



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |


|
|
|
|

Uzun zamandır sitemizle ilgili olarak okurlarımızdan
gelen mektupları sizlerle paylaşma düşüncesindeydik. Artık düşüncemizi
hayata geçirdik ve bundan sonra sizlerden gelecek yazıları, görüş
ve düşünceleri, ya da gündemdeki bir konu hakkındaki katkılarınızı
bu bölümde yayınlayacağız. Görüşlerinizi diğer okurlarla paylaşmak
isterseniz info@minidev.com mailini
kullanabilirsiniz...

|
AB
İlişkileri ve aydınların yüzyıllık eğilimleri
"Tutkulu bir ilişki
hüsranla mı sonuçlanmalıydı?"
Aydınların, Türkiye'nin AB ye tam üye olma sürecinde, öncelikle
Paris merkezli batılılaşma eylemleri ne anlama geliyor? Türkiyeli
uluscu-toplumcu aydınların yüzyıllardır Paris üzerinden Avrupalı
olma çabaları nasıl bir işe yaradı? Bunu anlamanın tam zamanı
şimdi.

Osmanlı'dan bu yana hem kendini aydın olarak niteleyen asker-bürokrat
elitin, hem de toplumcu sayan aydınların Paris merkezli "modernleşme"
tutkuları bilinir. Geçen yüzyılın başında somutlaşan ulusçuluk
ideolojisinden, devlet yönetme biçimine, eğitim modelinden, edebiyat
yazım örneklerine, moda biçimlerinden, ilk öğrendiği yabancı dile
kadar geniş bir yelpazede esinlenir Türkiyeli aydınlar Paris kültüründen
ve politikasından. İster okumak amacıyla, isterse kaçak olarak
Türkiye'den çıkanların ilk gittiği yer Paris'tir Avrupa'da. Bu
tutku öyle derindir ki, kültürel, ekonomik bilgilerin yanında,
felsefi bilgiler bile, Fransız filozofları üzerinden öğrenilir.
Oysa felsefenin anavatanı Almanya'dır ve dili Almanca'dır. Türkiye'nin
dışa açılma sürecinde ekonomi elitinin ABD'ye yönelmeleri ise
çok daha yenidir.

Almanya ile olan ilişkilerde ise, işçi göçüne kadar, öncelik askeri
alanlardadır. Osmanlı'nın askeri bakımdan güçlü olduğu dönemlerde,
bu sisteme ilgi duyan ve örnek alan Prusya'lılar, 20. yüzyılın
başında, yıpranan Osmanlı ordusuna toparlanması amacıyla komuta
kademesinde yüzlerce asker verir. İmparatorluğu, "İslamcı ve Turancı"
ideolojilerle ayakta tutacağına inanan askeri elitle birlikte
yapılan bu işbirliği sadece her iki devlet sistemlerinin yıkılmasıyla
kalmaz, Avrupalı başta olmak üzere tüm insanlık için yıkımla sonuçlanır.
İkinci Dünya Savaşı'na da zemin hazırlar.

Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan iş göçü
ile, Türk-Alman ilişkileri yeni bir düzeyde gelişir. Vasıfsız
işçiye ihtiyacı olan Almanya, Türkiye'den de talepte bulunur.
Yurttaşlarına hizmet vermek ve ülkesini refah kavuşturmak gibi
bir politikası olmayan o dönem Türk Hükümetleri, gönderir kafile
kafile Anadolu insanını Almanya'ya. Bununla da yetinmez ve her
fırsatta, daha kaç milyon işçi göndereceği planlarını anlatır
böbürlene böbürlene. Örneğin, Demirel'in 70'li yıllarda, dönemin
Alman başbakanı Helmut Schmidt'e söylediği: İki binli yılların
ortasına kadar on milyona varan işçi göndereceğiz Avrupa'ya gibi.
Bu söylemden de yola çıkan eski Başbakan, bugün Türkiye'nin AB'ye
girmesine karşı çıkan en önemli isimlerden birisi ve bizleri hâlâ
en çok uğraştıran kesimlerin temsilcisi.

Buna rağmen, Türkiye'nin AB'den üyelik müzakeresi almasınd ki
en önemli faktör Alman politikacılarının tutumu olmuştur. AB'deki
tartışmaları ve oylamaları doğru okumak gerekir. Sosyal Demokrat
ve Yeşiller koalisyonu, 90'lı yılların sonundan itibaren, iktidara
geldiklerinden bu yana, AB ve Türkiye ilişkilerinde en kararlı
ve tutarlı bir tavır alarak, hem kendi kamuoyunun önemli bir kesimini,
hem de başta Chirac olmak üzere diğer Avrupa'lı liderleri ikna
etmeyi başarmışlardır.

Bu tutum onların, Türkiye'ye ve insanını karşı özel bir sevgi
beslediklerinden dolayı değildir elbette.

Bir, Avrupa'da ve dünya'daki güç-politika ve ekonomi dağılımında
kendi çıkarlarını iyi hesapladıkları için.

İki, en az 43 yıldır Türkiye'de "Almancı" diye horlanan, Avrupa'da
"vasıfsız" diye ciddiye alınmayan, Anadolu'dan gelen, Sünni, Alevi,
Ortodoks işçi, insanlarla olan inişli-çıkışlı bir birlikte yaşama
deneyimi ve somut verileri üzerine, geleceği görebilme yetisi
kazanmış olduğu içindir.

Çalışmaya başladığı ilk günden, sendikalarda aktif olan Anadolu'lu,
öncelikle Sosyal Demokratlar ile birlikte mücadele etme ve yakınlaşma
olanağı buldu. Bunun semeresini, sadece sendikal mücadelelerde
almadı. Öncelikle, Sosyal Demokratlar Yeşillerle birlikte iktidar
olduktan sonra, değişen göçmen politikalarında da gördü. Özellikle
Türkiye AB ilişkilerinde somutlaşan yakınlık yeni bir nicelik
sıçraması anlamına gelmektedir.

Koalisyonun küçük ortağı Yeşiller ile olan ilişkiler ise, henüz
sayıları az da olsa çeşitli kamu kuruluşlarında ve akademilerde
çalışan ikinci ve üçüncü kuşaklardan gelenlerle, kendilerine "yeni
sol" diyebileceğimiz, Türkiye'den 80'li yıllarda gelen politik
göçmenler üzerinden gelişmiştir. Alman toplumu entelektüellerinin
çoğundan oy alan Yeşiller, Türkiye'ye yönelik, eleştirel ama hep
ileriye dönük talepleri geliştirmişlerdir.

Bu siyasi ilişkiler yanında, belki daha da önemli olanı, geliştirilen,
Türk-Alman-Kürt bireysel ilişkiler ve bunun toplum içinde ve siyasetteki
yansıması sonucu, iş yapan faal kesimin büyük bir çoğunluğu bugün
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine sıcak bakıyor.

Ticaret yapan kesimi de unutmamak lazım. Her ne kadar, şu sıra
tartışma programlarında en çok onlar görülse de, yukarıda anlatılan
kesimlerin bu çetin birbirini anlama-tanıma mücadelesini verirken,
onlar o zamanlar "para kazanmakla" meşguldüler. Hazırlanmış bir
ortamda, sonraları örgütlü seslerini duyurabilmeleri kolay oldu
tabii. Bir de aşırı dinci grupların bıraktığı negatif değerler
yumağı var ki, onu hiç gözden kaçırmamak gerek. Bu ayrı bir tartışma
konusu.

Bilmek ve tartışmak istediğim ise şu: Ne oldu da yüzyıllardır
süren Türk-Fransız aydınlar ilişkisi, o büyük tutku böylesine
"izsiz", "karşılıksız" kaldı da, Fransızlar'ın hemen her kesiminde
Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı böylesine bir direniş ve "negatif"
bir tavır var? Fransa'ya yönelmiş aydınlarımız bu denli mi anlaşılamadılar?

Buna karşılık "aydınsız" ve "vasıfsız", sadece 43 yıllık bir deneyim
sonucu bizler Almanya'da, başta politikacılar olmak üzere, toplumda
söz ve güç sahibi olan kesimin büyük bir bölümünü kendimize ve
kültürümüze önemli bir ölçüde yakınlaştırabildik. Hem de yıllardır,
realite dışı ve yanlış politikalar güden Türk hükümetlerine rağmen?
Sevim Türkoğlu
Berlin, Aralık 2004

Diğer yazılar için tıklayın
|
|

Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|