minidev
DİKKAT ÇEKENLER
Zaferimiz holiday olsun-Perihan Mağden
Büyük Türk-Kürt-Arap Düşünürü İbrahim Tatlıses (her 3 millet için de düşünüyor sürekli) patlatmış Zafer Bayramı şerefine “Mustafa Kemal olmasaydı benim adım Abraham Sweetvoice olacaktı” diye.
Hakkaten. Öyle olacaktı.
Hem Arap+Kürt+Türk Yahudisi mi acaba İbrahim Tatlıses? (1 Yalçın Küçük esintilenmesi!)
Ben de Zafer Bayramı coşkusuyla donanıp (zira: “Zafer bayramımızı kutlamayanlar varsa, ZORAKİ bu ülkede kalmasınlar, başka ülkeye gitsinler. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyemiyorsa güle güle” DE buyurmuş İbrahim Sweetshit) düşüne yazdım-
Benim adım mesela Fairyqueen Madişvili olacaktı, Atatürk olmasaydı. Kemalist Tapu, pardon Nüfus Memurları, soyadlarının Madişvili olduğunu söyleyen babamın ailesine “Ne lan Madişvili? Size Mağden’i çakalım” tarzı bir ‘jest’ yapmayacaktı.
Sınıf arkadaşım Gökhan Özgün, Skyking Original olacaktı ve daha nice nice böyle mandacı muziplikler. İsimler, cisimler olacaktı yani.
Her yerin, bulvarın, meydanın, havalaanının adı da Atatürk olamayacaktı. ‘Mainturk’ ya da ‘Archaicturk’ filan olacaktı.
Pek taze idrak etmiş bulunduğumuz Zafer Bayramı Şerefine bu düşünceler üşüşürken Sn. Tatlıses sayesinde; Taraf’ta Neşe Düzel’e röp. veren Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız da şöyle buyurmuşlar: “Aleviler, Hazreti Ali’nin Mustafa Kemal Atatürk olarak geldiğine inanır.”
Yok artık!! Başka ‘ilginç’ açıklamalarda da bulunmuş Sn. Ali Balkız; ama ben Atatürk’ün Hz. Ali’nin reenkarnasyonu olduğu ilginçliği dozunda kalayım, diyorum. Daha fazla Alevi assimilasyon gayreti, dozaşımı almayayım.
Bünye, Hz. Ali’ci değil: kaldırmaz filan sonra. (Ki, Hazreti Ali’yi de çılgınca (harbiden) severim.)
Sn. Tatlıses’in ZORAKİ bu ülkede kalanlar üstüne lafı da öyle böyle değil. Geçtiğimiz yıllarda üniversite öğrencileri arasında yapılan bir anket, YÜZDE SEKSEN gibi fevkalâde feci oranlarda gencimizin ESASINDA yurtdışına tüyebilmek için yanıp kavrulduğunu ortaya koymuştu.
Ve fakat Türkler’e kapılar KAPALI. KAPALI. KAPALI. Zorla burda bulunuyor olabilirler yani. Birinci tercihten değil.
Burda patlatmışlarımız Sn. Saddam Tatlıses gibi, Yüksek Askeriyemiz gibi; kalanları, bir yere gidemeyecek olanları, sürekli kovmakla meşguller. Bu arada.
Askeriyemiz en son postmodern düşünce akımına esir düşenlerimiz’i kovmaktan beter etti, mesela.
Olacak iş değildi! Sitemkâr tonlarla ve fakat, anlayışlı Basınımızca geçiştirildi.
Bi de tabii Türk Münazaracıları hemen ‘Modern kime denir?’ ‘Post-modern nedir? ne değildir?’e koyuldular.
Ki, Askeriyemizin artık Felsefe’nin sınırlarını dahi aşan bu Yüksek Müdahalecilik Arzusu normalleşsin. Normalleştirilsin, kabul görsün bir nevi tarafları tarafından.
Hani “Ah ne münazaracı, ne latif 1 Askeriyemiz var” yaklaşımı. En güzeli.
Ben postmodern kelimesi yerine ‘postmortem’ (ölüm sonrası) lafını kullanıyorum, epeydir.
Bilmem, Askeriyemiz BU yaklaşımıma teveccüh ederler mi?
Yaratıcılık ve Entelektüalizm’in pek natürel bir bileşkesi olduğunu daha 2006 yılındaki Ağustos Konuşmalarında milletimize muştulamış olan Orgeneral İlker Başbuğ bir de şunu yineliyor: (Hem 2006’da, hem 2008’de- ne güzel!) “Türkiye, bulunduğu ZOR coğrafyada, simetrikten asimetriğe doğru uzanan geniş bir risk ve tehdit yelpazesiyle karşı karşıyadır.”
Bu hem ‘4 yanımız düşmanla çevrili’nin Arabı, pardon sofistike bir terennümü, hem de “DÜŞMAN kımıl kımıldır: simetrik olur, icabında, gün olur asimetrik olur. Her yerden (postmodernler dahil) fışkırabilir. Aman biz atik, çevik, zinde ve devasa olalım. Bütçemiz filan acayip olsun. Ki, DÜŞMANa karşı 24 saat çarpı 60’ar dakika HAZIR OLALIM” uyarısı, duyurusu, ilanı-
Askeriyemizin yüce büyüklüğünün gerekliliğini de sorgulamaya kalkmayalım bir an olsun. İki an olsun; bu ZOR coğrafyanın kısmi zorluğunun Askeriyemizin ‘kadiri mutlak’ statüsünden vazgeçmeme kararlılığından da kaynaklanıp/lanmadığını sorgulamayalım. Genel olarak: sorgulamayalım.
Susalım oturalım.
Bu açıdan en güzel mesaj da Hürriyet’te Ölü Yazarlar Sayfasındaki favori yazarlarımdan Rahmi Turan’dan gelmiş pazartesi günü:
“Ordumuza eleştiri adı altında yapılan saldırılara baktıkça üzülüyor, ‘Kendi bindiğimiz dalı kesmek neden’ diye acı acı düşünüyorum.
Askeri el üstünde tutmamız gerekiyor. Ordumuz olmazsa biz neyiz ki? Bir hiçiz! Düşmanlarımız böcek gibi ezerler bizi! Bu gerçeği unutmayalım!”
“Common boy, that’s the spirit!” derdim mesela ben. Atatürk olmasaydı, ismim Fairyqueen Madişvili olsaydı ve de (o zaman tabii Türkiye’nin başında olacak olan) Amerikan Ordusu’nda ‘drill sergeant’ olsaydım.
Ertuğrul Özkök’ün ve Hürriyet Gazetesi’nin medarı dönmesi Ahmet Hakan ise 30 Ağustos Resepsiyonu’na resept edilmesi şerefine “Bim bam bom-çatlasın düşmanlar/Benim de artık Askeriye’den davetiyem var” lezzetinde bir izlenimgs kaleme almış ki-
Onu Seven Amiral baş sayfadan anonslatıp fotoğraflatmış/başlatmış filan bu Muştular Benim/Yabancılıklar Senin Olsun yazısını.
Pazartesi günki Hürriyet beni çok tatmin etti, anlayacağınız. “Askeriyenin bittiği, pardon başladığı yerde Hürriyet gelir.”
Memleket-çe sloganımız BU olmalı.
Nasıl ama? “Önce Askeriye, Sonra Türkiye, İkisi zaten hep birlikte!” Bu nasıl peki?
Postmodern telakki edilmez, değil mi? (Titreyerek sorar: kovulmamak için topraklardan.
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)



BU SAYFAYI TAVSİYE ET!