minidev
SİVİL ANAYASA
"Yeni Anayasa"ya Eski(meyen) Dersler!
 "Ne gördüğümüz, büyük ölçüde ne için baktığımıza bağlıdır." (1)
Sibel Özbudun-Temel Demirer: Karşılıksız beklentilerin
"sükut-u hayal"le nihayete ereceği, "nafile tartışma(sızlık) sonuç(suzluğu)u"ndan malûl anayasa meselesini en iyi betimleyen, Franz Kafka'nın, "Ev halkını koruyan Tanrı'ya inanmaktan daha keyif verici ne olabilir?" vurgusudur....

1961-1982 anayasaları ile tahkim edilmiş askeri vesayete karşı tavır alan neo-liberal soldan, kendini "AKP merkez partisidir; merkez sağ ve sol biziz,"(2) diye tarif etmeye kalkışan dincilerin liberal-muhafazakârlığına uzanan yelpazede, "yeni/ sivil anayasa tanrı"sına inanmanın (yanıltıcı) "keyif vericiliğine" iman konusunda bizim diyeceklerimiz genel kanıların tam tersi, "münafıkça" şeyler olacak...

Bunun altını öncelikle ve özenle çizelim...

Evet, biz anayasa deyince; devletten söz edeceğiz... Demokrasinin sınıfsal karakterinin altını çizeceğiz... "Sınıflar üstü"/ "genel" yalanlarına prim vermeyeceğiz...
Özgürlükle "liberal serbesti"nin aynı değil, taban tabana zıt şeyler olduğundan söz edeceğiz...
Varsınlar dediklerimizi "dinozor", eski, "ortodoksluklar" olarak mahkûm etmeye kalkışsınlar...
Biz gerçeklerin inatçı olduğundan hâlâ şüphe duymuyoruz...

GİRİZGÂH
"Akıl hazır değilse, göz görmez." (3)
Hepimize Wittgenstein'ın, "Hiçbir şey gizli değildir. Her şey önümüzdedir. Her şey önümüzde, her şey aşikâr olduğu için onu görmek zordur," sözlerini anımsatan anayasa tartışmaları daha ilk adımında şimdiden, traji-komik bir görüntü arz etmeye başladı... Örneğin bir AKP milletvekili "Anayasanın değişiklik sınırını askerlerin çizdiği"ni kabul ederek, "bundan fazlasının mümkün olmadığı"nın altını çizerek, olacağın yine de 1982 Anayasası'ndan "daha iyi olacağı"nı ifade etti... Darbe destekli askeri vesayetin anayasası olan 1982'yi yine askeri vesayetin anayasası olan 1961'den ayıran temelli çizgi nihayetinde nedir? Bunun üzerine düşünüldü mü? 1961 Anayasası üzerine koparılan kocaman gürültüler arasında bu sorunun yanıtını vermek gerekmiyor mu? Evet, evet gerekiyor; ama ne? Ancak "güncel tartışmalar"da(4) bu atlanıyor!

Buna karşın, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kuralı benimsenmiş. Bir yanda halk tarafından seçilmenin yadsınamaz önemdeki meşruiyeti. Diğer yanda iyice sembolik kalmanın 'mahcubiyeti'. Görünen o ki, artık cumhurbaşkanı adayları halktan oy isterken, seçilirlerse diğer adaylara göre ne kadar 'sembolik' yani 'etkisiz' bir cumhurbaşkanı olacaklarını anlatarak oy almaya çalışacaklar!

Bunun yerine "Birinci Cumhuriyet" karşısında "İkinci Cumhuriyet"i bile dillendirmekten geri adım atan burjuva liberalleri, askeri vesayetle aralarında bir orta yol arayarak, "Bir buçuğuncu Cumhuriyet de var,"(5) diyorlar; hem de "Yeni anayasa 'anayalanlar' üzerine mi kurulacak? 'Anagerçekler' üzerine mi? Bütün mesele bu,"(6) gibi kocaman laflar ettiklerini de unutarak!

Ergun Özbudun'un, "Türkiye... yakın zamanlarda görmediği yoğunlukta anayasa tartışmalarına tanık oldu. Önümüzdeki on yılların siyasî tarihçileri, muhtemelen bu dönemi 'anayasa savaşları' dönemi olarak adlandırabileceklerdir,"(7) diye tarif ettiği konjonktürden çıkartılması gereken ilk sonuç, güncel anayasa tartışmalarının askeri vesayetle pazarlığa tabi olduğudur....

Gerçekten de "Hep 'kurtarıcı' olarak görülen anayasa, yaklaşık 150 yıldır kamuoyunun gündeminden düşmeyen"(8) tartışmalar eşyanın özüne dair değildir; ve asla da olmamıştır.

O hâlde burada önemli olan, anayasanın özüne/ işlevselliğine mündemiç bir (tartışmadan öte) eleştiri ile burjuva anayasa karşısındaki alternatifimizin yani yeni bir cumhuriyet ve anayasa konusunda ne dediğimizin (reel-politiker kaygılar dışında) ortaya konmasıdır.

"ANAYASA MEVZUSU"NUN TEORİK ARKA PLANI
"Düşünülmemiş olan her şey bir hiçten ibarettir." (9)
Hepimizin bilgi sahibi olduğundan şüphe duymadığımız Marx, Engels ve Lenin'in ifade ettikleri yanında, Gramsci ile DİA'lar (Devletin İdeolojik Aygıtları) konusunda Althusser'in dediklerini de unutmadan, "Devlet, kendi içinde toplumsal işbölümünü izler ve yeniden üretir; böylece devlet, zihni çalışmanın içinde ortaya çıkan iktidar ve bilgi bağıntılarının kopyası hâline gelir," diyen Nicos Poulantzas'ın dediklerine "kabaca" şunların da eklenmesi gerekir.

Marx'a göre, varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar. Böylelikle Marx, Devlet biçimleri kadar hukuki ilişkilerin de ne kendi baslarına anlaşılabilir ne de insan zihninin genel bir evriminin sonucu olduğunu ileri sürmektedir. O, iktidar ve tahakküm ilişkilerinin de elbise gibi, ayakkabı gibi, makine gibi üretilen bir ilişki, bağıntılar zinciri olduğunu savunur. Her türden iktidarı oluşturan bağıntılar zincirinin ne, örneğin "zor", "yetke", "yetki", "hukukilik" gibi kavramlardan yola çıkılarak ne de, örneğin Hegelci anlayışta, "mutlak tinin devlette cisimleşmesi"nde olduğu gibi zihninin genel bir evriminden veya insan doğası olarak adlandırılan psikolojik süreçlerden, örneğin Hobbes'ta olduğu gibi "korku" olgusundan hareketle anlaşılmayacağını dile getirmektedir. İktidar ve tahakküm ilişkilerinin köklerinin "sivil toplum"da, sivil toplumun anatomisinin ise politik ekonomi içinde olduğunu ileri sürdü. Dolayısıyla, Marksizme göre, sınıf mücadelelerinin oluşturduğu "güç dengeleri" dışında bir iktidar tahayyülünün içeriği soyut, soyut olduğu kadar da boştur.

Üretim araçlarına sahip olanlar ile üretim araçlarına sahip olmayanlar arasındaki ilişki, bir başka ifadeyle, toplumun belli bir sınıfının toplumsal varlığını üretmek için işgücünü satmak zorunda kalanlar ile işgücünü satın alanlar arasındaki ilişki kapitalist toplumda karakteristik bir ilişkidir. İnsanın sahip olduğu güçler, olanaklar, kapasiteler toplumsal dolayım içinde oluşmuş araçlar olmaksızın yalnızca bir potansiyeldir. İşgücünü satarak toplumsal varlığını yeniden üretmek zorunda kalan sınıf ile işgücünü satın alarak, bunu değerleyerek toplumsal varlığını yeniden üreten sınıf arasındaki ilişki serbest piyasa koşullarında ne kadar adilane, ne kadar özgürce, ne kadar hukuki bir sözleşme içinde gerçekleşiyor olursa olsun, üretim araçlarından yoksunluk, işgücünü satanların sahip olduğu olanakları, kapasiteleri, güçleri sıfıra indirir. Üstelik, bu ilişki çifte iktidarla sonuçlanır. Bir yanda kapasiteleri, olanakları güçleri harekete geçirici araçlara sahip olmanın getirdiği avantaj yaratıcı bir konum, diğer yanda da bu avantajın ilişki içinde sağladığı ek avantaj çifte iktidar durumu yaratır. Böylece, sınıflardan biri diğerine toplumsal varlığını sürdürebilmek için kendi güç, kapasite ve olanaklarının bir bölümünü devretmek zorunda kalır.

İktidar, hiçbir yasa tarafından sınırlandırılmak istenmeyen stratejik bir konum olması dolayısıyla her zaman diktatörlüğe dönüşme eğilimini içinde taşır. Tarih, belli bir yasa tarafından sınırlandırılan iktidarların egemenlik konumunun ya da güçler dengesindeki konumunun tehlikeye girmesiyle, söz konusu yasayla sınırlanmanın kağıt üzerinde kalmış sözde bağıtlar olduğunun ilan edilmesinin örnekleriyle doludur. Modern toplumlarda iktidar olgusuna ilişkin olarak Foucault, "hukuk, iktidarın gerçek biçimidir" saptamasını yaparken bu tarihsel arka planı dikkate almamış gibidir.

Foucault'nun, Weberci kuramı izlediği görülmektedir. Ancak, toplumun rasyonelleşmesini Weber'de olduğu gibi bir bütün olarak ele almaktansa, özgül rasyonellikleri bir dizi alanda, temel bir deneyime gönderme yaparak incelemenin daha isabetli olduğunu savunur. Yine de Foucault'nun, Weber'den açık etkiler taşıyan, "hukuk sistemi, şiddet uygulama biçimlerinden biridir" görüşünün taşıdığı doğruluk, ancak, hukukun "güçler dengesi" dışında stratejik bir konum ifade etmediği dikkate alındığında açık bir duruma gelir. Çünkü, hukuk sistemlerinin, "meşruluğun" kendinden menkul bir güç ifade etmesi düşünülemez. Bir hukuk sistemi ne zaman bir devlet iktidarı ve devlet aygıtınca desteklenip korunmuşsa işleyen bir sistem durumuna gelmiştir. Bunun dışında, kendinden işleyen bir hukuk yoktur.

Marksizmin devlet iktidarı ve devlet aygıtları üzerine yoğun bir biçimde durmasıyla, gerçekten, iktidar ve tahakküm ilişkilerinin özgül alanlarda ve temel toplumsal ilişki biçimlerindeki görünümleri dikkate alınır duruma geldi.

Gramsci'den başlayarak özgül toplumsal ilişkilerde iktidar ve tahakküm ilişkilerinin analizine yönelik Marksist bir ilgi oluştu. Althusser imgesinde somutlaşan bu ilginin verimleri, onun "İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları" adlı kısa çalışmasında temel kuramsal önermeler biçiminde dile getirildi.

Althusser, "İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları" çalışmasında Marksizmin devlet iktidar ve devlet aygıtları arasında çizdiği klasik ayrıma devletin ideolojik aygıtlarının da dahil edilmesi gereğini ileri sürdü. İdeolojik aygıtlar, birbirinden ayrı ve özelleşmiş kurumlar biçiminde, dolaysız olarak karşımıza çıkar: Dini, öğretimsel, ailesel, hukuki, siyasi, sendikal, medya ve kültürel ideolojik aygıtlar gibi gerçekliklerdir bunlar. İdeolojik aygıtlar, görünüşte, bölük-pörçük olabilir. Ama bunların belli bir toplumsal formasyonda birliğini sağlayan "egemen ideolojidir". Uyumsuz sesler çıkaran ideolojik aygıtlar, egemen ideoloji altında bir uyum içine girer.

Sınıf egemenliği olarak devlet iktidarının sürekliliği de yalnızca devlet aygıtları yoluyla değil, ideolojik aygıtlar üzerinde hegemonya kurma gücüne bağlıdır. İdeolojik aygıtlar üzerinde hegemonya kuramayan sınıflar, yönetme gücünü yani hem devlet iktidarını hem de devlet aygıtlarını harekete geçirme güçlerini yitirirler. İktidardaki sınıf, devlet aygıtında olduğu gibi ideolojik aygıtları yönetmelik ve emirlerle yönetemez. Bu nedenle, gerek eski egemen sınıflar gerekse ezilen sınıflar ideolojik aygıtlarda elde ettikleri mevziler dolayısıyla seslerini duyurma olanağına sahiptirler. İdeolojik aygıtlar, sınıf mücadelesinin "alanı"dırlar. Bu alanda sınıf mücadelesinin temel karakteristiği "ikna", yani ideoloji kullanarak işlemeleridir. Dolayısıyla, "meşruluk" dayanağına yaslandırılan her türlü toplumsal ilişki pratiği, özgül ilişkilerdeki iktidar ilişkileri bir ideolojik biçim olarak karşımıza çıkar.(10)

Bu bağlamda "Anayasa nedir, neye yarar?" denirse...

(1) John Lubbock.
(2) Edibe Sözen, "Merkez Sağ ve Sol Biziz", Tercüman, 3 Ağustos 2007, s.9.
(3) Emilie Serge.
(4) Tartışmalar için bkz: Murat Yılmaz, "Anayasa'nın Ruhu", Yeni Şafak, 14 Temmuz 2007, s.19; Şahin Alpay, "Özlenen Sivil ve Demokratik Anayasa", Zaman, 8 Eylül 2007, s.21; Herkül Milas, "Vatandaş-Matandaş ve Anayasa", Zaman, 28 Ağustos 2007, s.20; Yavuz Atar, "Yeni Anayasada Hayati Maddeler Neler Olmalıdır?", Zaman, 4 Eylül 2007, s.22; Mümtaz Soysal, "Anayasa Tepkisi: İki", Cumhuriyet, 5 Eylül 2007, s.2; Mümtaz Soysal, "Anayasa Tepkisi: Dört", Cumhuriyet, 8 Eylül 2007, s.2; "Adı Sivil Kendisi Gizli Taslak", Cumhuriyet, 7 Eylül 2007, s.4; "Yeni Çatışma Sebebi Anayasa Olabilir", Economist, 30 Ağustos 2007; Kazım Kolcuoğlu, "Anayasa Tartışmaları...", Cumhuriyet, 5 Eylül 2007, s.2; "AKP'li Fırat Anayasa Taslağı Hakkında Bilgi Değil, İpucu Verdi", Radikal, 4 Eylül 2007, s.6; Murat Yetkin, "Anayasa AKP'nin mi, AK Parti'nin mi?", Radikal, 4 Eylül 2007, s.6; İsmet Berkan, Anayasadan Esas Beklenen", Radikal, 8 Eylül 2007, s.3; Derya Sazak, "Gizli Anayasa", Milliyet, 8 Eylül 2007, s.22; Adnan Keskin-Tarık Işık, "Anayasa Türbana Kilitlendi", Radikal, 16 Eylül 2007, s.8; Haluk Şahin, "Yeni Anayasa Kimin Projesi?", Radikal, 15 Eylül 2007, s.6; Murat Yetkin, "Anayasa, Reform ve Sorumluluklar", Radikal, 14 Eylül 2007, s.6; Orhan Erinç, "Tepki Anayasası", Cumhuriyet, 15 Eylül 2007, s.7; Vecdi Sayar, "Yeni Bir Anayasa", Cumhuriyet, 14 Eylül 2007, s.15; "İşte Anayasanın Mimarları", Milliyet, 2 Eylül 2007, s.18; Korkmaz İlkorur, "Anayasa Tartışmaları", Radikal, 11 Eylül 2007, s.16; Murat Kışlalı-Emine Kaplan, "Laikliğe AKP Tanımı", Cumhuriyet, 8 Eylül 2007, s.8; Gökçer Tahincioğlu, "Taslakta 'Laiklik' ve 'Tarikat' Tartışması", Milliyet, 9 Eylül 2007, s.19; Ertuğrul Özkök, "Bu Anayasa Sivil mi Oluyor", Hürriyet, 28 Ağustos 2007, s.19; Necati Özgen, "Anayasa Tartışmaları...", Cumhuriyet, 11 Eylül 2007, s.2; Orhan Birgit, "Ne 'Sivil'i, AKP Anayasası Bu", Cumhuriyet, 12 Eylül 2007, s.7; Adnan Keskin, "İşte Yeni Anayasanın En Çok Tartışılan 2 Maddesi", Radikal, 9 Eylül 2007, s.8; Tennur Koyuncuoğlu, "Yeni Anayasada Kadın Hakları", Radikal İki, 16 Eylül 2007, s.1-8; İsmet Berkan, "Yeni Anayasa Ne Kadar Özgürlükçü?", Radikal, 15 Eylül 2007, s.3; Haluk Şahin, "Yeni Anayasa Fırsat mı, Tuzak mı?", Radikal, 14 Eylül 2007, s.6; Ümit Kardaş, "Anayasayı Devlet Değil Halk Beğenmeli", Akşam, 17 Eylül 2007, s.15; Ferai Tınç, "Anayasa ve Kadınlar", Hürriyet, 17 Eylül 2007, s.22.
(5) H. Gökhan Özgün, "Bir Buçuğuncu Cumhuriyet de Var", Radikal, 5 Ağustos 2007, s.7.
(6) H. Gökhan Özgün, "Türkiye Anayalanları", Radikal, 14 Eylül 2007, s.7
(7) Ergun Özbudun, "Anayasa Savaşları", Zaman, 23 Ağustos 2007, s.20.
(8) Soner Yalçın, "İlk Anayasayı 'İslâmcı Liberaller' Hazırladı", Hürriyet, 5 Ağustos 2007, s.21.
(9) H. Poincare.
(10) Yaşar Güneş, "İktidarın Neliğine Yönelik Bazı İlgiler", Felsefe Yazın, No:4, Ocak-Şubat 2005,
s.31-32.
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)



BU SAYFAYI TAVSİYE ET!