|
Nasıl
daha çocukluğunda bu şehre bir kamyonun arkasında göçmüşlerse ve
kendini sıfırdan var ettiyse, işleri de öyle yoluna koyardı. Ama
olmadı. İşler yoluna giremedi. Elif, Elif'in ailesi,
Elif'in soran arkadaşları, İstanbul'da yaşayan akrabaları vardı.
İşler düzelmezmiş gibi bir de beklentileri karşılayamamak,
çok olmaya başladı. Mutlu sularda yüzerken meleksi bir samimiyetle
kendisinden beklenenin üzerinde vaatlerde bulunan her erkek gibi,
kendini kaptırdığı hayallere sevdiği kadını da inandıran her erkek
gibi, her kendisinden bekleneni karşılayamayan erkek gibi, Mehmet
de önce Elif'i eleştirmeye başladı.
Sokakta sigara içilmesi, arkadaşlarla görüşülmeye başlanması, "kızın
ailesi"nin biraz fazla sözünün geçmesi vs. Mehmet'in hırçınlığını
ve Elif'e yaptığı zulmü arttırdı.
Sonunda her ailenin yaptığı gibi Elif'e sahip çıkıldı, ayrılık kabullenildi,
Elif'e başını sokacak bir ev alınarak evler ayrıldı. Ayrılıktan
arta kalan üzüntüler psikoloğa, aileyle konuşulamayacak diğer konular
da yatılı okuldan arkadaşlarına havale edildi.
Herkes bundan biraz az veya biraz fazlasını yaşamıştı, garipsenmedi
de çare arandı daha çok.

Dilara'dan, Mehmet'in çok kilo verdiğini, üstünün başının döküldüğünü,
Abidin'in onu çok kötü etkilediğini, Mehmet'in artık sürekli "çatı"da
olduğunu, işyerine gitmediğini, "çatı"nın gerçekten boğazı gören
en güzel yer olduğunu, sürekli kendilerini güneşe serdiklerini,
köpekler ve kedilerle yaşadıklarını dinledik.
Dilara yanımızdan ayrıldığında, Elif'in gözleri dolu doluydu.
Hani başka bir kadın olsa, ya da artık Elif Mehmet'e heyecan vermiyor
olsa, çekip ondan kendini, başka bir hayata başlamak veya psikoloğun
ya da benzer tonlamayla akıl veren o karı boşamacı -hepsi kadın!-
arkadaşların söylediklerine uymak kolay olabilirdi.
Oysa, herif perişandı işte.
Aşkından olmasa bile, perişan olma durumu kadınların
en kalpsizinin bile kalbini yerinden sökmeye yarardı,
kendi iyi durumda olsaydı bile. Bu çok net.

Üstelik şimdi bir de tesadüf eseri Elif'in duymak istediklerini
söyleyecek, düzenli memuriyet hayatına devam ederken aklının
bir köşesinde okuduğu kitaplara, seyrettiği filmlere kendini çok
kaptırdığından, kafası bozulup yöneticisine kendisini işten atması
için yalvaran bir mektup yazmış olan, yoldan çıkmaya ve yoldan çıkan
başka insanlara rastlamaya ihtiyaç duyan bir arkadaş da bulunuyordu.
Bu durumda "boşver bırak bu psikolog zırvasını,
ne anlar o senin iki kişilik ilişkinden" diyiverdim Elif'e.
Sonra da, "sen biliyor musun peki nerde bu yer" diye de motive edince
işte ertesi gün düştük yola. Ben bu kasvetli durumdan kendime bencilce
bir pay çıkararak sıfırlanmış bir hayatla karşılaşmaya ne kadar
muhtaçsam Elif de o sıfırın sol yanına kendini koyup bir koca yaratmaya
o kadar muhtaç durumdaydı.

Paşazade Camii'ne yaklaştığımızda, Elif uzaktan onun cami avlusunda
olduğunu farketti. Mehmet'in onu o haliyle görmemden tedirgin olup
utanmaması için benden geride durmamı rica etti. Yine de arkadan
arkaya Mehmet'e çaktırmadan ve bu hikayenin polisiye bir hikayeye
dönüşmesini önlemek ve Elif'i gözden kaybetmemek için baktım. Mehmet'i
arkadan gördüm, sanki küçülmüş çekmişti. Kulaklarını ve boynunun
bir kısmını görebiliyordum. Zaten önceden de esmerdi de teninin
mor ve kahverengi karışımı bir renk almasına, bizlerin tatil olmazsa
bilmediğimiz nasıl bir güneş neden olmuştu ki. Saçları uzun süre
berber ve tarak görmediğinden bakımsız dalgalar bırakmıştı. Tepesinde
daha önce fark etmediğim açıklık vardı.
Epey konuştular ve halledemediler meseleyi.
Elif, öyle dünyevi kavramlarla konuşuyordu ki, çizgi ötesine geçmiş
karşı tarafın bir harfi bile anlamadığını biliyordum.
Adam, etyemez, sigara içmez, gün yüzü görür! olmuştu
ve biz ona hasta muamelesi yapıyorduk.
Onu eve çağırıyorduk "gel bir banyo yap, traş ol" diyerek.
Adam fırçalanmamış dişleriyle rahatça gülüp omuzlarını silkti.
Kendi hayatıyla kendi hayatı arasına giren ne varsa ("mediator namına"
diye içimden geçiriverdim o saniye!) hepsini silip atmıştı. Geriye
hiçbir şey bırakmamıştı. Bu dünyanın, yeryüzünün değil,
bizi saran bu alemin tüm kuşatmasından sıyrılmıştı ve üstüne bir
rahatlık gelmişti. Eskiden kalitesiz bir şeyi üstüne giymeyen,
şimdi karşımızda çöpleri karıştıranların kostüm ve makyajına bürünmüş
-bu durumun gerçek olduğunu algılamakta zorlanıyorduk hâlâ- bu adamın
yaşamak için çalışmasına gerek yoktu. Kıt denilen kaynaklar belki
de yetiyordu. Sevgi, aşk gibi kavramlara da ihtiyacı yoktu, Elif'in
döktüğü dile duyarsız kalmasından anlaşıldığı kadarıyla. Ya da belki
bunlar yeni tanımlamalar gerektiriyordu. Sanki Elif'in "seni hâlâ
seviyorum" demesinden adam "*é@X!<#&" gibi bir şey anlıyordu. Sonradan
Elif'le yazışmalarımızda
acaba bunun yerine "bak hayvanlarda da dişiler seçiyor,
ben de bir sebepten seni seçtim!" desen anlar mı
diye bir daha gözden geçirecektik meseleyi.
Adam "Beni rahat bırakın" kıvamından "Peki istediğiniz zaman ziyarete
gelebilirsiniz, kapım açık" kıvamına geçinceye kadar biraz uğraştık.
Aslında uğraşmadık da geri çekildik ve eve gelmesi için zorlamaktan
vazgeçtik. Elif kapının aralık kalmasından rahatladı. Dönüş yolunda
o akşam da onda kalmam için ısrar etti.
Sebep ne olabilir? Bir sonraki gün evde eldiven, çorap, çamaşır
namına bulduklarını koca bir poşete koydu, bulamadıklarımızı da
Eminönü'nden satın alarak yine yollara düştük. Bu defa camide bulamadık,
çatının bulunduğu tarafa fazla da yaklaşmadan -sahi biz oraya niye
hiç çıkmadık!- yukarıda gördüğümüz bir adama el salladık. Mehmet
yanımıza indi. Halinde acizlik namına bir şey yoktu, ona getirdiklerimiz
için "gidin ihtiyacı olanlara yardım edin" diyordu. İş güç ve fatura
gibi gündelik sorunlara sahip olan insanlardan daha netti, daha
kendine güvenliydi. Zaten insan dibe vurdu mu böyle şaşaalı şekilde
dibe vurmalıydı, öyle 3 kuruşluk meseleler için değil.

İki gün ziyaretten sonra Elif "hafta sonları gidersem gelir misin
benimle" dedi. İşte yarın yine gidiyoruz.
Elif biraz rahatlasa ve erzak taşıma işini bıraksa
belki biraz daha iyi olacak. Bir de Elif'in korkaklığından hiç çıkmadık
yukarıya. Kimler var, kendilerini güneşe serip ne yapıyorlar.
Hâlâ sisler ardında bu kısım. Belki yarın bu konuda bir şeyler daha
öğrenmek mümkün olabilir. En kötü ihtimalle beni verir, karşılığında
Mehmet'i geri alırız.

Yazının
baş tarafını okumak için tıklayınız

|