Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR


Bir Ziyaret
(Devamı)

Nasıl daha çocukluğunda bu şehre bir kamyonun arkasında göçmüşlerse ve kendini sıfırdan var ettiyse, işleri de öyle yoluna koyardı. Ama olmadı. İşler yoluna giremedi. Elif, Elif'in ailesi,
Elif'in soran arkadaşları, İstanbul'da yaşayan akrabaları vardı.
İşler düzelmezmiş gibi bir de beklentileri karşılayamamak,
çok olmaya başladı. Mutlu sularda yüzerken meleksi bir samimiyetle kendisinden beklenenin üzerinde vaatlerde bulunan her erkek gibi, kendini kaptırdığı hayallere sevdiği kadını da inandıran her erkek gibi, her kendisinden bekleneni karşılayamayan erkek gibi, Mehmet de önce Elif'i eleştirmeye başladı.
Sokakta sigara içilmesi, arkadaşlarla görüşülmeye başlanması, "kızın ailesi"nin biraz fazla sözünün geçmesi vs. Mehmet'in hırçınlığını ve Elif'e yaptığı zulmü arttırdı.
Sonunda her ailenin yaptığı gibi Elif'e sahip çıkıldı, ayrılık kabullenildi, Elif'e başını sokacak bir ev alınarak evler ayrıldı. Ayrılıktan arta kalan üzüntüler psikoloğa, aileyle konuşulamayacak diğer konular da yatılı okuldan arkadaşlarına havale edildi.
Herkes bundan biraz az veya biraz fazlasını yaşamıştı, garipsenmedi de çare arandı daha çok.

Dilara'dan, Mehmet'in çok kilo verdiğini, üstünün başının döküldüğünü, Abidin'in onu çok kötü etkilediğini, Mehmet'in artık sürekli "çatı"da olduğunu, işyerine gitmediğini, "çatı"nın gerçekten boğazı gören en güzel yer olduğunu, sürekli kendilerini güneşe serdiklerini, köpekler ve kedilerle yaşadıklarını dinledik.
Dilara yanımızdan ayrıldığında, Elif'in gözleri dolu doluydu.
Hani başka bir kadın olsa, ya da artık Elif Mehmet'e heyecan vermiyor olsa, çekip ondan kendini, başka bir hayata başlamak veya psikoloğun ya da benzer tonlamayla akıl veren o karı boşamacı -hepsi kadın!- arkadaşların söylediklerine uymak kolay olabilirdi.
Oysa, herif perişandı işte.
Aşkından olmasa bile, perişan olma durumu kadınların
en kalpsizinin bile kalbini yerinden sökmeye yarardı,
kendi iyi durumda olsaydı bile. Bu çok net.

Üstelik şimdi bir de tesadüf eseri Elif'in duymak istediklerini söyleyecek, düzenli memuriyet hayatına devam ederken aklının
bir köşesinde okuduğu kitaplara, seyrettiği filmlere kendini çok kaptırdığından, kafası bozulup yöneticisine kendisini işten atması için yalvaran bir mektup yazmış olan, yoldan çıkmaya ve yoldan çıkan başka insanlara rastlamaya ihtiyaç duyan bir arkadaş da bulunuyordu. Bu durumda "boşver bırak bu psikolog zırvasını,
ne anlar o senin iki kişilik ilişkinden" diyiverdim Elif'e.
Sonra da, "sen biliyor musun peki nerde bu yer" diye de motive edince işte ertesi gün düştük yola. Ben bu kasvetli durumdan kendime bencilce bir pay çıkararak sıfırlanmış bir hayatla karşılaşmaya ne kadar muhtaçsam Elif de o sıfırın sol yanına kendini koyup bir koca yaratmaya o kadar muhtaç durumdaydı.

Paşazade Camii'ne yaklaştığımızda, Elif uzaktan onun cami avlusunda olduğunu farketti. Mehmet'in onu o haliyle görmemden tedirgin olup utanmaması için benden geride durmamı rica etti. Yine de arkadan arkaya Mehmet'e çaktırmadan ve bu hikayenin polisiye bir hikayeye dönüşmesini önlemek ve Elif'i gözden kaybetmemek için baktım. Mehmet'i arkadan gördüm, sanki küçülmüş çekmişti. Kulaklarını ve boynunun bir kısmını görebiliyordum. Zaten önceden de esmerdi de teninin mor ve kahverengi karışımı bir renk almasına, bizlerin tatil olmazsa bilmediğimiz nasıl bir güneş neden olmuştu ki. Saçları uzun süre berber ve tarak görmediğinden bakımsız dalgalar bırakmıştı. Tepesinde daha önce fark etmediğim açıklık vardı.
Epey konuştular ve halledemediler meseleyi.
Elif, öyle dünyevi kavramlarla konuşuyordu ki, çizgi ötesine geçmiş karşı tarafın bir harfi bile anlamadığını biliyordum.
Adam, etyemez, sigara içmez, gün yüzü görür! olmuştu
ve biz ona hasta muamelesi yapıyorduk.
Onu eve çağırıyorduk "gel bir banyo yap, traş ol" diyerek.
Adam fırçalanmamış dişleriyle rahatça gülüp omuzlarını silkti.
Kendi hayatıyla kendi hayatı arasına giren ne varsa ("mediator namına" diye içimden geçiriverdim o saniye!) hepsini silip atmıştı. Geriye hiçbir şey bırakmamıştı. Bu dünyanın, yeryüzünün değil,
bizi saran bu alemin tüm kuşatmasından sıyrılmıştı ve üstüne bir rahatlık gelmişti. Eskiden kalitesiz bir şeyi üstüne giymeyen,
şimdi karşımızda çöpleri karıştıranların kostüm ve makyajına bürünmüş -bu durumun gerçek olduğunu algılamakta zorlanıyorduk hâlâ- bu adamın yaşamak için çalışmasına gerek yoktu. Kıt denilen kaynaklar belki de yetiyordu. Sevgi, aşk gibi kavramlara da ihtiyacı yoktu, Elif'in döktüğü dile duyarsız kalmasından anlaşıldığı kadarıyla. Ya da belki bunlar yeni tanımlamalar gerektiriyordu. Sanki Elif'in "seni hâlâ seviyorum" demesinden adam "*é@X!<#&" gibi bir şey anlıyordu. Sonradan Elif'le yazışmalarımızda
acaba bunun yerine "bak hayvanlarda da dişiler seçiyor,
ben de bir sebepten seni seçtim!" desen anlar mı
diye bir daha gözden geçirecektik meseleyi.
Adam "Beni rahat bırakın" kıvamından "Peki istediğiniz zaman ziyarete gelebilirsiniz, kapım açık" kıvamına geçinceye kadar biraz uğraştık. Aslında uğraşmadık da geri çekildik ve eve gelmesi için zorlamaktan vazgeçtik. Elif kapının aralık kalmasından rahatladı. Dönüş yolunda o akşam da onda kalmam için ısrar etti.
Sebep ne olabilir? Bir sonraki gün evde eldiven, çorap, çamaşır namına bulduklarını koca bir poşete koydu, bulamadıklarımızı da Eminönü'nden satın alarak yine yollara düştük. Bu defa camide bulamadık, çatının bulunduğu tarafa fazla da yaklaşmadan -sahi biz oraya niye hiç çıkmadık!- yukarıda gördüğümüz bir adama el salladık. Mehmet yanımıza indi. Halinde acizlik namına bir şey yoktu, ona getirdiklerimiz için "gidin ihtiyacı olanlara yardım edin" diyordu. İş güç ve fatura gibi gündelik sorunlara sahip olan insanlardan daha netti, daha kendine güvenliydi. Zaten insan dibe vurdu mu böyle şaşaalı şekilde dibe vurmalıydı, öyle 3 kuruşluk meseleler için değil.

İki gün ziyaretten sonra Elif "hafta sonları gidersem gelir misin benimle" dedi. İşte yarın yine gidiyoruz.
Elif biraz rahatlasa ve erzak taşıma işini bıraksa
belki biraz daha iyi olacak. Bir de Elif'in korkaklığından hiç çıkmadık yukarıya. Kimler var, kendilerini güneşe serip ne yapıyorlar.
Hâlâ sisler ardında bu kısım. Belki yarın bu konuda bir şeyler daha öğrenmek mümkün olabilir. En kötü ihtimalle beni verir, karşılığında Mehmet'i geri alırız.

 

Yazının baş tarafını okumak için tıklayınız






Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 

Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla