minidev
AB YOLUNDA
Binmişiz bir alâmete gidiyoruz kıyamete-Cengiz Aktar
                                        Etrafta çok çarpıcı bir sükûnet, bir çeşit kadere boyun eğmişlik var. Doğunun mâkus yani ters giden talihi yine tersine çalışmaya başladı sanki. Türkiye beceriksizler ve beceriksizlikler liginde yine başa güreşiyor.
 
Nereden nereye geldik bakın bir hele: 2002-2004 arasında devrimsel nitelikte politik, ekonomik ve sosyal reformlar gerçekleştirmiş iki hükümet; 2004 sonunda başlayan AB müzakere süreci; 2001’den bu yana yapılan yapısal ekonomik reformlar ve AB üyelik perspektifi sayesinde dünya ekonomisiyle bütünleşen bir ekonomi; bu sayede son dört yılda cumhuriyet tarihinde eşi olmayan 55 milyar dolar seviyesinde bir yabancı sermaye girişi; AKP’nin ilk dönem icraatları sonucunda İslam ile laik demokrasinin bağdaşabileceği yönünde uluslararası kamuoyunda artan beklentiler; yakın zamanlarda görülmemiş derecede geleceğine güvenle bakan bir Türkiye.
 
Daha önceki makalelerde uzun uzadıya üzerinde durduğumuz pek çok nedenden 2004 sonunda bu pembe tablonun yavaş yavaş bulanıklaşmaya başladığını görüyoruz. Bu nedenlerin belli başlıları AKP’nin siyasî tercihleri, seçilmiş veya atanmışların sorumsuz muhalefeti, bazı AB ülkeleri hükümetlerinin hasmane tutumları ve PKK şiddeti idi. Elbette bu gidişatın baş sorumlusu AKP hükümeti ve siyasî tasarruflarıydı. Diğer etkenler bu tasarruflar sonucunda devreye girdiler, hedeflerine ulaşmakta bu tasarrufları sonuna kadar kullandılar.
 
AKP 2004 sonundan itibaren AB destekli reform sürecini bir kenara bıraktı, başka işlerle uğraşmaya başladı. 2002-2004 dönemi reformlarından geri gidişler olmaya başladı. Türkiye’nin kemikleşmiş iç ve dış sorunlarında hiç bir yeni yaklaşım geliştirilemezken bu sorunlar, başta Kürt sorunu olmak üzere ortamın otoriterleşmesine çanak tuttu. AKP tüm enerjisini seçimlere odakladı ve 27 Nisan 2007 askerî muhtırasının verdiği destekle 22 Temmuz’dan muzaffer çıktı. Seçim sonrasında birkaç gün yeniden reform sürecine dönme işareti verildiyse de AKP aldığı oyla aşırı bir özgüven içerisi hapsoldu, taktik ve stratejik hataları ardı ardına sıralamaya başladı. Abdullah Gül’ün rejimin son kalelerinden addedilen Çankaya’ya çıkması ve türban yasağını ilgilendiren Anayasa değişiklikleri ile 22 Temmuz’da elde edilen tüm kredi tüketildi.
 
Ama bu konjonktürü yaratan temeldeki sorun Türkiye’nin üzerine 1980’de giydirilen deli gömleğinin her bir taraftan sökülmeye başlaması ve dikiş tutmaz bir hale gelmesiydi. 
 
1980 sürecinin sonu
 
Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum 1980’deki kurucu iradenin sonuna işaret ediyor. Türkiye o tarihten itibaren iki zıt süreci birlikte yaşamaya çalıştı. Bir yanda 1982 Anayasası ile oyunun kurallarını belirleyen, tek parti dönemi ve hatta öncesindeki milliyetçi, otoriter, paranoyak özellikleri taşıyan, devleti vatandaşa karşı koruyan, demokrasiyi ancak gözetim altında damla damla uygulamaya yatkın pederşahi bir sistem.
 
Diğer yanda ülkeyi kapatıldığı dar kalıplardan kurtarma hedefine sahip, ezber bozucu, dünya ile her anlamda bütünleşme taraftarı, toplumun en geniş anlamda siyasî temsilini isteyen reformcu bir anlayış. 1923’ten bu yana şekavet ve irtica etrafında şekillenen korkular üzerine bina edilmiş bir sistemle bu korkuları aşma hedefini taşıyan reformcular.
 
1983’te Turgut Özal ile başlayan bu reform süreci elbette çizgi üstünde ilerlemedi. İnişe geçtiği dönemler oldu, 1997 darbesiyle balans ayarına maruz kaldı ama daima yoluna devam etti. AB ile 1996’da başlayan gümrük birliği ve 1999’da başlayan üyelik süreci, diğer yanda İMF destekli makroekonomik reformlarla giderek derinleşti. 2002-2004 arası ilk dönem AKP ile en üst düzeye çıktı. 1983’ten bu yana süren çeyrek yüzyıllık bu değişim süreci artık bir yol ayrımına gelmiş bulunuyor. 1980 zihniyeti reform değil restorasyon yani kontrolünü tazelemek istiyor.
 
Ama neyin başlangıcı?
 
Çıkarılması gereken ilk ders 1980 zihniyetiyle ona temelde ters düşen reform iradesinin birlikte yaşamasının mümkün olmadığı. Hemen ikincisi ise eldeki iç ve dış dinamiklerin 1980 zihniyetinden kurtulmak için yeterli olmadıkları.
 
Toplumun değişim talepleri, akılcı bir bakış açısıyla ülkenin değişim ve reform ihtiyacını taşıyacak siyasî irade ve teşkilâtın yetersizliği. Bir çuval inciri berbad eden AKP’nin sınırlı ve yerel vizyonu ile liberal sol muhalefetin dayanılmaz eksikliği. Diğer yanda AB ile vücut bulan dış dinamiğin gücünün ciddî ölçüde zayıflamış olması.
 
Alternatifsizlik babında, ilk dönem reformcu AKP’den eser kalmadığını, türban ve vahşi kapitalizm dışında partinin 1980 zihniyetine artık teslim olmuş durumda olduğunu görmek ve erken seçimden muzaffer çıkacak bir AKP’nin reform değil restorasyonun faili olacağını görmek gerekiyor.
 
Bu veriler ışığında siyaset alanı şimdilik 1980 zihniyetine kalmış durumda. Ancak bu zihniyetin seçilmiş veya atanmış temsilcilerinin efelenme dışında siyaset alanını ne ölçüde doldurabileceği, boyutları ve sorunları büyüyen Türkiye’ye nasıl bir geleceği hangi araçlarla sunabileceği tamamen meçhûl. Batı sisteminin dışına çıkarak İran-Rusya-Çin eksenli bir hegemonya hayali dışında gelecek konusunda ciddî bir fikir sahibi oldukları kuşkulu. Kurucu irade müflis ama ortada yenisi yok. Bu durumda, reformlar sonucunda ortaya çıkan fiiliyatla ve şişelerinden çıkan envai çeşit cinle birlikte yaşamak zorunda Türkiye. Siyasî şizofreni herhalde bu.
 
İşte bu yüzden içeride olduğu gibi dışarıda da Türkiye artık ‘belirsizlik’ ve ‘istikrarsızlık’ la anılmaya başlandı. İşlerin terse dönmesinin küresel konjonktürün dara girdiği bir döneme rastlaması ise durumun vahametini artırıyor.
 
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)


AB YOLUNDA
(Arşiv Linkleri)


AB YOLUNDA

AB EDİTÖRÜNDEN

AB MÜKTESEBATI

LİNKLER

AVRUPA KOMİSYONU ANKARA TEMSİLCİLİĞİ

AB'NİN FAALİYETLERİ

AB-ARŞİV


BU SAYFAYI TAVSİYE ET!