minidev
AB YOLUNDA
İspanya ile 30 yıl gerisindeki Türkiye arasında fark daha da açılıyor-Akın Özçer

Akın Özçer
 
     İspanya’daki siyasi gelişmeler günü gününe izlenmese, bu ülkede olup bitenler hakkında kamuoyumuzda yeterli bilgi ve merak olmasa da, konu Türkiye ile İspanya’yı karşılaştırmaya gelince, fikir beyan edenlerimiz çok oluyor. Bir grup düşünür, Türkiye’de demokrasiye karşı gelişmeler olduğunda, İspanya’yı örnek göstererek bu gelişmelere haklılık kazandırmaya kalkışıyor. Bu grupta bazı profesörlerin ve eski yargı mensuplarının bulunduğunu görünce hayret etmemek elde değil. Bir bilim adamının veya bir aydının engin bilgisizliğini ortaya koyarak fikir beyan etmesi en azından şaşırtıcı oluyor.
     Demokrasilerde farklı görüşlerin tartışılması doğal kuşkusuz. Ancak tarafların tartışılan konular hakkında doğru bilgilere sahip kişiler olmaları şart. Aksi takdirde, ortaya tartışmadan çok bir sağırlar diyalogu çıkıyor ki bunun demokratik bir tartışma olduğunu kabul etmek mümkün değil. Türkiye’de televizyon kanallarını açtığımızda, yapılan tartışma programlarında gördüğümüz manzara bu aslında. Pozisyonlarını almış taraflar, bilgiye dayanan ortak bir zemin üzerinden değil, görüşlerine dayanak oluşturan doğru veya yanlış argümanlarla tartışıyor.
     Tartışmaların genelinde bu durum söz konusu olmakla birlikte, konu Türkiye’yi İspanya ile karşılaştırma olunca, argümanların çoğunun yanlış veya eksik bilgilere dayalı olduğu ortaya çıkıyor. Söz gelimi bir siyasi partimizin temsilcisi çıkıp ekranlarda, İspanya’nın 1976 yılında teröristlere af getirdiğini, bu nedenle terör eylemlerinin arttığını, İspanyol hükümetinin de bundan pişmanlık duyduğunu (!)  söyleyebiliyor. Bu görüşte doğru olan tek şey, İspanya’da terör eylemlerinin 1978 yılından itibaren tırmanması. Diğer bütün bilgiler yanlış. Suarez hükümetinin 1976 yılında çıkardığı genel af siyasi nitelikli ve teröristleri kapsamıyor. Genel affın amacı, Franco tarafından yasadışı ilan edilen siyasi partilerin “siyasi suçlu” addedilen yandaşlarının serbest bırakılmaları. Bundan Suarez hükümetinin pişmanlık duyduğunu söylemek, İspanya’da başlattığı kademeli demokratikleşme sürecinin de yanlış olduğu kanaatine varmış olduğu anlamına geliyor ki böyle bir şey söz konusu bile değil.  Terör eylemlerinin 1978’den başlayarak tırmanması ve kurban olarak genelde askerlerin seçilmesi ise  ETA’nın Franco’cu orduyu darbe yapmaya kışkırtmak amaçlı taktik yaklaşımından kaynaklanıyor.
30 YIL ÖNCESİNİN İSPANYASI VE TÜRKİYE
     Görüldüğü gibi, Türkiye, İspanya ile karşılaştırıldığında, ister istemez 30 yılı aşkın bir süre öncesine gitmek gerekiyor. Kral Juan Carlos’un önderliğinde, Başbakan Suarez’in 1976 yılında başlattığı “demokrasiye geçiş” dönemi, dünyada eşi görülmedik kademeli bir demokratikleşme programını gerçekleştiriyor. Terör eylemlerinin tırmanmasına ve ordunun darbe tehditlerine aldırmadan, bu süreci son derece demokratik bir anayasa ile taçlandırıyor. ETA’nın eylemleriyle kışkırttığı darbe ise, 23 Şubat 1981 tarihinde, Suarez’in bu büyük eserinin berbat olmasını görmemek için istifasını vermesinden sadece üç hafta sonra geliyor. Guardia Civil’in kurucusu Duque de Ahumada’nın adını taşıyan operasyon Kral Juan Carlos’un demokratik duruşu sayesinde başarıya ulaşamıyor.
     Bu cumartesi, El Pais gazetesinin kurucu üyelerinden ve köşe yazarı Javier Pradera, Bilgi Üniversitesinde düzenlenen panelde, İspanya’nın bu dönemini anlatıyor. 1934 San Sebastian doğumlu Javier Pradera, Franco döneminde tutuklanmayı, öğretim üyesi olduğu üniversiteden atılmayı göze almış bir demokrasi aşığı.  İspanya hakkında konuşmayı sevenlerin, Gonzalez hükümetinde bir dönem Kültür Bakanlığı da yapmış olan Javier Pradera’yı dinlemelerinde yarar var kuşkusuz.
     Otuz yıl öncesinin İspanyası’nda konuşulanlarla bugünkü Türkiye’de tartışılan konular arasında benzerlikler bulmak mümkün kuşkusuz. Terör eylemlerinin tırmandığı, Bask Ülkesi Euskadi’nin İspanya’dan ayrılmasının gündemde bulunduğu, yeni anayasadan, aynı zamanda askeri darbeden bahsedildiği bir dönemden söz ediyoruz sonuçta. Türkiye, İspanya’nın bundan 30 yıl önce tartıştığı konuları tartışıyor ise, durumun bizim açımızdan pek de parlak olmadığını vurgulamaya ayrıca gerek yok.
DEMOKRATİKLEŞME AÇISINDAN OLUMSUZ FARKLAR
     Otuz yıl öncesinin İspanyası ile Türkiye arasında, demokratikleşme açısından bazı farklar yok değil elbette. Türkiye, belki de Franco rejimi gibi bir diktatörlüğü tam olarak yaşamadığından, demokrasinin değerini tam olarak kavrayabilmiş görünmüyor. Bugün bazen tartışmalara baktığımızda, eksiklikleri bulunan demokrasimize bile darbe vurmaya yatkın görüşler ortaya atılıyor. Oysa dönemin İspanyası’nda hızlı bir demokratikleşme iradesinin var olduğunu görmek mümkün. Bu irade, devletin başında bulunuyor. Kral Juan Carlos, Franco’nun kendisine emanet ettiği diktatörlük rejimini elinin tersiyle itiyor ve demokratikleşmesinin yolunu açıyor. Aynı görüşü paylaşan Adolfo Suarez’i Başbakan atayarak, sürecin mimarlarından biri oluyor.
     Ana muhalefete bakınca, Felipe Gonzalez’in PSOE’sinin Kral Juan Carlos ve hükümetiyle aynı görüşü paylaştığını görüyoruz. Türkiye’deki gibi, iktidarla ana muhalefet arasında anlamsız bir kutuplaşma yok. Nitekim ilk demokratik seçimlerden de birlikte çıkıyorlar. Kral Juan Carlos, yeni meclise “kuruculuk” görevi verince, gerek PSOE, gerek Suarez’in partisi UCD, demokratik bir anayasa yapma konusunda, genel olarak birlikte hareket ediyor. Bu birliktelik, sayıca az olan CİU ve PNV gibi, Türkiye’de kolayca “bölücü” damgasını yiyecek olan Katalan ve Bask partilerinin yeni anayasa konusundaki düşüncelerini dikkate alma konusunda da işliyor. Hatta sonuçta, özellikle PNV’nin olmazsa olmaz koşulu olan bölge/milliyet ayırımının 2. Maddede vücut bulması hususunda da PSOE ve UCD birlikte hareket ediyor.
     Türkiye’de gördüğümüz manzara ise içler acısı. Türkiye’ye artık dar gelen 1982 Anayasası’nın değiştirilmesi konusunda bile fikirler farklı. İktidar partisi seçim programında yer alan anayasa konusunu gündemden kaldırırken, ana muhalefet yeni bir anayasanın gereğine dahi inanmıyor. Türbanlı öğrencilerin üniversitelere serbestçe girip girmemeleri gibi demokratikleşme açısından birincil önem taşımayan bir konu yüzünden her şey askıya alınıyor, rejim tehlikesinden söz ediliyor. Hükümet, bu konuya öncelik verip, yeni anayasa konusunu askıya aldığı için elbette kusurlu. Çünkü bu konuda yapılan anayasa değişikliği tek başına Türkiye’yi demokratik bir ülkeye dönüştürecek değil. Böyle bir serbesti, ancak temel hak ve özgürlükleri eksiksiz olarak güvence altına alan demokratik bir anayasa çerçevesinde anlam taşıyor.
     Ana muhalefete gelince, demokrasiyi savunmak gibi bir kaygı içinde bulunmuyor. Yeni bir anayasa yapılmasına karşı, demokratikleşmeyle ilgili yasal düzenlemelere karşı. Bu tutumu AB süreciyle sanki bağdaşıyormuş gibi, savunma amacıyla da olsa, kendini AB yanlısı ilan ediyor. Şurası bir gerçek ki Türkiye’ nin bugünkü anayasası ve demokrasi anlayışı ile AB’ne üye olabilmesi mümkün değil. O bakımdan demokratikleşme konusunda, siyasi partilerin farklı politikalar izlemeleri anlam taşımıyor. Aslında buradan çıkarılabilecek tek sonuç, Türkiye’de evrensel demokrasi ilkelerini benimseme konusunda siyasi bir iradenin bulunmadığı olabilir ancak.
     Bütün bunlar, Türkiye’yi, 30 yıl öncesinin İspanyası’ndan olumsuz anlamda farklı kılıyor. O bakımdan Türkiye ile İspanya arasında, demokrasi açısından, bugün mevcut olan farkın zaman içinde daha da açılması kaçınılmaz. Türkiye değişemediği, eksiksiz bir demokratik hukuk devletine dönüşemediği takdirde, İspanya ve AB ülkeleri ile arasındaki fark da büyüyecek kuşkusuz.
Akın Özçer
  
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

YAZARIN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)


AB YOLUNDA
(Arşiv Linkleri)


AB YOLUNDA

AB EDİTÖRÜNDEN

AB MÜKTESEBATI

LİNKLER

AVRUPA KOMİSYONU ANKARA TEMSİLCİLİĞİ

AB'NİN FAALİYETLERİ

AB-ARŞİV


BU SAYFAYI TAVSİYE ET!