minidev
AB YOLUNDA
AB’nin Türkiye politikasının iflâsı -Cengiz Aktar

Cengiz Aktar
 
                                             Laeken ruhunun tamamen yok olduğu bir Avrupa’da Türkiye’nin artık bir kambur, bir yük olarak algılanmasına şaşırmamak gerek. Avrupalılar Türkiye dosyasını kriz idare dosyası olarak algılıyor artık. Belki de Türkiye’nin üyelik perspektifi Laeken ruhunun yokolmasını tetikleyen bir olguydu. Bunu hiçbir zaman objektif olarak bilemeyeceğiz.
 
Laeken ruhunun sonu ve genişleme
 
Laeken ruhu 1989’da Soğuk Savaş’ın bitmesiyle Avrupa’da ortaya çıkan yeni duruma cevap niteliğinde, kıta çapında ve ötesinde bir dayanışma ve ortaklık olarak biçimlenen siyasî projenin vardığı en tepe noktadır. Avrupalılar kıtalarının bir anlamda yeniden doğuşu anlamını taşıyan bu projeyi 2001 sonunda Laeken’de Avrupa Anayasası çalışmalarının başlamasıyla taçlandırdılar. Sonrası mâlum. Federalist, anayasal vatandaşlık üzerine kurulu ve dayanışmacı Avrupa projesinin nefesi bu andan itibaren kesilmeye başladı. Küçük ulusal hesaplar, modası çoktan geçmiş husumetler, basiretsiz politikacıların kendi icraatlarına gölge eden başarılı AB politikalarını hakir gören tavırları sonunda rüzgâr tamamen aksi yönden esmeye başladı. Laeken’e kadar yeni AB’nin en temel politikalarından biri olan genişleme politikası da bu durumdan nasibini aldı. Genişlemenin nimetlerini değerlendirmekten aciz Avrupalılar mızmızlanmaya başladılar. Leh, Çek, Bulgar, Türk ayırmaksızın genişleme politikasına karşı tavır koymaya başladılar.
 
Laeken ruhunun yavaş yavaş yok olması hem bütünleşme hem genişlemeyi etkiledi. Bütünleşme konusunda Anayasal Antlaşma reddedildi, federal Avrupa rüyası yine ertelendi. Genişlemeye gelince, bu politika doğal olarak AB dışında olan yani karar mekanizmalarına dahil olmayan ülkeleri kapsadığı ölçüde daha şiddetli bir darbe aldı. 
 
Ürkek bir Avrupa
 
2004 genişlemesini hazırlayan Alman Verheugen ağırtoptu. Bu göreve gelmeden dışişleri bakan yardımcısı ve kurucu ülke Almanya’nın desteği ile hareket eden bir politikacıydı. Verheugen’in genişlemeden sorumlu üye olduğu Komisyon’un görevi 2004’te biterken başında bulunduğu genel müdürlüğün bir aralar lağvedilmesi bile konuşuldu.
 
2004’te tayin edilen yeni Komisyon’da Verheugen’in halefinin önce çiçeği burnunda üye ülke Slovenya’dan Janez Potocnik olması düşünüldü. Potocnik son dakikada Bilim ve Araştırma’ya kaydırıldı, genişleme konusunda uzmanlığı olmayan Finli Olli Rehn işin başına geldi. Her ne kadar Komisyon üyelerinin sorumlu oldukları dosyadan birebir haberdar olmaları gibi bir kural yoksa da genişleme politikasının bu kadar nazik bir mecraya girdiği bir dönemde yapılan bu seçim sonuçsuz olamazdı. Böylece, komiserin genişlemenin önemini kavramış bir üye ülkeden gelmesi, dürüstlüğü ve iyi niyetine rağmen Genişleme Genel Müdürlüğü doğal olarak büyük ülke vatandaşı örokratların eline geçti. Bugün Komisyon’un Türkiye politikası büyük ölçüde bunların tasarrufunda. Tümünün olmasa da ulusal bağları, bu örokratları ülkelerinin Türkiye politikalarını Komisyon’da sürdürmekten öteye geçmiyor.
 
Keza 2007-2013 dönemi için üye ülkelerce belirlenen AB bütçesinde, 2000-2006 döneminde genişlemeye ‘katılım öncesi destek’ adı altında ayrılan payın ancak beşte biri kadar pay ayrıldı. Buna paralel olarak Konsey yani üye ülkeler genişlemenin o vakte kadar icracısı konumunda olan Komisyon’u kontrol altına alma eğilimine girdi. Müzakere sürecinin patronunun Konsey olduğu her fırsatta dile getirilirken, Almanya ve Fransa genişlemeyi artık kendi bildikleri şekilde yönlenderecekleri mesajı veriyorlardı. Nitekim ‘Müzakere Çerçeve Belgesi’ne türlü İngilizce kalem oyunuyla serpiştirilen envai çeşit çekince ve esas sürecin ucunun açıklığı ilkesi AB Konseyi’nin niyetlerinin en somut ifadeleridir.
 
AB’nin aşınan kredibilitesi
 
Türkiye’nin AB ilişkileri ve AB süreci genişleme politikasına uygulanan yeni yaklaşımın kurbanıdır. Aşırı derecede temkinli ve ürkek olan bu yeni yaklaşım Türkiye’nin üyelik sürecinde temel bir anlam kaymasına yol açmıştır. Üyelik perspektifinin muğlaklaşması olarak adlandırabileceğimiz bu yeni durum bugün sürece damgasını vurmuştur. Müzakere evresine girme kararının alındığı 17 Aralık 2004’ten bu yana geçen üç buçuk yıl zarfında süreç erimiş, AB’nin Türkiye politikası ve AKP’nin AB politikasının inandırıcılığına büyük darbe vurulmuştur.
 
AB’nin inandırıcılığını yitirmesi koşulluluk ilkesinin artık çalışmıyor olması, diğer yanda ve bununla birebir ilişkili olarak 2004 sonundan beri AB’li yetkililerin alttan alma politikasının sonucudur.
 
Koşulluluk (conditionality) ilkesi kabaca sopa-havuç demektir. Geçen genişleme döneminde AB kıtanın doğusuna istikrarı bu ilke sayesinde taşıdı. Adaylar Kopenhag Kriterleri’ne uyacak, üyelik vecibelerini yerine getirecek ve sonunda üye olacaklardı. Ve nitekim oldular da. AB, Yugoslavya dışında kalan ülkeleri ve dolayısıyla kendisini Yugoslavya benzeri savaşlardan bu sayede korudu ve bu ülkelere istikrar taşıdı. Misâlen Macaristan gibi sınırları Macar azınlıklarla kaplı bir ülkenin AB perspektifi olmasa idi nasıl bir maceraya sürüklenebileceğini bir an için tasavvur edelim. İşte bu ve benzeri potansiyel çatışmaların engellenmesi ve kıtanın doğusundaki ülkelere kalıcı bir istikrar gelmesi, genişleme politikasının kilittaşı olan koşulluluk ilkesi sayesinde olmuştur.
 
Türkiye’nin ucuaçık ve üyelik garantisi olmayan katılım süreciyse, Fransa’nın ‘ağzınızla kuş tutsanız üye olamayacaksınız’ yollu hasmane tutumunu da ekleyince, koşulluluk ilkesinin çalışmadığı bir süreç haline gelmiştir. AKP hükümetlerinin Avrupa’daki genişleme karşıtı gidişatı doğru okuyamaması ve Hırvatistan gibi AB işini ciddiye almakta yetersiz kalması bu olumsuz tablonun diğer verisidir.
 
Üyelik perspektifinin önemi
 
Nitekim AB’deki ve AKP’deki gönülsüzlük sonucunda işlerin 2005 başından itibaren hızla yavaşladığını görüyoruz. AB’nin ‘alttan alma’ yaklaşımının başlangıcı tam bu dönemle eşzamanlıdır. Türkiye’ye verecek somut bir perspektifi olmayan AB’nin son üçbuçuk yıl boyunca yıllık ilerleme raporları ve ara sıra duyulan cılız beyanlarla idare ettiğini, mütemadiyen Türkiye’nin seçimlerini ve askerin muhtıralarını mazeret sayarak AB konusunda adım atmayan hükümete ilişmediklerini görüyoruz. Türkiye’ye en yakın ülkeler dahi yapılmayan işler ve aksine geriye atılan adımlar konusunda hükümeti uyarmaktan her zaman kaçındılar. Teşvikleri hep lafta kaldı, ‘çalışan kazanır’, ‘AB üyeliği uzun, ince ve çetin bir yoldur’ gibi afakî beyanlarla karın doyurdular. Türkiye’nin önündeki engelleri, çocuk kandırır gibi İngiltere ve İspanya’nın zamanında yaşadığı ve kıyas kaldırmaz örneklerle gerekçelendirdiler.
 
Alttan alma, AKP’yi kayırma niyetinden ziyade nasıl hareket edeceğini bilememekten ileri geliyordu. Yani beceriksizlikten. Bazı üye ülkeler ise Türkiye’yi ‘doğru yol’a davet edeceklerine AB çalışmalarında geriye düşmesini memnuniyetle karşıladılar. Zira soğuyan ilişkiler ve yapılmayan işler Türkiye’yi uzaklaştırdığı ölçüde işlerine gelmekteydi. Bunun en tipik örneği Türkiye’nin üyeliğine karşı olup siyasî kriterlerdeki eksikleri konusunda bir tek laf etmemiş olan Fransa’dır. Sonuçta giderek zayıflayan AB kelamı artık duyulmaz hale geldi ve 1999-2004 arasındaki etkisini tamaman kaybetti. AB işini yapmayan AKP daha az yapar oldu. AB’nin, değişimi günlük hayata taşıyan dinamiğini ve bu dinamiğin nemalarını göremez olan toplum AB’den iyice uzaklaştı. AB’nin alttan alma politikası sonucunda AB üyeliğine duyarlı olan kanaat oluşturucuların ve sivil toplum kuruluşlarının hükümet üzerindeki kritik ama yapıcı baskılarının anlamı kalmadı. Sonuçta Türkiye’nin kadim sorunlarına panzehir olma potansiyeli taşıyan AB ilkeleri birer zehir olarak algılanır olmaya başlandı. 
 
Bugün AB Türkiye’nin reform ve değişim süreci üzerindeki kaldıraç etkisini tümden kaybetmiştir. Girişimleri ve ikâzları ilişkilerin normal seyrettiği dönemlere oranla bir kulaktan girip diğer kulaktan çıkmakta, kapanma davası dolayısıyla tamamen içe dönük bir Türkiye’ye vız gelmekte, olsa olsa AB ve değişim karşıtı kesimlerin şimşeklerini çekmekten öteye geçememektedir. Bunun nedeni içerdeki mâlum küstahlardan ziyade AB’nin sözünün arkasından verebileceği bir perspektif kalmamış olmasıdır. En trajikomik olan da perspektifin iyice karardığını bile bile Türkiye’yi avutan sözler sarfetmeye devam eden AB’li yetkililerdir.
Sonuçta AB’nin üyelik vecibeleri doğrultusunda Türkiye’den istedikleri yerine getirilse de bu koşullarda bunun uzun soluklu olamayacağı aşikârdır. Kısa soluklu ama o ölçüde de tehlikeli.
 
Yarıda kalmış bir sürecin tehlikeleri
 
Hep şunu dedik: AB üyeliği konusunda önünü göremeyen Türkiye AB esinli reformların taşıdığı siyasî ve iktisadî özgürlük ve değişim ortamını sindirmekte, ezberlediği iş yapma biçimlerini aşmakta zorlanır. Korku ve alışkanlıklarının üstesinden gelemez. ‘AB bizi almasa da bu çalışmalar bizim iyiliğimiz için yapılmalı’ avunmasının hiçbir somut gerçeğe tekâbül etmediğini ise yaşayarak görüyoruz.
 
Bırakalım irtica ve şekavet korkusunu, üyelik için gereken mevzuat uyum çalışmalarının sonucunda AB’nin o konuda ortağı olma şansı olmayan bir memur dahi uyumdan soğur. Hem eski köye yeni âdet hem de köyün hiçbir yenilenme şansı yok! Bu durumda bugün olduğu gibi Türkiye döner dolaşır ezberine rücû eder. Ama işlerin tam da AB dinamiğiyle çığrından, cinlerin şişelerden çıktığı bir dönemde.
 
Yapacak iş belli ama çok zor. Türkiye hızla reform sonrası bir restorasyon dönemine doğru evriliyor. Cinleri şişelere yeniden sokmak hedefiyle hareket ediyor. AKP ile veya AKP’siz. Avrupa’da ise Laeken ruhuna geri dönme konusunda hiç bir emare yok. Ama tehlike büyük: AB perspektifinden yoksun bir Türkiye’nin artık daha sık kâbus görmesi. Bu otoriter restorasyonun Türkiye’ye olduğu kadar AB’ye de maliyeti son genişlemeyle elde edilen istikrarı alıp götürecek kadar vahim olabilir. Vebali Türkiye’deki politikacılar ve atanmışlar kadarTürkiye’ye katılım perspektifi vermekten hep kaçınan, aksine onu itip kakan ve üyeliği konusunda akılalmaz tavırlar sergileyen politikacılarındır. Bu olasılığı şantaj olarak görecek olan AB’li politikacılara söylenecek tek söz ise Soğuk Savaş sonrası Avrupa’sında benzer potansiyel tehlikelerin genişleme sayesinde bertaraf edildiği ve sonuçta bunun herkese hayrı dokunduğudur.
 
AKP’ye açılan kapatma davası sonrasında Avrupa’da hızla yayılan kanı, eğer parti kapatılırsa AB’nin buna sessiz kalamayacağı, müzakereleri bir şekilde askıya almak zorunda kalacağı ve eğer bu gerçekleşirse müzakerelerin yeniden başlama şansının olmayacağı yönünde. Kanı daha telaşa dönüşmüş değil. Ancak sorumlu ve uzun vadeli düşünebilen politikacılar meselenin ciddiyetinin farkında. Elbette önce içerdeki derin çekişmenin olabilecek en mâkul biçimde sonuçlanmasını temenni ederiz. Ancak ilâveten umalım ki Avrupalı sorumlu politikacılar işlerin bu raddeye gelmesinde AB sürecinde yaşanan ve yukarıda tasvir edilen olumsuzlukların payını doğru değerlendirip koşulluluk ilkesini canlandırma yolunda adım atarak alttan alma taktiklerinden vazgeçsinler. Zira Hırvatistan gibi geleceğinden emin, ortaklarından destek gören, güvenle müzakere eden bir Türkiye’de ne asker muhtıra verebilir, ne de parti kapatılır. Tekrarda hayır var: Türkiye’ye katılım tarihi verilmesi şart. Haydi 2023 olsun.
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

YAZARIN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)


AB YOLUNDA
(Arşiv Linkleri)


AB YOLUNDA

AB EDİTÖRÜNDEN

AB MÜKTESEBATI

LİNKLER

AVRUPA KOMİSYONU ANKARA TEMSİLCİLİĞİ

AB'NİN FAALİYETLERİ

AB-ARŞİV


BU SAYFAYI TAVSİYE ET!