|
Üç
olaydan bahsedeceğiz. Üçü de "polisiye". Üçü de mağdurlarından çok
failleriyle gündeme oturmuş olay. Hikayemizde isim yok. Çünkü isimlere
gerek yok. Olayların kendisi, oluş biçimi ya da sonucu isimlerden
daha önemli.

İlk olayda, bahçeli villasının garajında öldürülen bir kadın var.
Emniyet, cinayetin işlendiği evin bahçesinde bağlı duran köpeklerin
salya ve kanındaki adrenalini ölçerek, fosseptik çukurundaki suç
aletlerini bularak ve zanlıyı, aynı anda 6 kişinin bağlandığı tele-konferansta
sorgulayıp çelişkili ifadelerini ortaya çıkararak buluyor. Cinayet
mahallindeki somut delillerden yola çıkıyor ve zanlının üzerine
bilimsel yollardan elde edilmiş kanıtlarla gidiyor.

İkinci olayımız da biraz "bozulmuş" bir cesedin bulunmasıyla başlıyor.
Önce cesedin kime ait olabileceği araştırılarak işe başlanıyor.
Sonra, kayıplar listesinden örneğin A.B.'nin tarifine uyduğu anlaşılıyor,
mevtanın eşine bulunan cesedin teşhisi yaptırılıyor. A.B.'nin vaktiyle
samimi olduğu örneğin C.D. sanık olarak yakalanıyor. C.D. hem sorgusunda,
hem de yargı sürecinde suçu kabulleniyor; hatta olay yerindeki tatbikatta
cinayeti nasıl işlediğini, suç aletini nereye attığını falan bir
güzel anlatıp, basının "soğukkanlı katil" iltifatına da mazhar oluyor
ve 20 yıl hapis cezası alıp hapse konuyor. Aradan iki yıl geçiyor,
başka bir yerde gerçek A.B.'nin "gerçek" cesedi bulunuyor. C.D.'nin
suçsuzluğu böylece anlaşılıyor. C.D. özgürlüğüne kavuştuğunda, neden
mahkemede veya başka bir yerde suçsuz olduğunu haykırmadığını soran
gazeteciye şu cevabı veriyor: "O zaman her şey yeniden başlardı.
Yine kaval kemiğime matkapla delik açılmasındansa, hapiste yatmayı
tercih ettim..."

Her
şeyin kolayca "anlaşılabilir" olduğu bir ülkede yaşamak ne güzel!

Bir
yerde bir suç işlenmişse, olayın kendi çapıyla yetinmeyen medya,
bunu büyütüp köpürtüyor ve okuyucunun dehşete düşmesini sağlıyor.
Kamuoyu bir kez dehşete kapılınca, güvenliğini, sükunetini temin
edeceğini umduğu her yere saldırıp baskı yapmaya başlıyor: Yöneticiler
nerede, Emniyet uyuyor mu, artık sokağa da mı çıkamayacağız, oniki
eylül öncesine mi dönüyoruz??? Siyasetçi, bürokrat da bu rüzgara
kapılıyor ve bir an önce "suçluların" yakalanacağına dair sözler
veriyor. Bu sözleri "gerekli yerlere" emirler izliyor.

Sonuçta, emniyet güçleri, bir veya birkaç "suçlu" bulup kamuoyuna
teşhir ediyor. Kamuoyunun dehşeti, korkusu yatışıyor.

Ne var ki bu yeni bir sürecin
başlangıcı oluyor. Medya, bu kez "ele geçen suçlu"nun nasıl menfur
bir cani olduğunu, ne kadar kötü ve aşağılık olduğunu abarttıkça
abartarak bir linç sürecini ateşliyor. O ana kadar sadece sanık
olan kişi bile, kendisinden kuşkulanmaya başlıyor, kurtulabilmek
için ise canını vermeye hazır hale geliyor. Haliyle okurların zihninde
bütün toplum için bir an önce telef edilmesi elzem olan "ele geçen
kişi", mahkemede suçsuzluğu kabul edilse bile, kamu hafızasında
suçlu olarak yerini almış bulunuyor. Üçüncü olayımız da bunun iyi
bir örneği sayılır.

İnsanların yemek yediği, bir
yandan da yağmurdan korunmak için sığınanların bulunduğu bir işyerinde
patlama oluyor. 7 ölü, onlarca yaralı. Zaten hassas olan kamu vicdanı,
patlamadan devleti sorumlu tutmakta gecikmiyor; güvenli, yaşanabilir
bir ortam temin edememesini dile getiriyor. Günahsız insanların
canını alan terörü önlemek, devletin görevi çünkü.

Olayın "bir terör eylemi"
sonucu olduğu kanısına varmak için uzun boylu düşünmek gerekmiyor.
En yetkili ağız, ilin emniyet Müdürü, bir bombanın patlatılarak
7 masumun ölümüne, onlarcasının yaralanmasına, bazılarının ömür
boyu taşıyacakları fiziksel rahatsızlıklara; olayı yaşayanların,
duyup okuyanların içlerinde yer edecek korkulara neden olan şeyin
bir "bomba" olduğunu açıklamasıyla, insanların aklına ikinci bir
neden aramak gelmiyor. Kimse patlamanın işyerindeki tüpgazlardan
kaynaklanabileceğini düşünmüyor artık, çünkü yetkili ağızlar, bomba
izleri bulduklarını açıklıyorlar. Her zaman, her olaya "kuşku" saiki
ile yaklaşması gereken basın da olayı bir teröristin bombası olarak
benimseyip kabul ediyor ve "menfur suikastin" sorumlusunun bulunması
için hem emniyeti, hem siyasetçileri ve hem de kamuoyunu, yayınlarıyla
sıkıştırıyorlar. Çarklar aynı şekilde işliyor: Her şey olduğundan
daha büyük, vahim, daha dehşetengiz ve korkunç oluyor.

Emniyet görevlileri, üzerlerindeki
baskıdan kurtulmak ve her kanaldan takdir toplayabilmek için, canla
başla çalışıp bir suçlu bulup, suçunu itiraf ettiriyor; sonra içeri
tıkıyorlar.

Sonra,
iki-üç yıl geçiyor, bilimsel araştırmalar gösteriyor ki patlayan
bomba değil, LPG tüplerinden sızan gazlarmış... Suikast yokmuş...
Akademisyen kaatil diye lanse edilen sanık böyle bir suç işlememiş!
İkibuçuk yıldır hapishanede kalmış.

"Eh, ne var bunda? Bunları biliyoruz..." diyorsanız... Bunları biliyor
ve hâlâ sessiz sedasız oturup dünyanın kendiliğinden değişmesini
bekliyorsanız...
Diğer
yazılar için tıklayınız...
|