Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR




 

Güncelleme: 15 Ocak 2005


Uzun zamandır sitemizle ilgili olarak
okurlarımızdan gelen mektupları sizlerle paylaşma düşüncesindeydik. Artık düşüncemizi hayata geçirdik ve bundan sonra sizlerden gelecek yazıları, görüş ve düşünceleri, ya da gündemdeki bir konu hakkındaki katkılarınızı bu bölümde yayınlayacağız. Görüşlerinizi diğer okurlarla paylaşmak isterseniz info@minidev.com mailini kullanabilirsiniz...

AB İlişkileri ve aydınların yüzyıllık eğilimleri
"Tutkulu bir ilişki
hüsranla mı sonuçlanmalıydı?"

Aydınların, Türkiye'nin AB ye tam üye olma sürecinde, öncelikle Paris merkezli batılılaşma eylemleri ne anlama geliyor? Türkiyeli uluscu-toplumcu aydınların yüzyıllardır Paris üzerinden Avrupalı olma çabaları nasıl bir işe yaradı? Bunu anlamanın tam zamanı şimdi.

Osmanlı'dan bu yana hem kendini aydın olarak niteleyen asker-bürokrat elitin, hem de toplumcu sayan aydınların Paris merkezli "modernleşme" tutkuları bilinir. Geçen yüzyılın başında somutlaşan ulusçuluk ideolojisinden, devlet yönetme biçimine, eğitim modelinden, edebiyat yazım örneklerine, moda biçimlerinden, ilk öğrendiği yabancı dile kadar geniş bir yelpazede esinlenir Türkiyeli aydınlar Paris kültüründen ve politikasından. İster okumak amacıyla, isterse kaçak olarak Türkiye'den çıkanların ilk gittiği yer Paris'tir Avrupa'da. Bu tutku öyle derindir ki, kültürel, ekonomik bilgilerin yanında, felsefi bilgiler bile, Fransız filozofları üzerinden öğrenilir. Oysa felsefenin anavatanı Almanya'dır ve dili Almanca'dır. Türkiye'nin dışa açılma sürecinde ekonomi elitinin ABD'ye yönelmeleri ise çok daha yenidir.

Almanya ile olan ilişkilerde ise, işçi göçüne kadar, öncelik askeri alanlardadır. Osmanlı'nın askeri bakımdan güçlü olduğu dönemlerde, bu sisteme ilgi duyan ve örnek alan Prusya'lılar, 20. yüzyılın başında, yıpranan Osmanlı ordusuna toparlanması amacıyla komuta kademesinde yüzlerce asker verir. İmparatorluğu, "İslamcı ve Turancı" ideolojilerle ayakta tutacağına inanan askeri elitle birlikte yapılan bu işbirliği sadece her iki devlet sistemlerinin yıkılmasıyla kalmaz, Avrupalı başta olmak üzere tüm insanlık için yıkımla sonuçlanır. İkinci Dünya Savaşı'na da zemin hazırlar.

Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan iş göçü ile, Türk-Alman ilişkileri yeni bir düzeyde gelişir. Vasıfsız işçiye ihtiyacı olan Almanya, Türkiye'den de talepte bulunur. Yurttaşlarına hizmet vermek ve ülkesini refah kavuşturmak gibi bir politikası olmayan o dönem Türk Hükümetleri, gönderir kafile kafile Anadolu insanını Almanya'ya. Bununla da yetinmez ve her fırsatta, daha kaç milyon işçi göndereceği planlarını anlatır böbürlene böbürlene. Örneğin, Demirel'in 70'li yıllarda, dönemin Alman başbakanı Helmut Schmidt'e söylediği: İki binli yılların ortasına kadar on milyona varan işçi göndereceğiz Avrupa'ya gibi. Bu söylemden de yola çıkan eski Başbakan, bugün Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı çıkan en önemli isimlerden birisi ve bizleri hâlâ en çok uğraştıran kesimlerin temsilcisi.

Buna rağmen, Türkiye'nin AB'den üyelik müzakeresi almasınd ki en önemli faktör Alman politikacılarının tutumu olmuştur. AB'deki tartışmaları ve oylamaları doğru okumak gerekir. Sosyal Demokrat ve Yeşiller koalisyonu, 90'lı yılların sonundan itibaren, iktidara geldiklerinden bu yana, AB ve Türkiye ilişkilerinde en kararlı ve tutarlı bir tavır alarak, hem kendi kamuoyunun önemli bir kesimini, hem de başta Chirac olmak üzere diğer Avrupa'lı liderleri ikna etmeyi başarmışlardır.

Bu tutum onların, Türkiye'ye ve insanını karşı özel bir sevgi beslediklerinden dolayı değildir elbette.

Bir, Avrupa'da ve dünya'daki güç-politika ve ekonomi dağılımında kendi çıkarlarını iyi hesapladıkları için.

İki, en az 43 yıldır Türkiye'de "Almancı" diye horlanan, Avrupa'da "vasıfsız" diye ciddiye alınmayan, Anadolu'dan gelen, Sünni, Alevi, Ortodoks işçi, insanlarla olan inişli-çıkışlı bir birlikte yaşama deneyimi ve somut verileri üzerine, geleceği görebilme yetisi kazanmış olduğu içindir.

Çalışmaya başladığı ilk günden, sendikalarda aktif olan Anadolu'lu, öncelikle Sosyal Demokratlar ile birlikte mücadele etme ve yakınlaşma olanağı buldu. Bunun semeresini, sadece sendikal mücadelelerde almadı. Öncelikle, Sosyal Demokratlar Yeşillerle birlikte iktidar olduktan sonra, değişen göçmen politikalarında da gördü. Özellikle Türkiye AB ilişkilerinde somutlaşan yakınlık yeni bir nicelik sıçraması anlamına gelmektedir.

Koalisyonun küçük ortağı Yeşiller ile olan ilişkiler ise, henüz sayıları az da olsa çeşitli kamu kuruluşlarında ve akademilerde çalışan ikinci ve üçüncü kuşaklardan gelenlerle, kendilerine "yeni sol" diyebileceğimiz, Türkiye'den 80'li yıllarda gelen politik göçmenler üzerinden gelişmiştir. Alman toplumu entelektüellerinin çoğundan oy alan Yeşiller, Türkiye'ye yönelik, eleştirel ama hep ileriye dönük talepleri geliştirmişlerdir.

Bu siyasi ilişkiler yanında, belki daha da önemli olanı, geliştirilen, Türk-Alman-Kürt bireysel ilişkiler ve bunun toplum içinde ve siyasetteki yansıması sonucu, iş yapan faal kesimin büyük bir çoğunluğu bugün Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine sıcak bakıyor.

Ticaret yapan kesimi de unutmamak lazım. Her ne kadar, şu sıra tartışma programlarında en çok onlar görülse de, yukarıda anlatılan kesimlerin bu çetin birbirini anlama-tanıma mücadelesini verirken, onlar o zamanlar "para kazanmakla" meşguldüler. Hazırlanmış bir ortamda, sonraları örgütlü seslerini duyurabilmeleri kolay oldu tabii. Bir de aşırı dinci grupların bıraktığı negatif değerler yumağı var ki, onu hiç gözden kaçırmamak gerek. Bu ayrı bir tartışma konusu.

Bilmek ve tartışmak istediğim ise şu: Ne oldu da yüzyıllardır süren Türk-Fransız aydınlar ilişkisi, o büyük tutku böylesine "izsiz", "karşılıksız" kaldı da, Fransızlar'ın hemen her kesiminde Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı böylesine bir direniş ve "negatif" bir tavır var? Fransa'ya yönelmiş aydınlarımız bu denli mi anlaşılamadılar?

Buna karşılık "aydınsız" ve "vasıfsız", sadece 43 yıllık bir deneyim sonucu bizler Almanya'da, başta politikacılar olmak üzere, toplumda söz ve güç sahibi olan kesimin büyük bir bölümünü kendimize ve kültürümüze önemli bir ölçüde yakınlaştırabildik. Hem de yıllardır, realite dışı ve yanlış politikalar güden Türk hükümetlerine rağmen?

Sevim Türkoğlu
Berlin, Aralık 2004



Diğer yazılar için tıklayın


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla