minidev
SİVİL TOPLUM
Hrant Dink’i Anmak?-Egemen Öztan- Almanya
19 Ocak yaklaşırken, anma törenleri için Türkiye’ye gidemeyeceğim belli olduktan sonra, yaptığım araştırmalara göre oturduğum yere en yakın şehir olan Stuttgart’ta da herhangi bir etkinlik planlanmadığı için, Berlin’e gitmeye karar verdim. Berlin’de değişik kurumların ve derneklerin 19 ve 20 Ocak 2008 tarihlerinde düzenleyecekleri Hrant Dink’i anma toplantılarında duygudaşlarımı bulacağım ve yasımı paylaşacağım insanlarla birlikte olacağım için seviniyordum.
 
Katılmayı düşündüğüm ilk etkinlik, Türkiye Berlin Başkonsolosluğu önünde düzenlenecek “Uyarı Nöbeti”ydi. Uçaktan inip ara ara hızlanan yağmur altında aceleyle toplantı yerine ulaştım ama kimseyi göremedim orada. Sağanak yağmurdan korunmak için konsolosluğun bulunduğu kaldırımdaki telefon kulübesine sığınmış bir polis memuruna burada uyarı nöbeti olması gerektiğini, katılımcıların nerede olduğunu sorduğumda bana hepsinin yaklaşık 45 dakika önce gittiğini söyledi. Böylece ilk etkinliği farklı bir şekilde kaçırmış oluyordum. Ancak daha önümde iki toplantı daha vardı. Bunları kaçırmayacağım için seviniyordum.
 
İkinci toplantı için başlama saatinden yaklaşık yarım saat önce Schöneberg Rathaus’a (Schöneberg Belediyesi) geldim. Bu toplantı, ilkinde de olduğu gibi, Berlin Ermeni Cemaati ile Arbeitsgruppe Anerkennung tarafından düzenlenmişti. Dr. Tessa Hoffmann, Ermeni, Arami, Pontus ve Türk konuşmacılar, Hrant Dink’in anısına birer konuşma yaptılar. Adını ilk defa burada duyduğum bir Ermeni kadın sanatçı, Maro Farmanyan, Ermeni şarkıları ve ağıtları söyledi ve bir Türk ailenin 8 ve 10 yaşlarındaki iki kızı, Hrant Dink için yazılmış bir şiir okudular.
 
Ertesi gün ise Allmende Derneği’nin düzenlediği bir toplantı vardı. Burada da Hrant Dink’le ilgili sinevizyon gösterileri ve konuşmalar yapıldı. Adını yine ilk defa duyduğum Türk, Zaza ve Alman kadın sanatçılardan oluşan Grup Lilith, Ermenice, Zazaca, Kurmanca, Türkçe ve Almanca şarkılardan oluşan küçük bir konser sundu. Sonrasında Masis Kürkçügil, Aydın Engin ve Rober Koptaş’ın katıldıkları bir panel vardı. Paneli izleyen bir soru cevap bölümüyle de program sona erecekti. Uçağım kalkacağından, bu son bölüm sona ermeden oradan ayrılmak zorunda kaldım.
 
Şimdi, “Eee, hepsi bu muydu yani?” diyenleriniz çıkabilir. Tabii ki hayır! Asıl bu yazının konusu şimdi başlıyor. Konu kısaca, yazının başlığında da belirttiğim gibi “anmak”. Hrant Dink’i anmak!
 
Hrant Dink, onu ölüm yıldönümünde anmaya gelenlerin her birinin gözünde veya hafızasında veya kalbinde belli bir yer tutuyor. Böyle olmasa, öyle hissetmeyenler orada bulunmazlardı zaten. Ama sanırım Hrant Dink’in katlinin yaptığı etkinin bu kadar büyük ve karmaşık bir toplulukta yankı bulmasının çok önemli bir özelliği var. Bu da onun, aralarında hiçbir ayrım yapmaksızın tüm insanların, özel olarak da bütün Anadolu ve Mezopotamya halklarının biri birlerini tanımaya ve anlamaya çalışmalarını; herkesin diğerlerinin kendilerini ifade etme ve kültürlerini yaşama haklarına saygı göstermelerini; barış ve huzur ortamında biri birleriyle kardeşçe yaşamayı öğrenmelerini arzulaması ve bunun kavgasını vermesiydi. İşte bunun için onca biri birinden farklı insan, yine farklı nedenlerle ama temel olarak kendi hayallerinden birini, bunca yalınlığıyla dürüstçe ve samimi olarak ifade etmenin bir yolunu bulmuş kendi “ben”lerini onda vücutlaştırabildiklerinden, onun anısına böyle sahip çıkabiliyorlardı.
 
Toplantılara katılmadan önce içimde bu duygular yoğunlaşmıştı. Nihayet, içlerinde aynı acıyı duyan insanlarla birlikte olacak ve biri birimize destek olup, nihayet Hrant Dink’in hayaline, kendi hayalimize sahiplenip, bir arada olmanın, aynı duygularla dolu olmanın verdiği güçle, biri birimize karşı olan önyargılarımızdan yavaşça sıyrılmaya başlayarak, ortak tarihimiz üzerinde korkmadan, çekinmeden - biri birimizi kırmadan ama - anlayışla ve sevgiyle konuşmaya başlayacak, barış ve kardeşlik içinde yeni ve ortak geleceğimizin temellerini atmaya başlayacaktık.
 
Ancak, anma törenlerinde, yapılan konuşmalarda, bu toplantılara katılan kalabalıklarda, düzenleme komitelerinde, kapı girişlerinde gazete ve dergi satanlarda, tartışma platformlarına sorularıyla katılanlarda Hrant Dink’in yukarıda özetlemeye çalıştığım bu hayali ne derece belirleyiciydi? Toplantılara katılanların bazılarının kendilerince başka gündemleri mi vardı acaba? Eğer öyleyse, bugünü neden seçmişlerdi? Herkes Hrant Dink’in birleştirici yönüne vurgu yaparken acaba ifadelerinin, konuşmalarının ve tutumlarının başka bir dil konuşmasındaki sebep ne olabilirdi?
 
Hrant Dink’in anısına: Azınlıkları korumak, İnsan haklarını kollamak
19 Ocak 2008, Cumartesi
 
Dink cinayeti mahkemesinin seyrini günü gününe basından da izliyoruz. Hiç birimize umut vermiyor gelişmeler. Türkiye’de devleti meydana getiren çeşitli organların şu veya bu şekilde parmaklarının ve sorumluluklarının olduğu her katliamda, cinayette ve yolsuzlukta olduğu gibi, bu sefer de bu inanılmaz cinayetin arkası, temelini hukuktan alan bir adalet sisteminin aksine, bu sistemde soruşturulmayacak, bu türden olaylardan çıkarları olan kesimler yine korunacak ve ortalıkta yıllardır, onyıllardır, yüzyıllardır kokuşan bütün pislikler, hem de özen bile gösterilmeksizin halının altına süpürülecek. Bu hususta, Hrant Dink’in yasını tutanlar, onun mücadelesini kendilerince şu veya bu yolla destekleme kararı almış kesimler zaten hemfikirler. Yine de, bu kokuşmuşluğa ve adaletsizliğe karşı ellerinden gelen her şeyi yapmaya sorumlu hissediyorlar kendilerini.
 
Bu toplantıda yapılan konuşmaların çoğunun ortak bir paydası vardı ama bence: Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yüzyıllardır “Hristiyan” azınlıklara yapılan adaletsizlik!
 
Kürtlere karşı uygulanan toptan asimilasyon politikaları, Alevilere uygulanan baskı politikaları, kamu hayatında insanların kılık kıyafetlerine, neyi giyip neyi giyemeyeceklerine dair getirilmiş değişmez kurallar, mezhebi, dini ya da kökenleri ne olursa olsun, devlet zihniyetinden farklı düşünen özellikle sol hareketlerin savunucularına, cumhuriyetin değişik dönemlerinde uygulanan sindirme ve ezme politikaları hakkında konuşmacıların ağzından tek bir kelime bile duymamak beni özellikle hayrete düşürdü. Bunlar ayrımcılığa uğrayan azınlıklardan değiller miydi?
 
Neyse ki aralarında, konuşmaya başlar başlamaz hemen hepimize bir Türk olduğunu duyuran bir konuşmacı, kısmen Yahudilere yapılan baskılardan da söz etti de biraz denge sağlandı diyecektim ki… Konuşmasının ilerleyen safhalarında konuyu getirdiği noktada ben açıkçası neden Türk olan her şeye duyduğu nefreti (ben öyle hissettim) saldırgan bir üslupla salona haykırmak zorunda kaldığını anlamakta zorlandım. Üstelik pervasızca yerden yere vurduğu kişilerden birinin Baskın Oran olması konuyu iyice çıkmaza sokuyordu. Baskın Oran, bırakın hakkında savurduğu acayip ithamların doğruluğunun bu minvalde tartışılır olmasını, anısı adına bir araya geldiğimiz kişinin, Hrant Dink’in en yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. Kullandığı saldırgan üslubun, hakların kardeşliğinin ve birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışmanın, bu ülkenin nüfusunu oluşturan bütün insanların aralarındaki kimlik sorunlarını çözmede en anlamlı yol olduğunu savunan Hrant Dink’in ölümünün yıldönümünde yapmak için nasıl bir gerekçeye sahip olabilirdi bir insan?
 
Bunun dışında, 8-10 yaşlarındaki çocuklar için böyle toplantılar bana göre hiç uygun değil. Hele bir de okudukları şiirlerin içerisinde kan, barut, kin gözyaşı gibi konuların geçmesi, bana biraz Türkiye’deki 23 Nisan, 19 Mayıs, (eskiden) 27 Mayıs, 30 Ağustos anma törenlerinde ne yazık ki farkında bile olmadan, göğüslerini yırtarcasına savaş, kahramanlık ve vatan aşkı ibareleriyle örülü şiirleri okumak zorunda bırakılan çocukları hatırlattı. Tabii şiirin konusundan söz etmiyorum. Bu çocuklar bence evlerinde, eğer yalnız kalamıyorlarsa, bir arkadaşlarında veya aile yakınlarıyla birlikte, güven içerisinde oyun oynamak ve çocukluklarıyla daha çok uyuşan şeylerle uğraşabilecekleri bir ortamda bulunmalıydılar.
 
Bu şaşkınlığım ve utancım, ne yazık ki bu etkinlikle sınırlı kalmayacaktı. Ertesi günkü toplantıda da gerçekleşen benzer saldırılar sonunda yavaş yavaş, bütün bu insanların gerçekten Hrant Dink’i anmak için mi bir araya geldikleri sorusu zihnime yerleşecekti.
 
Milliyetçiliğe, Şovenizme, Ayrımcılığa karşı, Demokrasi ve barış içinde Bir arada Yaşamak için Sinevizyon gösterileri ve Panel
20 Ocak 2008, Cumartesi
 
            Sessizce süren bir programın sonunda, panel de sona erdikten sonra, soru cevap bölümüne geçildi. Burada söz alan bir kişi, pek de öyle soru sorma amacı taşımadığı ortaya çıkan saptamalarından sonra panelistlerden Aydın Engin’e yüklenerek, onun egemen bir ulusun milliyetçisi olduğunu haykırarak organizasyonda bir ilke adını yazdırdı. Hemen ardından salonda bir uğultu yükseldi ama o arada, daha dünkü toplantıdan zihnimdeki tazeliğini halen koruyan tanıdık bir ses kulağıma çalındı. Yine o aynı saldırgan üslup, dünkü toplantıda konuşma yapan aynı kişi. Sonra bir başka köşeden bu sefer “bu nefretimizi nereye dökeceğiz” diye özetlenebilecek bir soru soran bir başka kişi. Öte yandan orada toplanmış herkesi Ermeni Soykırımının bu seneki anma törenlerine davet eden Berlin Ermeni Cemaati Başkanı Koçaryan’a bu daveti bir koşulla kabul edebileceğini bildiren Aydın Engin… Koşulu ise Ermeni Diasporasının, tarihiyle yüzleşebilmiş Türk insanlarından, kökenleri sadece Türk diye nefret etmekten vazgeçmeleri ve ayrımcılığa karşı ve barış için birlikte mücadele ederken onlara destek olmaları.
 
            Evet, ben de geçen hafta yapılan toplantılarda ve başka zamanlarda bir araya geldiğim veya bağlantıya girmeye çalıştığım Ermeni Diasporasının üyelerinin bazılarında, Türk olduğumu söyledikten sonra yakınlaşma ve sohbet etme hususunda belirgin bir çekingenlik ve isteksizlik duyulduğunun farkına varıyorum. Ancak, Aydın Engin’in, Hrant Dink’i anmak için düzenlenmiş bu panelde kendisine yöneltilen bu soruyu, 24 Nisan törenlerine katılma şartında ısrar ederek cevaplamasını da makul bir davranış olarak yorumlayamayacağım. Yapılan bir davet, ellerini uzatıp gel, seninle beraber olmak istiyorum demektir. Ama eğer “veririm elimi ama sadece hepiniz beni kabul ederseniz” demek, bence sorunların çözümüne, halkların arasındaki buzların erimesine doğru atılmış bir adımdan ziyade, bu minvalde insan olarak gururumuzun okşanmasına duyulan bir özlemin göstergesi olmaktan öteye gidemez.
 
Biz hakikaten samimi olarak birlikte yaratacağımız barış ortamı içinde bir birlikteliğin mücadelesini veriyorsak, aramızda kurduğumuz ve onyıllardır yıkılmaz sandığımız o kalın ve sağlam duvarların üzerinden tırmana, sürtüne öte tarafa geçmeye çabalarken, ne kadar da canımızın bir parçası olsalar, sağımızda solumuzda açılacak sıyrıklara, yara, berelere katlanmasını bilmeliyiz. Öbür tarafa geçtiğimiz zaman, anneannelerimizin dedelerinin ve onların babaannelerinin ve kardeşlerinin birlikte sürdürdükleri hayatları, tarihin donup kaldığı o noktadan olmasa bile, hiç olmazsa aynı şevk ve hazla, aynı hevesle, aynı ve ayrı dillerle, aynı ve ayrı adetlerle, aynı ve ayrı şarkılarla, aramızdaki şanslı arkadaşlarımızın, komşularımızın, yakınlarımızın ve yoldaşlarımızın çocukluklarında anne ve babalarının koruyucu kanatları altında duydukları güvenlik ve esirgenme duygusu içinde, hep beraber yeni baştan büyütüp yeşerteceğimize olan güvenim tamdır.
 
Egemen Öztan
 
Esslingen a. N./Almanya, 21.01.2008
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)


SİVİL TOPLUM
(Arşiv Linkleri)


SİVİL TOPLUM

TÜM S.T.K'LAR














BU SAYFAYI TAVSİYE ET!