Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR

info@minidev.com

Altan Öymen'e Cevap
L. Köker-Zamanl
24. 09. 2007
Anayasaya 'Çocuk İşçi' Girmemeli
D. Keskin-Radikal 24. 09. 2007
İnsan, Bu Taslağın Neresinde?
F. Polat-Evrensel
22. 09. 2007

Din ve İnanç Hürriyeti Açısından anayasa taslağı: Altan Öymen'e cevap

Prof. Dr. Levent Köker / Zaman:  AK Parti'nin 22 Temmuz seçimleri öncesinde, seçmenlere verdiği sözlerden biri ve öncelikli olanı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yeni ve sivil bir anayasayı, bir "toplum sözleşmesi" niteliğinde gerçekleştirmekti.

Şimdi de bu sözün gereğini yerine getirmek için bir ilk adım olarak, geçmişte Türkiye'deki pek çok kurumun ve kişinin ortaya koyduğu gibi, üzerinde tartışma yapılmasını sağlayıcı bir zemin oluşturmak amacıyla bir anayasa taslağını oluşturmaya çalışmaktadır. Bu çalışmanın başlangıcı olarak da, Prof. Dr. Ergun Özbudun'un başkanlığında bir araya gelen akademisyenlerden oluşan bir heyetin hazırlamış olduğu anayasa taslağı kamuoyunda bir süredir tartışılıyor. Bu tartışmaların ilerleyen hafta ve aylarda, AK Parti'nin kendi benimsediği metni de kamuoyuna duyurmasıyla birlikte yeni boyutlar kazanacağı açık. Tartışmaların kapsamlı, derinlikli ve yoğun olması, yeni anayasanın özlenen demokratik toplum sözleşmesi niteliğine kavuşması bakımından istenilen bir şey. Hâl böyle olmakla birlikte, anayasa tartışmalarının şu âna kadarki görünümü, konuya önyargıların ve daha da vahimi, demokrasiye bürokratik vesayetçi müdahalelerin gerekçesi yapılan tehlike ve korku söylemlerinin egemen olmasıdır. Tehlike ve korku söylemlerinin Türkiye halkı tarafından ne ölçüde ciddiye alındığı 22 Temmuz seçimleriyle apaçık belli olmuş iken, sanki bu seçim hiç olmamış gibi davranmaya devam etme ısrarını gösterenler arasında belki tam olarak yer almasalar da, bazı gazetecilerin pek de anlaşılır olmayan nedenlerle yerli yersiz eleştirilerde bulundukları görülmektedir. Bunlardan biri de Radikal Gazetesi yazarı Altan Öymen'in taslakta yer alan din ve inanç hürriyetini düzenleyen 24. maddenin 4. fıkrası hakkındaki eleştirileridir.*

Öymen gerçeği çarpıtıyor
Önce Öymen'in eleştirilerine konu olan fıkrayı, daha doğrusu fıkranın ilk cümlesini okuyalım: "Devlet, eğitim ve öğretim alanındaki görevlerini yerine getirirken, eğitim ve öğretimin ana ve babanın dinî ve felsefî inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına riayet eder." Taslağın "gerekçe"sinde de belirtildiği gibi, bu madde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Ek Protokol-1'in 2. maddesinden alınmıştır. Bu "iktibas" ile ilgili olarak Öymen'in itirazlarından biri, tercüme sorununa işâret etmektedir. Sözleşme'nin İngilizce metnindeki "respect" fiilinin Türkçeye "saygı gösterir" diye değil de "riayet eder" diye çevrilmesi Öymen'e göre aslında doğru değil. Oysa, Öymen'in bilmesi gereken husus, "respect" sözcüğünün anlamları arasında, "saygı gösterme"nin yanı sıra "dikkâte almak," (consider), "tanımak," (recognize) ve "takdir etmek" (appreciate) olduğu gibi "uymak" veyâ "riayet etmek," (abide by, comply with) de var. Zâten bir talebe "saygı göstermek", onu dikkate almadan, onu takdir etmeden, onun gereğini yerine getirmeden nasıl mümkün olabilir ki? Yani, devlet "eğitim ve öğretimin ana ve babanın dinî ve felsefî inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına", ne yaparsa "saygı göstermiş," ne yaparsa "riayet etmiş" olur ve aradaki fark nedir?


Öymen, buradaki düzenlemeyi "devletten bir şeyler yapmasını isteme hakkı" biçiminde ve sâdece bu biçimde anladığı için, "Bırakın taleplerin içeriğini tartışmayı, ana babaların çeşitli taleplerinin hepsi 'haklı' gibi görünse bile, devletin bunların hepsini birden yerine getirme imkânı olabilir mi? Yer açısından, ders kitapları açısından, öğretmen açısından, maddî açıdan... Devlet bunu yapabilir mi?" diye soruyor. Hattâ, tek-kişilik sınıflar mı açacağız demeye getiriyor. Öymen belli ki, bu hakkın niteliğini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdindeki anlamını ve içeriğini yeterince kavramamış. Bu konuda bakınız bir bilimsel eserde ne deniyor: "[Eğitim hakkı] bir 'sosyal hak' olarak değil, daha çok bir devlete karşı bir 'savunma hakkı' olarak formüle edilmiştir. Bu bağlamda hüküm, devlete belirli tür ve düzeyde eğitim kurumu oluşturmak ve herkese bu kurumlarda eğitim yaptırmak gibi bir yükümlülük yüklememektedir. Yine [aynı düzenleme], 'özel okul' kurmak veya bunları finanse etmek konusunda devlet açısından bir yükümlülük getirmemektedir. Bununla birlikte özel okul kurma olanağını da tamamen kapatmamaktadır."** Bu hak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da eğitimde çoğulculuğun korunmasını amaçlayan bir düzenleme olarak anlaşılmıştır. Bilindiği gibi, mer'i anayasanın ilgili hükmü din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretimini zorunlu, tek tip ve merkezî bir devlet yönetiminde yapılacak biçimde düzenlemektedir. 1982 Anayasası'nın bu düzenlemesi, Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmenin yorumlayıcısı ve uygulayıcısı olan mahkemenin "eğitimde çoğulculuk" anlayışıyla çelişmektedir.*** Yeni anayasa taslağının önde gelen hedefi Türkiye'nin çağdaş demokratik dünya ile Avrupa Birliği üzerinden bütünleşmesinin temel yasasını oluşturma gayreti olduğu için, bu hükmün Sözleşme'den alınarak 24. maddenin 4. fıkrasına eklenmesi uygun görülmüştür.

Galiba sorun daha başka bir yerdedir. Asıl sorun, Türkiye'nin gelecek yıllardaki gelişme doğrultusunun mevcut düzenin aynen muhafazasına göre mi yoksa çağdaş demokratik çoğulculuk anlayışının gereği olan hürriyetlerle uyumlu hâle getirilmesine göre mi biçimlendirileceğidir. Sorunun bu aslî boyutu, Öymen'in gerçekten kendinden çok emin bir biçimde ve kıvrak bir zekâ ürünü olarak "yakaladığı' bir "yaman çelişki" de iyice belirginleşmektedir. Bu zekice buluşa göre taslaktaki 24. maddenin bu cümlesi ile 45. maddesindeki düzenleme arasında bir çelişki içermektedir. Dahası, Öymen, "Böyle bir çelişkiyi içeren bir anayasa taslağı, anayasa hukukçuları tarafından yazılabilir mi?" diye de soruyor. Yâni, ya yazanlar anayasa hukukçusu değil ya da taslağı onlar yazmamış diyor. Tabii bu söylediği, zekice yakaladığını zannettiği çelişkinin vârit olmasına dayanıyor. Peki ya böyle bir çelişki vârit değilse? Bakalım:

Çelişki dediği şeyler Öymen'in kendi çelişkisi
Anayasa taslağının 45. maddesi ne diyor? Öymen'in "çelişki" kaynağı olarak gördüğü 2. fıkra hükmü şöyle: "Eğitim ve öğretim, demokratik, laik, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz." Yani Öymen diyor ki; hem devlet eğitim ve öğretimde ana ve babanın farklı dinî ve felsefî inançlarına göre ortaya koyacakları taleplere riayet etmekle yükümlü olacak hem de eğitim ve öğretim demokratik, lâik, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılacak, bu ikisi çelişkilidir. Özet: Öymen'in anlayışına göre 24. maddede düzenlenen dinî ve felsefî inanç çoğulculuğu ile 45. maddedeki demokratik lâik çağdaş bilim ve eğitim esasları arasında bir çelişki var. Tam tersini iddiâ ediyorum ki; çağdaş bilim ve eğitim esasları başta olmak üzere, demokratik ve lâik düzenin bütün esprisi, dinî ve felsefî inançlar karşısında devleti "nötralize" etmeyi (tarafsızlaştırmayı) içermektedir. Bilimsel düşüncenin içerdiği paradigmatik çerçevelerin çeşitliliği, bilgi teorisinin (epistemolojinin) ve metodolojilerin ve tüm bunların dayandığı dünya görüşlerinin çoğulculuğu, bugün "bilimin tekliği" inancıyla "malûl" olduğu açıkça belli olan ve temel kabûlleri bakımından büyük ölçüde çürütülmüş ve terk edilmiş bulunan 19. hattâ erken 20. yüzyıl pozitivizminin yerini çoktan almıştır. Kezâ, dinî ve felsefî inanç alanları, tek bir bilimsel görüşün hâkimiyeti altına alınamayacak kadar çok boyutlu, çok katmanlı, insanın ruh derinliklerine (psykhe) mütedâir konulardır ve elbette ki çoğulculuk ilkesine göre ve hür bir zeminde gelişmelidirler. Çağdaş bilim, eğitim, demokrasi ve lâiklik esasları da zâten bunu gerektirir. Bunlara itiraz yoksa, 24. maddedeki hürriyetçi düzenleme ile 45. madde arasında da bir çelişki değil, tam bir uyum vardır. Taslak, dinî ve felsefî inanç hürriyetinin özünü oluşturan önemli bir konu olan eğitim konusunda devletin çocuk yetiştirmede ailelerin önünde belirli bir dünya görüşü veya inanç sistemini "endoktrine etmek" üzere devreye germesini engelleyerek, sadece uluslararası hukuk normlarıyla güvence altına alınmış demokratik çoğulculuğun değil, lâikliğin ve dolayısıyla bilimsel esaslara dayalı bir çağdaş eğitim düzeninin de temellerinden birini inşâ etmiş olmaktadır. Yani, Öymen'in "zekice buluşu" olan taslaktaki çelişki aslında vârit değildir. Taslak madde 24/4-birinci cümle ile madde 45/2 birbirinin tamamlayıcılarıdırlar. Bu iki hüküm birlikte okunduğunda, aslında bu taslak ile lâikliğin daha da güçlendirildiği yolundaki değerlendirmenin ne anlama geldiği de daha iyi anlaşılabilecektir.

Öymen'in bir diğer "çelişki iddiası" da 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun anayasa taslağında muhafaza edilen ve anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek olan devrim kanunları arasında yer almasına dayanıyor. Öymen'e göre Türkiye'nin bu kanunu referans göstererek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin dinî ve felsefî inanç hürriyetini eğitim hakkı bağlamında düzenleyen hükmüne koyduğu çekince ile bu sözleşme hükmünün bir nevi tekrarı niteliğinde olan taslaktaki düzenleme uyuşmuyor. Oysa sözü edilen çekince, Tevhid-i Tedrisat Kanunu hükümlerinin saklı tutulduğunu belirtiyor. O zaman, önce "Eğitim ve öğretimde ailenin çocuk yetiştirmedeki önceliğine önem veren ve bunu çoğulculuğun bir gereği sayan bu sözleşme hükmü ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu tam olarak mı, kısmen mi, nasıl çelişiyor?" diye sormak gerekmez mi? Öymen, böyle yapmıyor; ama bir çelişki var diyor. Neden olsun? Eğitim ve öğretim birliği, mutlaka devletin tek-tip bir zihniyet oluşturmak istercesine, zorunlu din ve ahlâk eğitimi vermesini mi gerektirir? Eğitim ve öğretimde çoğulculuk, ana ve babanın dinî ve felsefî inançlarına dayalı taleplerine "riayet etmek"le güvence altına alınan bir hürriyet, neden Tevhid-i Tedrisat ile çelişsin? Bence böyle bir çelişki de vârit değildir. Şimdi, ben de ne diyeyim? "Böyle olmayan çelişkileri bulup çıkaran biri, belli ki anayasa hukukçusu değil zâten; ama gazeteci-yazar olabilir mi" diye sorup cevabı kamuoyuna mı bırakayım?
Hadi öyle olsun.

* Altan Öymen, "Taslaktaki iki zıt fıkra," Radikal, 22.09.2007
** Durmuş Tezcan, M.R. Erdem, O. Sancakdar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu, Ankara: Seçkin Yay., 2004, s. 534.
*** Nitekim bu konuda, henüz mahkeme kararı verilmemişse de 2004 yılında yapılan bir başvuru AİHM tarafından kabul edilebilir bulunmuştur.
Prof. Dr. Levent Köker - Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi




Anayasaya 'Çocuk İşçi' Girmemeli
Doğan Keskin – Radikal:
Ülke koşulları ve uluslararası çalışma sözleşmelerinin verdiği olanaklar içinde çocukların çalışmasına yasalarla izin verilse bile, çocuk çalıştırılmasının mümkün olduğu izlenimini verebilecek ifadelere anayasada hiçbir şekilde yer verilmemeli

Günümüzde çocukların çalıştırılması, tartışılan ve önlenmek istenen, önleninceye kadar da uygun çalışma koşulları içinde çalışmasına razı olunan bir açmaz.
Öte yandan, Türkiye tarafından da kabul edilen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi*, 18 yaşına kadar olanları çocuk olarak nitelemekte ve bunların, ekonomik sömürüye (açık) ve her türlü tehlikeli işte ya da eğitimine zarar verecek ya da sağlığı veya bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaksal ya da toplumsal gelişmesi için zararlı olabilecek nitelikte çalıştırılmasına karşı korunmasını istemektedir (m.32). Bu kadar geniş tutulmuş korumanın, çocukların, çalıştırılabilme alanlarının iyice daraltılmış olduğu anlamına geleceğini söylemek hatalı olmayacaktır.

Aynı yaklaşım, yakın dönemde çocukların asgari çalışma yaşını düzenleyen ve Türkiye tarafından 1998 yılında 4334 sayılı kanunla kabul edilen 138 sayılı Uluslararası Çalışma Sözleşmesi'nde** de yer almıştır.

Uluslararası Çalışma Örgütü, 138 sayılı sözleşmede tıpkı BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'nde olduğu gibi 18 yaşını doldurmayanları çocuk olarak kabul etmiş ve bir adım daha ileri giderek bunların tamamının çalışma yaşamından uzaklaştırılmasını hedef göstermiştir(m.3/1).
Ancak, Uluslararası Çalışma Örgütü, hayatın gerçeklerinden hareketle çocukların çalışma yaşamından çekilmelerinin hemen sağlanamayacağının da farkındadır. Bu nedenle, çocukların çalışma yaşamından uzaklaştırılması sağlanıncaya kadar, bir taraftan sektörlere göre çalışma yaşına alt sınırlar getirirken bir taraftan da, çocukların çalışma yaşamındaki koşullarının iyileştirilmesini hedef alan düzenlemelerde bulunmaktadır.

Nitekim, Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından 1921 yılında kabul edilen 15 sayılı çalışma sözleşmesi, denizcilik sektöründe ateşçi ve trimciler için çalışma yaşını en az 16 olarak belirlemiştir.

1937 yılında kabul edilen 59 sayılı çalışma sözleşmesi, sanayiden sayılan yerleri belirledikten sonra, 15 yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektöre ait sanayi işletmelerinde çalıştırılamayacaklarını düzenlemiştir. Nihayet, 1973 yılında kabul edilen 138 sayılı çalışma sözleşmesinde sanayiden sayılan işlerde en az çalışma yaşı 16 olarak belirlenmiştir.
Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından 1999 yılında kabul edilen 182 sayılı 'Kötü Şartlardaki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Önlemler Hakkındaki Sözleşme', *** ile sözleşmede tanımlanan kötü işlerde çocukların hiçbir şekilde çalıştırılamayacakları hususu benimsenmiştir. Böylece, bir taraftan 138 sayılı sözleşmenin ana hedefine uygun bir yaklaşım geliştirilirken bir taraftan da, çocukların kötü işlerden uzak tutulmasını isteyen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne uygun hareket edilmiştir.
Görüleceği üzere, başta 138 sayılı Uluslararası Çalışma Sözleşmesi olmak üzere, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, 18 yaşın altındakileri çocuk olarak tanımlamakta ve çalışma yaşamından çekilmelerinin sağlanmasını hedeflemektedirler.

Uluslararası Çalışma Örgütü, sözleşmeler ve tavsiyelerle olduğu kadar, uygulama bağlamında da çocukların çalışma yaşamından çekilmelerinin sağlanabilmesi için, 'IPEC' olarak adlandırılan özel projeler uygulamaktadır.
Ve Türkiye, hem Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'ni hem de, Uluslararası Çalışma Örgütü'nce düzenlenmiş, başta 138 sayılı sözleşme olmak üzere, çocukların çalışma koşullarını ve sektörlere göre en az çalışma yaşlarını belirleyen sözleşmeleri kabul ederek uluslararası kuralları içselleştirmiştir.
Ayrıca, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 1993'lü yıllardan bu yana, çocukların çalışma yaşamından alıkonmasını hedefleyen uygulamalı ILO/IPEC projelerinde oldukça yoğun çalışmalar yürütmüştür.

Ancak, uluslararası sözleşme ve tavsiyelere karşın henüz, AB ülkeleri dahil gelişmiş ülkelerde de tüm çocukların çalışma yaşamından uzaklaştırılması hedefine ulaşılamamıştır.
Bunda, çocuğun çalışma yaşamından uzaklaştırılmasını esas alan uluslararası sözleşmelerin genel hedeflerine karşın, hayatın gerçeklerinden hareketle, bünyelerinde barındırdıkları istisnaların rol oynadığı düşünülmektedir. Sözleşmelerin barındırdığı bu istisnalar, çocukların çalıştırılmasına meşru zemin oluşturmaya devam etmektedir.
Nitekim, çocuğun çalışma yaşamından uzaklaştırılmasını hedefleyen 138 sayılı Uluslararası Çalışma Sözleşmesi olsun, sömürüye açık, tehlikeli ve kötü işlerden çocukların uzaklaştırılmasını isteyen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile 182 sayılı Uluslar arası Çalışma sözleşmesi olsun, her üç sözleşme Türkiye tarafından kabul edilmiş olsalar bile, ülkemizde de, sekiz yıllık temel öğretimini tamamlamış, erişkinliğe yaklaşan çocukların çalışmasına halen yasalarla izin verilmektedir.
Söz konusu sözleşmelerin kılavuzluğunda yeniden düzenlenerek 10 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe konulan 4857 sayılı İş Kanunu'nda, çocukların bir kısmının çalışmasına izin verilmeye devam edilmiştir. Kanuna göre, 15 yaşını dolduranlar çalıştırılabileceklerdir. Kanunda temel eğitimlerini tamamlamış olanlardan, bedensel ve ruhsal sağlıkları olumsuz etkilenmeyecek olan 14 yaşını doldurmuş çocukların da, eğitimlerini olumsuz etkilememesi kaydıyla, hafif işlerde çalıştırılabilmelerine olanak sağlanmıştır.

Sonuçta, 4857 sayılı İş Kanunumuzda, hafif işlerde de olsa, 14 yaşını doldurmuş olan çocukların çalışmasına izin verilmiştir. 15 yaşını doldurmuş çocuklar için, yasanın ilerleyen maddelerinde 'ağır ve tehlikeli işler' ile 'yer ve sualtı işleri' açısından getirilen sınırlama dışında düzenleme bulunmamaktadır. Şu halde, 15 yaşını dolduran çocuklar, İş Kanununda belirtilenler ve özel kanunlarda yer alan istisnalar dışında kalan her işte çalıştırılabileceklerdir.
İş Kanununda çocukların çalıştırılmasına izin verilmesinde, uluslararası çalışma sözleşmelerinin ana hedeflerine karşın bünyelerinde bulundurdukları istisnaların yarattığı olanak kadar koruma amacıyla da olsa, çocukların çalıştırılabileceği fikrine kapalı olmayan Anayasa'nın da rol oynadığı düşünülmektedir.
Gerçekten, 1982 Anayasası'nın 'Çalışma Şartları ve Dinlenme Hakları' başlıklı maddesine bakıldığında, "kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uygun olmayan işte çalıştırılamaz" cümlesinden sonra gelmek üzere, "çocuklar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar" hükmüne yer verilmiştir (m.50).
Anayasadaki bu düzenlemenin, çocukların çalıştırıldığı gerçeğinden hareketle, gücüyle ve yaşıyla uygun işlerde ve iyi koşullarda çalıştırılmasını amaçlamak üzere yapıldığını söylemek mümkün olabilecektir. Ancak, bu vurgulamanın, çocukların çalıştırılabileceği düşüncesine dolaylı olarak da olsa devamlılık kazandıracağını söylemek hatalı olmayacaktır. Başka bir ifadeyle çocuğun korunması amacıyla bu düzenlemeye yer verilirken, çocuğun çalıştırılmaktan uzaklaştırılması ana hedefine ulaşılmasına zihinsel bir engel, ana hedefin
ertelenmesine manevi bir zemin oluşturduğu, çocuğun çalıştırılmasına meşruluk kazandırdığı söylenebilecektir.
Nitekim, gelişmiş ülkelerdeki uygulamalara paralel olarak ülkemizde de uygulanan ve eğitim sistemi içinde sayıldığı için çocuğu 'öğrenci' olarak değerlendiren çıraklık statüsü de, esasen çocuğun çalışma yaşamına girmesi için yasal olarak açılan yollardan biridir. Özellikle, işyerlerinde verilen pratik eğitim faaliyetleri iyi denetlenemiyorsa, bu değerlendirmenin geçerliliği daha da yüksektir.
Çocuğun çalışma yaşamında 'çırak' veya 'işçi' olarak yer almasının önlenebilmesi yakın bir zamanda olanaklı olamadığından, çocuğun çalışma koşullarının iyileştirilmesine, çalışma en az yaşının yükseltilmesine, bunun için temel eğitim süresinin uzatılmasına, en kötü koşullara sahip işlerden başlanmak üzere bazı işlerde çocuk çalışmasının önlenmesine ilişkin benzeri düzenlemelerin yapılmasına devam edilmelidir.
Belirtilen içerikteki düzenlemelerin yasalarla yapılmasına engel bulunmamaktadır. Ancak, ülke koşulları ve uluslararası çalışma sözleşmelerinin verdiği olanaklar içinde çocukların çalışmasına yasalarla izin verilse bile, çocuk çalıştırılmasının mümkün olduğu izlenimini verebilecek ifadelere anayasada hiçbir şekilde yer verilmemesinin daha doğru olacağı düşünülmektedir.
Bu nedenle, önümüzdeki dönemin temel tartışma konularından olacağı anlaşılan Anayasa'nın yeniden düzenlenmesi yaklaşımı içinde, çocukların çalışabileceği görüşüne moral anlamda anayasal destek kazandıran, özellikle 50. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, "çocuklar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar" cümlesinin Anayasa metninden çıkarılmasının ve mümkünse, çocukların çalıştırılmamasının esas olduğunu vurgulayan bir düzenlemeye yer verilmesinin yerinde olacağı düşünülmektedir.
*Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi
Kabul tarihi :09.12.1994/4058
Yayım tarihi: RG.11.12.1994/22108
**138 sayılı Uluslararası Çalışma Sözleşmesi
ILO kabul tarihi: 06.06 1973
Kanun tarih ve sayısı: 23.01.1998/4334
Yayım tarihi ve sayısı : RG. 27.01.1998/23243
***182 sayılı 'Uluslararası Çalışma Sözleşmesi
ILO kabul tarihi: 17.06 1999
Kanun tarih ve sayısı: 25.01 2001 / 4623
Yayım tarihi ve sayısı: 03.02 2001 / 24307


Doğan Keskin: İş Başmüfettişi, Sosyal Çalışmacı.


Diğer Yazılar için tıklayınız



Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


 

Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla