|
Daha
önceden bu konu hakkında size yazı gönderdim mi bilmiyorum. Çünkü
aynı yazıyı pek çok aydın, gazeteci, yazar ve politikacıya gönderiyorum.
Sağolsunlar o kadar çok ilgileniliyor ki, gözlerim yaşarıyor. Siz
de onlardan biri iseniz bu yazının gerisini okumasanız da olur.
Kıymetli vaktinizi ziyan etmeden, demokrasi ve insan hakları nutukları
atmaya devam edebilirsiniz.

Konu, tahmin ettiğiniz gibi 12 Eylül ihtilali ile ilgili... Ancak
bu size yazdığım son yazı olacak. Çünkü timsah gözyaşlarını daha
fazla görmek istemiyorum. Türkiye'nin tek eksiğinin, etkili yerlerdeki
insanların, mevcut aksaklıkları gidermek için üzerlerine düşeni
yapmadığını gördüğümden, geçen sene, vatandaş sıfatı ile, 12 Eylül'ü
gerçekleştirenlerin yargılanması için suç duyurusunda bulunmuştum.
Belki bir Cumhuriyet Savcısı'nın suç duyurusu etkili olur ve suçlular
cezalandırılır diye ümit etmiştim. Ama istediğim sonucu alamayınca
bu sefer de Cumhuriyet Savcısı sıfatı ile fitili ben ateşlemek zorunda
kaldım.

12 Eylül'den ben şahıs olarak bir zarar görmemiştim. Askere de düşmanlığım
yoktu. Hatta hanımım bir albay kızı idi ve bacanağım da albaydı.
Ailemde de pek çok subay bulunuyordu. Buna rağmen 12 Eylül'ü gerçekleştirenler
hakkında bu işe girişmem, tamamen hukukçu kimliğim ile ilgilidir.
Çünkü savcı olarak suç işleyen kişileri yargı önüne çıkartmak benim
görevimdir. Bu kişilerin sıfatı işledikleri suçu haklı göstermez.
Herkes işlediği suçun cezasını çekmelidir. Ancak, Türkiye'de aydınlarımız
o kadar duyarsız ki, benim yaptığım bu girişimi görmezlikten geldiler.
Sözüm ona 12 Eylül aleyhine kitap bile yazanlar ve gazete ve televizyonlar,
bu konudan bahsetmediler. Bunlara belki siz de dahilsiniz. Ama 12
Eylül aleyhine atmaya gelince mangalda kül bırakmadılar.

Ara
rejim tartışılırken
Türkiye, şimdi yeniden ara rejim tartışmalarının başlatıldığı, şiddet
eylemlerinin tırmandırıldığı ve 12 Eylül öncesini hatırlatan görüntülerin
yaşandığı günlere sürüklenmiştir. Bunların tesadüf olduğunu düşünmüyorsunuzdur
umarım. Gaye Türkiye'nin önünü görmesini engellemektir. Böylellikle
güç ve şer odakları hakimiyetlerini devam ettirebileceklerdir. Ama
12 Eylül'ü gerçekleştirenlerin cezalandırılması, en azından yargı
önüne çıkması sağlanabilse, sıranın kendisine geleceğini gören asker
veya sivil hiç kimse kanunsuz işlem veya eylem yapamıyacak, banka
hortumlayamıyacaktır.

Şimdi
ben, yaptığım bu girişimden dolayı, Silahlı Kuvvetler'e hakaretten
iki ayrı dava ile yargılanıyorum. Asıl yargılanması gerekenler hakkında
işlem yapmıyan ve açtığım davayı örtbas edip takipsizlik kararı
verdirtenler, benim yargılanmam için iki ayrı davayı gündeme getiriyorlar.Gayeleri
açık, ceza almam isteniyor. Önce, devletin bekaa ve temadisine hizmet
etmiş devlet adamları hakkında uygunsuz sözler yazdığımı iddia ederek
tahkikat başlatıldı. Ama görüldü ki bundan ceza verilemiyecek, bu
sefer de işi 'Silahlı Kuvvetler'e Hakaret'e çevirdiler. Ortada bir
hakaret yok, ama olsun, onlar ceza vermeyi kafaya koydular bir kere.
Mahkemede ceza almasam bile, disiplin cezası alacağım kesin sayılır.

Hukuk devleti bu, kolay değil...
Şimdi sizlere son defa sesleniyorum:
Eğer gerçekten Türkiye'nin bir hukuk devleti olmasını istiyorsanız,
bir savcının iddianamesine takipsizlik kararı verilemeyeceğini hiç
olmazsa bir bilenden öğrenin ve davanın görülmesini temin ettirin.

Basın ve televizyon, kişilerin
olaylardan haberdar olması için vardır. Basının dördüncü kuvvet
olması da, kitlelere ulaşması ve yanlışlıkları gözler önüne sermesi
sebebiyledir. Eğer gerçekler duyurulmayacaksa ve varsa yanlışlıklar
tenkit edilip doğrusunun yapılması sağlanmıyacaksa basına ve televizyona
ne gerek var? Siz de bir basın mensubu iseniz benim yaptığım girişimi
ve bana yapılanları kitlelere duyurun ki, yapılan kanunsuzluğu ve
haksızlığı herkes görsün. Eğer bir üniversite mensubu iseniz, özellikle
de hukukçu iseniz, bana ve iddianameme karşı girişilen harekete
nasıl seyirci kalabiliyorsunuz kendinize sorun lütfen... İlim adamı
kimliği ile bu suskunluğunuzu bağdaştırabiliyor musunuz? Bir avukatsanız
veya baro temsilcisi iseniz sizi bağlayan ne var ki, siz de suskunlar
kervanına katılıyorsunuz?

Türkiye'nin
Avrupa Birliği'ne girmek için can atması onların kara kaşına hayranlıktan
değil, insan haklarına verdikleri değerden ve suç işleyenlerin sıfatına
bakılmaksızın her vatandaş gibi yargılanabildiklerini bilmelerindendir.

Güçlü olan hep haklı mıdır?
Şimdi
Türkiye'nin önünde, benim açtığım dava sebebiyle suçluların yargılanması
ümidi vardır.12 Eylül milat olsun ve o tarihten bugüne kadar suç
işlemiş olanlar kim olursa olsun yargı önüne çıkıp hesap versin.
Elbette suçlu değilse bunları mahkum edelim demiyorum. Ama en azından
hiç kimse, yaptığının yanına kâr kalmayacağını görsün.

Diğer
taraftan, sadece görevimi yaptığım halde benim yargılanmamın haksızlığını
da dile getirin. Benim ceza alıp almamam önemli değil, ama bana
yapılanın haksızlığını dile getirirseniz alacağım ceza bir anlam
ifade eder. Aslında bu duyarsızlığa bakıp çok defa kendi kendime
kızdığım zamanlar da oldu. Ama birilerinin gerekirse kendini feda
etmesi ve hukukun üstünlüğünü göstermesi gerekiyordu. O kişi ben
olsam ve mağdur edilsem ne çıkar diye düşünerek bu mücadeleye giriştim.Yoksa
herkes kadar ben de bu memlekette kimin daha güçlü olduğunu biliyorum.
Ama güçlü her zaman haklı olacaksa bizlere ne gerek var? Aydın insan
haklıdan yana mıdır, yoksa güçlüden yana mı, bunu bir düşünün. Eğer
güçlüye boyun eğerseniz hiçbir zaman haklı olamazsınız ve siz her
türlü aşağılanmaya da müstahaksınız demektir. Ben kendimi bu denli
aşağılatamam.

Sizin
de aynı şekilde düşündüğünüzü sanıyorum. O halde gelin bu davanın
takipçisi olun ve unutmayın ki Watergate
skandalı, bunu önemseyen iki gazetecinin, aylarca bu konuyu gündemde
tutması ile gerçekleşti.Yani siz de bu konuyu bir iki defa yazmakla
vazifenizi yaptığınız hissine kapılmayın. Neticeye gitmeyen hiçbir
iş, başarılmış sayılmaz. Gelin hep birlikte netice almak için uğraşalım.
Mücadeleyi de netice almadan bırakmayalım.

Saygılarımla
Sacit
Kayasu
Adana Cumhuriyet Savcısı
|