minidev
DİKKAT ÇEKENLER
Ulusalcılık ve Ergenekon, İttihatçılıktır- Fikret Başkaya ile söyleşi-Fatih Uğur
Ulusalcılık ve Ergenekon, İttihatçılıktır

Söyleşi  Fatih Uğur -Aksiyon
 
Fikret Başkaya, İttihatçılığın 100 yıldır sürdüğünü, bu yüzden 'Ergenekon'un istisna değil, kural' olarak karşımıza çıktığını söylüyor. Ona göre CHP, ulusalcılık, Ergenekon, cumhuriyet mitingleri İttihatçılığın tam göbeğinde.
 

Türkiye Ortadoğu Forumu Vakfı ve Özgür Üniversite Başkanı Fikret Başkaya, İttihatçı zihniyetin dününü bugününü iyi sorgulayan isimlerden biri. Ergenekon ve ulusalcılık, cumhuriyet mitingleri “İttihatçılığın tam da göbeğinde” ona göre. Tam demokrasiye geçememe hâlini sürdürmek isteyenlerin eskimeyen silahı İttihatçılık. Dünü de bugünü de memlekete zarar…

-Dünün İttihat ve Terakkisi ile bugünün İttihatçıları arasında nasıl bir bağ ve hangi benzerlikler var?

Şimdi tabii bugünküler kendilerine İttihatçı demezler, biz de demiyoruz. Fakat bu 100 yıllık dönemde yaşananlara ve bugün yaşananlara baktığınız zaman İttihatçılığın hâlâ köklü bir zihniyet ve politika tarzı olarak etkisini sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Aradan 100 yıl geçtikten sonra 1908-1912-13’teki, 1921-1930’lar gibi bir manzara söz konusu değil.

-Nasıl bir manzara var bugün?

O zaman şöyle bakmak lazım; bu süreklilik nasıl bir rota izlemiştir, bunun kırılma noktaları hangileridir? Bu İttihat ve Terakki cemiyeti, bidayette bir gizli örgüt olarak kurulmuştur. Fakat şöyle bir sorun var. Bence kritik noktalardan biri o. Padişaha karşı bir hareket. Hatta padişahın ötesinde mevcut yönetim değişirse Osmanlı’yı kurtaracağına inanan, yani devleti kurtarmak üzere sahneye çıkmış bir hareket. Gizli bir örgüt. Şimdi senin amacın devleti kurtarmak, onu yaşatmak, bekasını sağlamak olunca, öyle modern anlamda birçok kavrama yabancı olduğun anlaşılır.

-Özgürlük, eşitlik gibi dertleri yoktu yani?

Evet, özgürlük, eşitlik, demokrasi gibi ciddi sorunları yok. Mesela liberalizm, bir politik felsefedir, ama aynı zamanda ekonomik bir doktrindir de. Orada birey, insan önemlidir. Esas olan insandır ve insanlar eşittir, özgür olmalıdır, der. Aydınlık felsefesi, modernite dediğimiz şeyin başlangıcı bu. Modernite ile İttihatçıların bir bağı yok. O insanı kaygıların temeline koyuyor. İttihatçılar devleti kurtarmak istiyor.

FAİLİ MEÇHULLER VE DEVLET İÇ İÇE

-Hakikaten devlet tehlikede o devirde, bu vehim değil.


Osmanlı adım adım çöküyor. Özetle, direksiyona biz geçersek işler yoluna girer, imparatorluğu da kurtarırız, Türkistan’ı da kurarız, diyorlar. Aslında bu kendilerini kurtarmaktır. Esas niyet, bürokrasi, hâkim sınıf, devlet yıkılınca bunların varlığı da ortadan kalkıyor. Neticede bunlar II. Meşrutiyet’i ilan ettirmeyi başarıyor. Bir anayasal monarşi düzeni kuruluyor. Fakat, 1912-1913’ten itibaren duruma tamamen hâkim oluyorlar. Zaten 31 Mart vakasından sonra da padişahı bir imza makamına dönüştürüyor/dönüştürmek istiyorlar. Bunun kırılma noktası 1913’te Mahmut Şevket Paşa suikastıdır. Ki şimdiki suikastlara benzeyen bir suikasttır o. Suikastlar geleneğinin başlangıç noktalarından biridir. Çünkü onu muhtemelen kendileri yapıyor, ama faili meçhul olarak kalıyor.

-Bundan sonra faili meçhul cinayetler devletin geleneğinde mündemiç hâle mi geliyor?

Evet, aynen öyle. Kritik noktalardan biri ise 1913’ten itibaren anayasal monarşiden eser kalmıyor. Tam bir diktatörlük kuruluyor. Fakat İttihat ve Terakki, amaç hasıl olmasına rağmen, yani iktidara geldikleri halde gizli örgüt olarak kalıyor. En azından örgütün merkez-i umumisi bu gizliliğini koruyor. İktidarda olan bir gizli örgüt. Dolayısıyla bir iktidar ikiliği oluşuyor. Ortalıkta görünen bakanlar, nazırlar, politikacılar var. Bir de geride gizli örgüt var, bütün bunları yönetmeye çalışan.

-Perde arkasından yönetiyorlar?

Perdenin arkasında duranlar veya kuliste duranlar vaziyete hâkim. Bu yapı 1918 yani Mondros Mütarekesi’nden Cumhuriyet’in ilanına kadar bir bocalama dönemi geçiriyor. Önemli adamları burada tasfiye oluyor. 1923’ten sonra o yapı tekrar toparlanıyor. Dolayısıyla İzmir suikastında İttihatçıların tasfiye edilmesi vs. resmî ideolojinin bir tezi, uydurmasıdır. Fakat şöyle bir sorun var. 1923’ten 1946-50’ye kadar bir tek parti diktatörlüğü olduğu için orada bu Asıl Devlet Partisi’ne (İttihatçıları kastediyor) pek bir iş düşmüyor. Zaten her şey orada parti, hükûmet, devlet iç içe giriyor. Fakat, 1946-50’den sonra çok partili sisteme, tırnak içinde çünkü, muvazaa partisi ve partileri söz konusu olan... İktidar partisi olan CHP’den ayrılanlar Demokrat Parti’yi kuruyor. Kaldı ki çok partili sisteme geçecek bir zemin de yok. Tuhaf bir çok partili sisteme geçiş yaşanıyor. Aslında söz konusu olan, birden çok devlet partisine izin vermek gibi bir şey.

BU HALK DA ÇOK OLMAYA BAŞLADI!

-Başlangıç itibarıyla diyorsunuz…


Evet. Fakat önemli bir şey var. Halk iradesi devreye girince iş değişir. Güdümlü bir hareket başlatırsın, ama halk iradesi devreye girince senin bidayette tayin ettiğin sınırlar ekseri aşılır. İşte o zaman 1950-1960 dönemi İttihatçılar için bir çeşit deneme dönemi oluyor. Şöyle bir anlayışa kapılıyorlar; bu halk işe fazlaca karışmış bulunuyor, bunun önünü kesmek gerekir. 1960 darbesinin yapılış nedenlerinin en belirleyici olanı bu.

-İttihatçı zihniyetin, 1950’den sonra devreye giren halk iradesini ortadan kaldırma girişimi yani…

Kesinlikle öyle. Yani diyor ki, bu ayak takımı ölçüyü aştı, sınırı geçti, fazlasıyla işe karıştı. Böyle bir anlayış bu ekipte hasıl olunca 1960’da darbe yapıyorlar. Fakat şunu da düşünüyorlar: Öyle bir kurumsal yapı oluşturalım ki, biz bu işi kulisten de yürütebilelim, işi götürelim. Yani uzaktan kumanda ile duruma hâkim olmaya devam edelim. Mesela bakın 1960’taki kurumları sayalım. Millî Güvenlik Kurulu, yani devlet içinde devlet ki, tam bir iktidar odağı olarak ortaya çıkıyor. Tabii senatörlük, kontenjan senatörlüğü var. Anayasa Mahkemesi, sosyal artığı dağıtma işini yapacak olan Devlet Planlama Teşkilatı, vb. kurumlar geliyor.

-Egemenliği paylaşıyorlar…

Hayır, daha başka bir şey var. Bunlarla kuliste kalarak yönetilebilir bir yapı oluşturduklarını düşünüyorlar. Bu kurumsal yapı o amaçla oluşturuluyor. Elbette halk işe sınırlı da olsa karışınca iş değişiyor. Sen adamdan oy istiyorsun, o zaman birtakım şeylere de katlanmak zorundasın. Şöyle bir manzara ortaya çıkıyor: Bir asıl devlet partisi var, 1908’den beri gelen. Bir de bunun taşeronları var. Bugüne kadar gelenler de öyle benim zihnimde. Bunlar kendilerini asıl devlet partisiyle uyumlandırabildikleri, onun üslubuna uyumlandıkları müddetçe yaşamalarına, hükûmet kurmalarına, koalisyon kurmalarına vb. izin verilir.

UYANA DEMOKRASİ, UYMAYANA DARBE!

-O üslup olmayınca ne oluyor?


Uyumlanma olmayınca darbeyle bir şekilde uzaklaştırılıyor. O zaman da partiler yavaş yavaş kendi üslup ve söylemlerini asıl devlet partisine uydurmaya çalışıyorlar. Uydurabilen iktidar oluyor, uyduramayan tasfiye ediliyor. Onlara göre sorun halk iradesinden kaynaklandığı için, 1961’de oluşan kurumsal yapıyla kulisten yönetmek de mümkün olmayınca 1971, 1980, 1997 ve hatta geçen seneye kadar gelen darbe-muhtıra-müdahale geleneği oluşturuyorlar. Onun için şunu çok iyi bilmek lazım. Bizim “çok partili sistemimizde” partiler asıl devlet partisinin taşeronudurlar ve o şartla yaşamalarına izin verilir. Taşeron, müteahhidin ihtiyacıyla uyumlandığı zaman yaşayabiliyor, var olabiliyor. Dolayısıyla bir iktidar ikiliği var. Bu yapıyı anlamadan siz ne Ergenekon’u tahlil edebilirsiniz, ne İttihatçılığı ne bir başka şeyi anlayabilirsiniz...

-Bağı kurdunuz. Peki dünün İttihatçılarıyla bugünün İttihatçıları arasındaki fark ve benzerlikler neler?

Zihniyet olarak aynı. Argümanlar, üslûp, söylem değişir. Devleti kutsama, her şeyi devlette görme, halka güvenmeme… Halkı oyun dışında tutmak, halk iradesinin önünü kesmek için her dönemde farklı bir gerekçe bulabilirler. Bu komünizm olabilir, ‘irtica’ olabilir. Bölücülük olabilir… Tabii ortada İttihatçı yok ama İttihatçı zihniyet halen müthiş bir şekilde varlığını ve ağırlığını koruyor. Bu da Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde en büyük engel oluşturmaya devam ediyor.

CHP DE İTTİHATÇI GELENEĞİN DEVAMI

-Ulusalcı ve Ergenekoncu yapılar var. Bunlar İttihatçı mı, yeni bir versiyon ya da neo-ittihatçı mı?


Bu geleneğin sürdürücüsü bunlar.

-İttihat ve Terakkicilerin bile kendi içinde haklılık tutarlılıkları vardı.

Tabii, her şeyin taklidi, aslından daha kötü olur. Tabii onun bu şartlardaki devamı demeli. İttihatçıların 2008’deki sürdürücüleri, kalıntıları…

-Halk Partisi ve bugünkü CHP zihniyeti İttihatçılığın neresinde?

Onlar da bu geleneğin mirasçısı. Devamı bir anlamda. O cephede değişen bir şey yok.

-İttihatçı zihniyetin tarihî kırılma noktaları var dediniz. Nereler kırılma noktaları?

Biri 1913. 1946’da çok partiye geçiş, 1960 ihtilali, darbe dönemleri vs. 1997’deki yarım darbe… Bu biz buradayız, biz varız dendiğinin aşamaları bir anlamda. ‘Bu devleti biz yönetiriz, burası bizden sorulur’un onlara göre tescili. Burada dikkatten kaçmaması gereken önemli husus şu ki, 1946’dan sonra kurulan, hükûmet olan, varlık gösterenlerin birkaç istisna hariç hepsi muvazaa partileridir...

DEVLETİ HALKA DÖNDÜRECEK HAREKET ÇIKMADI

-Ergenekon hiçbir zaman istisna olmadı, hep kural oldu diyorsunuz bir makalenizde. Neden?

Bu ülkenin tarihinde devleti halk iradesinin istek ve arzusu yönünde dönüştürecek hiçbir hareket olmadı da ondan. Yani bunlar sürekli aracın ya direksiyonunda oldular ya da direksiyondakini şu ya da bu şekilde belirlediler, yönettiler, denetlediler, dövdüler vs. Yani bu devlet anlayışı, yönetenlerin halka bakışı, devlet zihniyet, devlet-toplum ilişkisinin yönü ve mahiyeti, devlet-halk yabancılaşması değişmediği zaman Ergenekon bir kuraldır, istisna değildir. Şöyle de söyleyebiliriz. Mesela, biliyorsunuz Türkiye 1952’den itibaren NATO üyesi. O zaman komünizme karşı ABD’nin bir çevreleme veya kuşatma liberalizmi denilen bir genel stratejisi vardı. Önce komünizmin önünü kesmek, sonra da çökertmek amacıyla izlediği bir stratejiydi bu. Orada Avrupa’nın “gelişmiş” ülkeleri de dahil (İtalya, v.b.) her yerde NATO çerçevesinde ‘Gladio’ adı verilen örgütler kurdular. Mesela bu bizdeki Asıl Devlet Partisi’nin işini kolaylaştırdı. Ama bu gelenek zaten vardı. Gladio yokken vardı bu gelenek, söz konusu örgütlenme Sovyetlerin dağılmasıyla NATO üyesi ülkelerde lağvoldu, ama bizde, NATO üyesi olan Türkiye’de olduğu gibi kaldı ve hâlâ da var. Çünkü bizdeki köklü bir gelenektir. İtalya, Fransa’da artık yok, en azından olmadığı resmî ağızlarca dillendirildi...

-Buna çok hazır bir ortam vardı yani.

Gayet uygun bir ortam vardı. Bu onların darbe yapmalarını, müdahale etme-biçimlendirme-cezalandırma yeteneklerini takviye ediyordu. Türkiye’deki devletin halka bakışı, toplum-devlet yabancılaşması açısından yönetenlerin zihninde değişen bir şey yok. Ben bunu söylüyorum. Netice itibariyle senin demokrasin, tırnak içinde bir demokrasidir. Bu şu demek, kitlelerin birtakım araçlarla kendilerini ifade etmelerinin önünü kesiyorsun.

DARBESİZ KURUMSALLAŞMA DENEMESİ

-İttihatçıları iktidar dönemlerine ayırıyorsunuz. Bunu bir özetler misiniz?


1908’den Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadarki dönem. 1923’ten 1946-50’ye kadar süren dönem var. İkisi arasında süreklilik var. Bundan sonra sınırlı da olsa bir demokrasi ortaya çıkıyor. İki ana dönemden bahsedilebilir. 1908 ile 1946-50 arası ve sonrası.

-İkinci dönem için (27 Mayıs 1960 sonrası) İttihatçılık sürekli darbe sendromu ve anlayışı mıdır peki?

Gayet tabii. Önceki dönemde (1923-1946/50) darbeye gerek yoktu, zaten iktidardaydılar. Ama 1946’dan sonra millet karıştı işe taşeron/lar vasıtasıyla... Muvazaa da olsa partiler var ve halktan oy istiyor... Bunlar ne kadar muvazaa partileri de olsalar, sonuçta halktan oy istiyorlar. Böyle bir yapı ve işleyiş var. Mesela her darbeden sonra bir daha darbe yapmadan yola devam edecek kurumsal yapı oluşturmayı denediler. Mesela 1980 darbesi ile 1961 kurumlarını daha da takviye ettiler. Her seferinde yürümüyor ve kulisten sahneye çıkmak zorunda kalıyorlar. 1960 darbesiyle kurulan tuzak 1971 darbesiyle, ama asıl 1980 darbesiyle takviye edildi. 12 Eylül cuntası bu yüzden siyaseti neredeyse yasaklamıştı.

-İttihatçılar neden özgürlüğü ve demokrasiyi sevmez, korkarlar?

Çok basit: özgürlük, demokrasi, insan hakları, vb. varsa, onların iktidarları, ayrıcalıkları, dokunulmazlıkları, saltanatları olmaz. İttihatçıların varlık nedeni, özgürlük ve demokrasinin, hakların engellenmesine ve/veya sınırlandırılmasına bağlı. Geçen sene bahar aylarında cumhuriyet mitingleri oldu.

CUMHURİYET MİTİNGLERİ İTTİHATÇILIĞIN GÖBEĞİNDE

-Bu mitingler İttihatçı zihniyetin neresinde? Hangi boşluğu dolduruyor…

Tam göbeğinde. İlginç olan o mitinglerin laiklikle yanıp tutuşan insanların tepkisi olarak gösterilmesiydi. Öyle bir şey yok. Onların laiklik diye bir derdi hiç olmadı, olması da mümkün değildir. Hâlbuki laiklik demokrasinin olmazsa olmazıdır. Türkiye’deki rejim asla laik bir rejim değildir. Mesela zahmet edip Diyanet’in bütçeden aldığı miktarlara bakın, birçok bakanlıktan fazladır. Devlet aygıtının göbeğinde birçok bakanlıktan daha çok imkânlara sahip bir dinî kurum varken orada laiklikten bahsedilemez. Tanımı şudur laikliğin, siyasi otorite asla dine karışmayacak, din de hiçbir politik işlev üstlenmeyecek. Tanımı bu. Türkiye’nin şartları. Yok öyle şey. Herkesin özel şartları vardır... O egemenlerin ideolojik manipülasyonudur. Bir ülkenin, bir rejimin laik olup olmadığının kriterleri vardır. Ona bakarsın, vardır yoktur dersin.

-Cumhuriyet mitingleri bu işin neden göbeğinde?

Çünkü ‘memleketin sahipleri’ bu zaman zarfında ayaklarının altındaki zeminin kaymakta olduğunu gördüler. Ayrıcalıklarının, statülerinin, dokunulmazlıklarının tehlikeli olduğunu gördüler. Bir darbeye yönelik hazırlıktı onlar. Darbe olmasa bile kendi konumlarını güvence altına almak, takviye etmek isteyen, aşınmayı durdurmayı amaçlayan nafile bir girişimdi... Fakat ortalama insan bunu böyle görmedi. Sanki mitingler laiklik için meydanlara çıkanların bir tepkisiymiş gibi sunuldu. Elbette durumun farkında olmayanların öyle beklenti ve izlenimleri olabilir ve bu anlaşılan bir şeydi. Oysa söz konusu olan tam da benim aldatılmışların hezeyanları dediğim durumdu. Onların laiklik diye bir dertleri yoktu. Onlar için iktidar olmak önemliydi. İlle başbakan, bakan olmak değil. Aracın direksiyonunda olmak, direksiyondakini etkiler durumda olmaktır. Nitekim darbelerden sonra çok uzun süre kalmıyorlar. Düzenlemeyi yapıyor, aracı tamir ediyor, rotayı belirliyor, şoförü değiştiriyorlar. Terleyen atın yerine başka atı devreye sokuyorlar veya bir muvazaa partisini diğeriyle ikâme ediyorlar...

-Memleketin sahipleri kavramı İttihat ve Terakki’yi direkt anlatıyor. Bunu aşındıran iki unsur var diyorsunuz. Biri Kürt hareketi, diğeri siyasi İslam. Bu iki unsur nerede duruyor?

Bu ikisi bunları tartışılır hâle getiriyor. Bunları teşhir ediyor, foyasını meydana çıkarıyor. Bu ikisinden de şiddetle muzdaripler. Sadece ikisi değil tabii. Bence bu İttihatçı geleneğin adamlarının iktidarını, statüsünü tehdit eden üç unsur var. Biri bu neoliberal saldırı, ben neoliberalizme şiddetle karşıyım. Aslında söz konusu olan emperyalizmdir... İnsanlığın geleceğini karartıyor. Orada söz konusu olan politik liberalizmle ilgili değil. Bir doktrin olan ekonomik liberalizmin aşırı versiyonudur. Çok büyük tahribat yapıyor. İkincisi Kürt hareketi, üçüncüsü de siyasal İslam. Bu İttihatçı geleneğin adamlarını sarsıyor, onlar da tepki olarak , darbe tezgâhlamaya, darbe için örgüt kurmaya yöneliyorlar.

CUMHURİYETLE GELEN YABANCILAŞMA

-İttihat ve Terakki zihniyeti 100. yılında. Fiziki bağ var mı? Kişiler, aileler, seçkincilerle halk... Böyle bir bağ var mı?


Soy bağı yok ama, ideolojik bir süreklilik var. Çok zor. Elitistler-halk tarifi bunu anlatır. Onlara göre halk cahildir, hiçbir zaman doğruyu bilemez, bulamaz. Halk eğitilmelidir ama eğitecek olan da kendisi... Oysa, “eğitenlerin de eğitilmeye ihtiyacı vardır” denmiştir... Boş bırakırsan mutlaka yanlış bir şeyler yapar. Halkı mümeyyiz olmayan, ehil olmayan, rüştünü ispat etmemiş pasif bir yığın olarak görüyorlar. Velhasıl kendi başına bir şey yaptığında mutlaka kötü yapan bir halk... Bu yabancılaşma imparatorlukta da var. Bütün imparatorluklarda bir halk-devlet yabancılaşması vardır. Roma’da, Bizans’ta, Osmanlı’da... Düşünsenize rejime cumhuriyet adı konduğu hâlde, cumhurun esamisi bile okunmuyor. Adı cumhuriyet olmasına rağmen daha yüksek dozda devlet-halk yabancılaşması oluşuyor.

-Şu kritik soru değil mi? Devlet içinde dönüşen elitist, İttihatçı dönüşüm var. Devlet kurumları 100 yıllık geleneğe sahip çıkarak İttihatçı üretiyor demek yanlış mı?

Evet o geleneğe sahip çıkıyorlar.

-Ateş en çok dumanı sönerken mi çıkarıyor? Kavga neden yüksek dozda?

Bu 100 yıllık gelenek, son 20-25 yıldır hızlı bir aşınmaya maruz. Eski alışkanlıkları, ayrıcalıkları, statüyü ve dokunulmazlıkları sürdürmek zorlaşıyor. O zaman ne oluyor, ateşin sönme ihtimali ortaya çıkınca, tepkiler yükseliyor. Sona yaklaştıkça kavga büyüyor. Bu bir Fas atasözü, “ateş en çok dumanı sönerken çıkarır” der. Bu yıpranma bir hezeyan değil. Reel bir durum. Elbette karşı taraftakilerin de gerçek anlamda demokrasi vs. ile ilgisi olduğunu söyleyemeyiz. Bu manada CHP, Ergenekon hepsi İttihatçıdır. Ulusalcılar ve ulusalcılık İttihatçılıktır, onun devamıdır. Çeteciliktir, darbeciliktir, komplo, provokasyon ve linç geleneğidir söz konusu olan... Ortalıktakiler söz konusu geleneğin mirasçısı/sürdürücüsü olan çeşitli parti ve eğilimler. Ulusalcılar, antiemperyalist gibi gözüküyor ama buna imkân yok. Biliyorsunuz, her söz her ağza yakışmaz denmiştir.

 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)



BU SAYFAYI TAVSİYE ET!