış. Türkiyeli Kürt ile evli olan Dr. Natali bugün, Kuzey Irak siyasetini en iyi bilen isimlerden biri. Verdiği bilgiler Kürt bölgesinde siyasi yapıyı ve Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerini anlamamıza yardımcı olabilecek türden.

Dr. Natali öncelikle Kürt bölgesiyle Türkiye arasında çok yoğun bir karşılıklı etkileşim olduğunun altını çiziyor. Ona göre Kürt bölgesinin birçok kenti tamamen Türkiye etkisi altında... Irak Kürtleri Türkiye Kürtlerini etkiliyor görünseler de aslında Türkiye Kürtleri özellikle iş sektöründeki becerileri nedeniyle Kuzey Irak'ı etkiliyor. KDP de Türkiye Kürtlerinin etkisi altında. Natali'nin söylediği bu etki Kürt çevrelerde görmezden gelinmeye çalışılsa da gerçekten de çok dikkat çekici boyutlarda... Ancak Kürt liderler bu etkiyi tersine çevirmeye çalışıyor. Nedeni oradaki iktidarın devam şartlarında gizli... Şöyle diyor Dr. Natali: '2005'ten bu yana Kürdistan'da -Irak'ın tersine- bir merkezileşme eğilimi var. Gücü bir merkezde toplamaya çalışıyorlar. Bağdat'ta dahi siyasal iktidarın paylaşımı konusunda olumlu değişimler varken Kürt bölgesinde yok. Kimse gücü paylaşmak istemiyor. Peşmerge kuvvetleri 'biz ülke için savaştık' diyerek iktidarı gençlerle paylaşmayı rddediyor. Parlamento ve bürokrasideki hemen herkesin aşiret bağlantıları var. Valilerin herhangi bir yetkisi yok. Partiler 'Stalinist bir politbüro sistemi' tarafından yönetiliyor. Yönetimde iki parti var gibi görünüyor; ama asıl güç politbüroda. Tüm önemli kararları parti üst yönetimi tek başına alıyor. Bir tür parlamenter-başkanlık sistemi uygulanıyor yönetimde. Başkanı halk seçiyor güya ve bu çok demokratik görünüyor; ama aslında son derece antidemokratik. Bu siyasi yapının değişimini sağlayacak, ülkenin demokratikleşmesine katkı sunabilecek tek ülke ise Türkiye.'

Dr. Denisse Natali'nin özellikle son söyledikleri buruk bir tat bırakıyor üzerimizde... Kuzey Irak'ın demokratikleşmesi için Türkiye'ye önemli roller düşüyor; ama öncelikle PKK sonra da Kerkük sorunundan dolayı Ankara, Irak Kürtleriyle bir çatışmanın eşiğinde. Ürkütücü olan, Türkiye'de de Kuzey Irak'ta da bu çatışmanın ülkelerinin menfaatine olduğunu düşünenler olması. Irak tam bir batak... Tarihi Erbil kalesinin eteklerinde kurulan çarşı esnafının önemli bir kısmı Türkmen... Anlatılanlara göre savaşlardan Kürtler kadar etkilenmeyen Türkmenler uzun zamandır burada ticaretle uğraşıyor. Çarşıdan kaleye doğru çıkıyoruz. Bizi şehre hakim görüntüsüyle Erbil'in en güzel yapısı olan kalenin girişindeki antikacı dükkanına buyur ediyorlar. İçerde küçük bir meclis kurulmuş. Mekanın müdavimlerinden olduğu izlenimi veren Salar Enver, elindeki zarif tespihi düşünceli düşünceli çekerek sohbet ediyor bizimle. Eski Erbil il idare meclisi başkanı olan Enver, iki yıl önce görevinden ayrılmış. Anlatmaya başlıyor: 'Saddam döneminde herkes baskı altında olduğu için sorunlar görülmüyordu. Şimdi baskı kalkınca sorunlar görünmeye başladı' diye açıklıyor.

Ne gibi sorunlar? Salar Enver, mezhep çatışmasından büyük sorunlar doğabileceğini söylüyor. 'Saddam Kürdü, Türkü kırdı elbette. Ama Saddam bile hiç kimseyi kimliğine bakıp öldürmedi. Ama Irak'ta bugün adlara bakıp hesapsız öldürülüyor insanlar. Şiiler Sünnileri, Sünniler Şiileri kafir biliyor, ismine bakarak öldürüyorlar' diyerek ülkede yaşanan Şii-Sünni çatışmasından duyduğu endişeyi dile getiriyor. Enver'in sözlerinde, Kürt bölgesinde de böylesi bir çatışmadan duyduğu endişenin izleri var.

 

Savaş Karşıtı
Afişler


Küresel Barış ve
Adalet Koalisyonu


Savaş Karşıtları


Arşiv


TÜM STK'lar
İÇİN TIKLAYIN


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 

Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla