Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR


Olur böyle vakalar?!

Üç olaydan bahsedeceğiz. Üçü de "polisiye". Üçü de mağdurlarından çok failleriyle gündeme oturmuş olay. Hikayemizde isim yok. Çünkü isimlere gerek yok. Olayların kendisi, oluş biçimi ya da sonucu isimlerden daha önemli.

İlk olayda, bahçeli villasının garajında öldürülen bir kadın var. Emniyet, cinayetin işlendiği evin bahçesinde bağlı duran köpeklerin salya ve kanındaki adrenalini ölçerek, fosseptik çukurundaki suç aletlerini bularak ve zanlıyı, aynı anda 6 kişinin bağlandığı tele-konferansta sorgulayıp çelişkili ifadelerini ortaya çıkararak buluyor. Cinayet mahallindeki somut delillerden yola çıkıyor ve zanlının üzerine bilimsel yollardan elde edilmiş kanıtlarla gidiyor.

İkinci olayımız da biraz "bozulmuş" bir cesedin bulunmasıyla başlıyor. Önce cesedin kime ait olabileceği araştırılarak işe başlanıyor. Sonra, kayıplar listesinden örneğin A.B.'nin tarifine uyduğu anlaşılıyor, mevtanın eşine bulunan cesedin teşhisi yaptırılıyor. A.B.'nin vaktiyle samimi olduğu örneğin C.D. sanık olarak yakalanıyor. C.D. hem sorgusunda, hem de yargı sürecinde suçu kabulleniyor; hatta olay yerindeki tatbikatta cinayeti nasıl işlediğini, suç aletini nereye attığını falan bir güzel anlatıp, basının "soğukkanlı katil" iltifatına da mazhar oluyor ve 20 yıl hapis cezası alıp hapse konuyor. Aradan iki yıl geçiyor, başka bir yerde gerçek A.B.'nin "gerçek" cesedi bulunuyor. C.D.'nin suçsuzluğu böylece anlaşılıyor. C.D. özgürlüğüne kavuştuğunda, neden mahkemede veya başka bir yerde suçsuz olduğunu haykırmadığını soran gazeteciye şu cevabı veriyor: "O zaman her şey yeniden başlardı. Yine kaval kemiğime matkapla delik açılmasındansa, hapiste yatmayı tercih ettim..."

Her şeyin kolayca "anlaşılabilir" olduğu bir ülkede yaşamak ne güzel!

Bir yerde bir suç işlenmişse, olayın kendi çapıyla yetinmeyen medya, bunu büyütüp köpürtüyor ve okuyucunun dehşete düşmesini sağlıyor. Kamuoyu bir kez dehşete kapılınca, güvenliğini, sükunetini temin edeceğini umduğu her yere saldırıp baskı yapmaya başlıyor: Yöneticiler nerede, Emniyet uyuyor mu, artık sokağa da mı çıkamayacağız, oniki eylül öncesine mi dönüyoruz??? Siyasetçi, bürokrat da bu rüzgara kapılıyor ve bir an önce "suçluların" yakalanacağına dair sözler veriyor. Bu sözleri "gerekli yerlere" emirler izliyor.

Sonuçta, emniyet güçleri, bir veya birkaç "suçlu" bulup kamuoyuna teşhir ediyor. Kamuoyunun dehşeti, korkusu yatışıyor.

Ne var ki bu yeni bir sürecin başlangıcı oluyor. Medya, bu kez "ele geçen suçlu"nun nasıl menfur bir cani olduğunu, ne kadar kötü ve aşağılık olduğunu abarttıkça abartarak bir linç sürecini ateşliyor. O ana kadar sadece sanık olan kişi bile, kendisinden kuşkulanmaya başlıyor, kurtulabilmek için ise canını vermeye hazır hale geliyor. Haliyle okurların zihninde bütün toplum için bir an önce telef edilmesi elzem olan "ele geçen kişi", mahkemede suçsuzluğu kabul edilse bile, kamu hafızasında suçlu olarak yerini almış bulunuyor. Üçüncü olayımız da bunun iyi bir örneği sayılır.

İnsanların yemek yediği, bir yandan da yağmurdan korunmak için sığınanların bulunduğu bir işyerinde patlama oluyor. 7 ölü, onlarca yaralı. Zaten hassas olan kamu vicdanı, patlamadan devleti sorumlu tutmakta gecikmiyor; güvenli, yaşanabilir bir ortam temin edememesini dile getiriyor. Günahsız insanların canını alan terörü önlemek, devletin görevi çünkü.

Olayın "bir terör eylemi" sonucu olduğu kanısına varmak için uzun boylu düşünmek gerekmiyor. En yetkili ağız, ilin emniyet Müdürü, bir bombanın patlatılarak 7 masumun ölümüne, onlarcasının yaralanmasına, bazılarının ömür boyu taşıyacakları fiziksel rahatsızlıklara; olayı yaşayanların, duyup okuyanların içlerinde yer edecek korkulara neden olan şeyin bir "bomba" olduğunu açıklamasıyla, insanların aklına ikinci bir neden aramak gelmiyor. Kimse patlamanın işyerindeki tüpgazlardan kaynaklanabileceğini düşünmüyor artık, çünkü yetkili ağızlar, bomba izleri bulduklarını açıklıyorlar. Her zaman, her olaya "kuşku" saiki ile yaklaşması gereken basın da olayı bir teröristin bombası olarak benimseyip kabul ediyor ve "menfur suikastin" sorumlusunun bulunması için hem emniyeti, hem siyasetçileri ve hem de kamuoyunu, yayınlarıyla sıkıştırıyorlar. Çarklar aynı şekilde işliyor: Her şey olduğundan daha büyük, vahim, daha dehşetengiz ve korkunç oluyor.

Emniyet görevlileri, üzerlerindeki baskıdan kurtulmak ve her kanaldan takdir toplayabilmek için, canla başla çalışıp bir suçlu bulup, suçunu itiraf ettiriyor; sonra içeri tıkıyorlar.

Sonra, iki-üç yıl geçiyor, bilimsel araştırmalar gösteriyor ki patlayan bomba değil, LPG tüplerinden sızan gazlarmış... Suikast yokmuş... Akademisyen kaatil diye lanse edilen sanık böyle bir suç işlememiş! İkibuçuk yıldır hapishanede kalmış.

"Eh, ne var bunda? Bunları biliyoruz..." diyorsanız... Bunları biliyor ve hâlâ sessiz sedasız oturup dünyanın kendiliğinden değişmesini bekliyorsanız...

Diğer yazılar için tıklayınız...




Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 



Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla