minidev
SİVİL ANAYASA
Din ve İnanç Hürriyeti Açısından anayasa taslağı: Altan Öymen'e cevap
K Parti'nin 22 Temmuz seçimleri öncesinde, seçmenlere verdiği sözlerden biri ve öncelikli olanı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yeni ve sivil bir anayasayı, bir "toplum sözleşmesi" niteliğinde gerçekleştirmekti.

Şimdi de bu sözün gereğini yerine getirmek için bir ilk adım olarak, geçmişte Türkiye'deki pek çok kurumun ve kişinin ortaya koyduğu gibi, üzerinde tartışma yapılmasını sağlayıcı bir zemin oluşturmak amacıyla bir anayasa taslağını oluşturmaya çalışmaktadır. Bu çalışmanın başlangıcı olarak da, Prof. Dr. Ergun Özbudun'un başkanlığında bir araya gelen akademisyenlerden oluşan bir heyetin hazırlamış olduğu anayasa taslağı kamuoyunda bir süredir tartışılıyor. Bu tartışmaların ilerleyen hafta ve aylarda, AK Parti'nin kendi benimsediği metni de kamuoyuna duyurmasıyla birlikte yeni boyutlar kazanacağı açık. Tartışmaların kapsamlı, derinlikli ve yoğun olması, yeni anayasanın özlenen demokratik toplum sözleşmesi niteliğine kavuşması bakımından istenilen bir şey. Hâl böyle olmakla birlikte, anayasa tartışmalarının şu âna kadarki görünümü, konuya önyargıların ve daha da vahimi, demokrasiye bürokratik vesayetçi müdahalelerin gerekçesi yapılan tehlike ve korku söylemlerinin egemen olmasıdır. Tehlike ve korku söylemlerinin Türkiye halkı tarafından ne ölçüde ciddiye alındığı 22 Temmuz seçimleriyle apaçık belli olmuş iken, sanki bu seçim hiç olmamış gibi davranmaya devam etme ısrarını gösterenler arasında belki tam olarak yer almasalar da, bazı gazetecilerin pek de anlaşılır olmayan nedenlerle yerli yersiz eleştirilerde bulundukları görülmektedir. Bunlardan biri de Radikal Gazetesi yazarı Altan Öymen'in taslakta yer alan din ve inanç hürriyetini düzenleyen 24. maddenin 4. fıkrası hakkındaki eleştirileridir.*

Öymen gerçeği çarpıtıyor
Önce Öymen'in eleştirilerine konu olan fıkrayı, daha doğrusu fıkranın ilk cümlesini okuyalım: "Devlet, eğitim ve öğretim alanındaki görevlerini yerine getirirken, eğitim ve öğretimin ana ve babanın dinî ve felsefî inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına riayet eder." Taslağın "gerekçe"sinde de belirtildiği gibi, bu madde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Ek Protokol-1'in 2. maddesinden alınmıştır. Bu "iktibas" ile ilgili olarak Öymen'in itirazlarından biri, tercüme sorununa işâret etmektedir. Sözleşme'nin İngilizce metnindeki "respect" fiilinin Türkçeye "saygı gösterir" diye değil de "riayet eder" diye çevrilmesi Öymen'e göre aslında doğru değil. Oysa, Öymen'in bilmesi gereken husus, "respect" sözcüğünün anlamları arasında, "saygı gösterme"nin yanı sıra "dikkâte almak," (consider), "tanımak," (recognize) ve "takdir etmek" (appreciate) olduğu gibi "uymak" veyâ "riayet etmek," (abide by, comply with) de var. Zâten bir talebe "saygı göstermek", onu dikkate almadan, onu takdir etmeden, onun gereğini yerine getirmeden nasıl mümkün olabilir ki? Yani, devlet "eğitim ve öğretimin ana ve babanın dinî ve felsefî inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına", ne yaparsa "saygı göstermiş," ne yaparsa "riayet etmiş" olur ve aradaki fark nedir?

Öymen, buradaki düzenlemeyi "devletten bir şeyler yapmasını isteme hakkı" biçiminde ve sâdece bu biçimde anladığı için, "Bırakın taleplerin içeriğini tartışmayı, ana babaların çeşitli taleplerinin hepsi 'haklı' gibi görünse bile, devletin bunların hepsini birden yerine getirme imkânı olabilir mi? Yer açısından, ders kitapları açısından, öğretmen açısından, maddî açıdan... Devlet bunu yapabilir mi?" diye soruyor. Hattâ, tek-kişilik sınıflar mı açacağız demeye getiriyor. Öymen belli ki, bu hakkın niteliğini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdindeki anlamını ve içeriğini yeterince kavramamış. Bu konuda bakınız bir bilimsel eserde ne deniyor: "[Eğitim hakkı] bir 'sosyal hak' olarak değil, daha çok bir devlete karşı bir 'savunma hakkı' olarak formüle edilmiştir. Bu bağlamda hüküm, devlete belirli tür ve düzeyde eğitim kurumu oluşturmak ve herkese bu kurumlarda eğitim yaptırmak gibi bir yükümlülük yüklememektedir. Yine [aynı düzenleme], 'özel okul' kurmak veya bunları finanse etmek konusunda devlet açısından bir yükümlülük getirmemektedir. Bununla birlikte özel okul kurma olanağını da tamamen kapatmamaktadır."** Bu hak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da eğitimde çoğulculuğun korunmasını amaçlayan bir düzenleme olarak anlaşılmıştır. Bilindiği gibi, mer'i anayasanın ilgili hükmü din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretimini zorunlu, tek tip ve merkezî bir devlet yönetiminde yapılacak biçimde düzenlemektedir. 1982 Anayasası'nın bu düzenlemesi, Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmenin yorumlayıcısı ve uygulayıcısı olan mahkemenin "eğitimde çoğulculuk" anlayışıyla çelişmektedir.*** Yeni anayasa taslağının önde gelen hedefi Türkiye'nin çağdaş demokratik dünya ile Avrupa Birliği üzerinden bütünleşmesinin temel yasasını oluşturma gayreti olduğu için, bu hükmün Sözleşme'den alınarak 24. maddenin 4. fıkrasına eklenmesi uygun görülmüştür.

Galiba sorun daha başka bir yerdedir. Asıl sorun, Türkiye'nin gelecek yıllardaki gelişme doğrultusunun mevcut düzenin aynen muhafazasına göre mi yoksa çağdaş demokratik çoğulculuk anlayışının gereği olan hürriyetlerle uyumlu hâle getirilmesine göre mi biçimlendirileceğidir. Sorunun bu aslî boyutu, Öymen'in gerçekten kendinden çok emin bir biçimde ve kıvrak bir zekâ ürünü olarak "yakaladığı' bir "yaman çelişki" de iyice belirginleşmektedir. Bu zekice buluşa göre taslaktaki 24. maddenin bu cümlesi ile 45. maddesindeki düzenleme arasında bir çelişki içermektedir. Dahası, Öymen, "Böyle bir çelişkiyi içeren bir anayasa taslağı, anayasa hukukçuları tarafından yazılabilir mi?" diye de soruyor. Yâni, ya yazanlar anayasa hukukçusu değil ya da taslağı onlar yazmamış diyor. Tabii bu söylediği, zekice yakaladığını zannettiği çelişkinin vârit olmasına dayanıyor. Peki ya böyle bir çelişki vârit değilse? Bakalım:

Çelişki dediği şeyler Öymen'in kendi çelişkisi
Anayasa taslağının 45. maddesi ne diyor? Öymen'in "çelişki" kaynağı olarak gördüğü 2. fıkra hükmü şöyle: "Eğitim ve öğretim, demokratik, laik, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz." Yani Öymen diyor ki; hem devlet eğitim ve öğretimde ana ve babanın farklı dinî ve felsefî inançlarına göre ortaya koyacakları taleplere riayet etmekle yükümlü olacak hem de eğitim ve öğretim demokratik, lâik, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılacak, bu ikisi çelişkilidir. Özet: Öymen'in anlayışına göre 24. maddede düzenlenen dinî ve felsefî inanç çoğulculuğu ile 45. maddedeki demokratik lâik çağdaş bilim ve eğitim esasları arasında bir çelişki var. Tam tersini iddiâ ediyorum ki; çağdaş bilim ve eğitim esasları başta olmak üzere, demokratik ve lâik düzenin bütün esprisi, dinî ve felsefî inançlar karşısında devleti "nötralize" etmeyi (tarafsızlaştırmayı) içermektedir. Bilimsel düşüncenin içerdiği paradigmatik çerçevelerin çeşitliliği, bilgi teorisinin (epistemolojinin) ve metodolojilerin ve tüm bunların dayandığı dünya görüşlerinin çoğulculuğu, bugün "bilimin tekliği" inancıyla "malûl" olduğu açıkça belli olan ve temel kabûlleri bakımından büyük ölçüde çürütülmüş ve terk edilmiş bulunan 19. hattâ erken 20. yüzyıl pozitivizminin yerini çoktan almıştır. Kezâ, dinî ve felsefî inanç alanları, tek bir bilimsel görüşün hâkimiyeti altına alınamayacak kadar çok boyutlu, çok katmanlı, insanın ruh derinliklerine (psykhe) mütedâir konulardır ve elbette ki çoğulculuk ilkesine göre ve hür bir zeminde gelişmelidirler. Çağdaş bilim, eğitim, demokrasi ve lâiklik esasları da zâten bunu gerektirir. Bunlara itiraz yoksa, 24. maddedeki hürriyetçi düzenleme ile 45. madde arasında da bir çelişki değil, tam bir uyum vardır. Taslak, dinî ve felsefî inanç hürriyetinin özünü oluşturan önemli bir konu olan eğitim konusunda devletin çocuk yetiştirmede ailelerin önünde belirli bir dünya görüşü veya inanç sistemini "endoktrine etmek" üzere devreye germesini engelleyerek, sadece uluslararası hukuk normlarıyla güvence altına alınmış demokratik çoğulculuğun değil, lâikliğin ve dolayısıyla bilimsel esaslara dayalı bir çağdaş eğitim düzeninin de temellerinden birini inşâ etmiş olmaktadır. Yani, Öymen'in "zekice buluşu" olan taslaktaki çelişki aslında vârit değildir. Taslak madde 24/4-birinci cümle ile madde 45/2 birbirinin tamamlayıcılarıdırlar. Bu iki hüküm birlikte okunduğunda, aslında bu taslak ile lâikliğin daha da güçlendirildiği yolundaki değerlendirmenin ne anlama geldiği de daha iyi anlaşılabilecektir.

Öymen'in bir diğer "çelişki iddiası" da 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun anayasa taslağında muhafaza edilen ve anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek olan devrim kanunları arasında yer almasına dayanıyor. Öymen'e göre Türkiye'nin bu kanunu referans göstererek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin dinî ve felsefî inanç hürriyetini eğitim hakkı bağlamında düzenleyen hükmüne koyduğu çekince ile bu sözleşme hükmünün bir nevi tekrarı niteliğinde olan taslaktaki düzenleme uyuşmuyor. Oysa sözü edilen çekince, Tevhid-i Tedrisat Kanunu hükümlerinin saklı tutulduğunu belirtiyor. O zaman, önce "Eğitim ve öğretimde ailenin çocuk yetiştirmedeki önceliğine önem veren ve bunu çoğulculuğun bir gereği sayan bu sözleşme hükmü ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu tam olarak mı, kısmen mi, nasıl çelişiyor?" diye sormak gerekmez mi? Öymen, böyle yapmıyor; ama bir çelişki var diyor. Neden olsun? Eğitim ve öğretim birliği, mutlaka devletin tek-tip bir zihniyet oluşturmak istercesine, zorunlu din ve ahlâk eğitimi vermesini mi gerektirir? Eğitim ve öğretimde çoğulculuk, ana ve babanın dinî ve felsefî inançlarına dayalı taleplerine "riayet etmek"le güvence altına alınan bir hürriyet, neden Tevhid-i Tedrisat ile çelişsin? Bence böyle bir çelişki de vârit değildir. Şimdi, ben de ne diyeyim? "Böyle olmayan çelişkileri bulup çıkaran biri, belli ki anayasa hukukçusu değil zâten; ama gazeteci-yazar olabilir mi" diye sorup cevabı kamuoyuna mı bırakayım?
Hadi öyle olsun.

* Altan Öymen, "Taslaktaki iki zıt fıkra," Radikal, 22.09.2007
** Durmuş Tezcan, M.R. Erdem, O. Sancakdar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu, Ankara: Seçkin Yay., 2004, s. 534.
*** Nitekim bu konuda, henüz mahkeme kararı verilmemişse de 2004 yılında yapılan bir başvuru AİHM tarafından kabul edilebilir bulunmuştur.
Prof. Dr. Levent Köker - Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)



BU SAYFAYI TAVSİYE ET!