|
Bir
bölge nasıl her şeyiyle yokluğa mahkum edildi? Otlu yaylalar, bereketli
topraklar boş kaldı. Ko desinler Kel Ali'nin bağı var. Devletimiz
savaş yapıyor, halkı sürüp toprakları boş koymak... Sürgünleri de
aç sefil koyarak, sürgünlerin aç sefil çocuklarını da ister istemez
dağlara yollamak... Dağlara ne kadar delikanlı gitmiş, sayısını
biliyor mu hükümet?

Bir de bu tutumdan Türkiye'nin ne kadar zararı oldu, biliyor mu
devlet? Bu şiddetin bu savaşın Türkiye'ye ne kadar zararı oldu biliyorlar
mı sayın savaşsever milliyetçilerimiz? Bu savaşla günler geçtikçe
ne kadar tükendiğimizi, tükeneceğimizi, Allah için bir düşünen var
mı, bu gidişle nereye gidiyoruz bir bilen var mı?

Bir insana ne yaparsanız yapın, bir insanın bir halkın onuruyla
oynamayın! Bu benim gençliğimden bu yana dilime pelesenk ettiğim
sözümdür. Bizim yöneticiler bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini
bırakmadılar. Yöneticilerin, onlardan bağımsız korucuların halka
yapmadıkları kalmadı. O kadar zulümler yaptılar ki, söylemeye dilim
varmıyor.

Ülkemizde milliyetçi kisvesine bürünmüş ırkçılar var. Onların dillerine
pelesenk ettikleri bir sözleri var: "Türkün Türkten başka dostu
yok." Bir ülke halkına bundan daha korkunç bir söz edilmez. Hele
Kürtlere böyle sözler etmemelisin. Kürtler sana gücenir. Sevgili
milliyetçi dostlara söyleyeyim ki sevinsinler, rahat etsinler. Türkün
Türkten başka dostu var. Gizli saklı değil. Malazgirt'ten bu yana
Kürtler Türklerle dost. Bu, Kurtuluş Savaşı'na kadar sürmüş. Kimileri
yazıyorlar, söylüyorlar ki, Kürtler Kurtuluş Savaşı'nda Türklerle
birlikte olmasaydı, bu savaş zordu.

Mustafa Kemal Paşa'nın büyük zekâsı, bu zorluğu alt etti. Samsun'a
çıktıktan sonra niçin kongreyi Karadeniz'de, haydi oralar deniz
kıyısıdır, uygun değildir diyelim, Amasya'da, Ankara'da yapmadı.
Niçin yapmadı? O büyük zekanın başka sağlam bir düşüncesi olmalıydı.
Erzurum'da ordu müfettişinin emrinde olması gereken bir ordu vardı.
Ordunun Kumandanı Kazım Karabekir Paşa, ordu müfettişinin çağrısına
geldi, "Emrinizdeyim Paşam" dedi, bundan sonra ordu müfettişinin
yanında bir güç daha vardı: O da Kürtlerdi.

Erzurum'da ona, Kürtlerin mümessili olaraktan Hacı Musa geldi. Onunla
bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma kayıplara karışmış durumda.

Ellili yıllardı, Nurullah Ataç, arkadaşı Cevdet Dursunoğlu ile beni
de yemeğe çağırmıştı. Konuşurken, söz Hacı Musa Ağa'ya gitti. Yemekte
bir arkadaş, Erzurum kongresi Üyesi Dursunoğlu'na "Paşa'nın Hacı
Musa Ağa ile anlaştığı doğru mu" diye sordu. Dursunoğlu, "İyi ki
Mustafa Kemal o anlaşmayı yaptı. Koçgirî isyanını bu anlaşma sona
erdirdi" dedi. O zaman Millet Meclisi'nde doksan üç Kürdistan Mebusu
var. O doksan üç mebus bir bildiri yayımlıyor. "Savaş bitinceye
kadar Mustafa Kemal Paşa'nın emrindeyiz" diyorlar.

Bir de Lozan Konferansı var. Kürtler Türkiye'yi değil de İngilizleri
tutsalardı, bugünkü durumlar böyle mi olurdu? Bir de Sovyet İhtilali'nden
önce Kürtlerin bir kısmı Rus Kürtleri ile birleşmişler. Çoğunluk
Osmanlılara kalmış. Kürtler Osmanlılarla kalmayıp Rus Kürtlerine
gitselerdi, sonradan gelen Sovyetler bu büyük kitleyi bir Sovyet
devleti yapmaz mıydı? Öyle ise bu kadar acıyı, yalnızlığı niçin
kabul ettiler? Kürtler dünyadan habersiz miydiler? Bu devlet politikasına
bakarsak, onlar aptal oğlu aptallardı.

Bizim devlet büyüklerimiz, gazetecilerimiz, "Irak'ta Kürtler bağımsız
olurlarsa, bu, savaş sebebi sayılmalı" diyorlar. Niçin? Irak'taki
Kürtlerden size ne? Kim ne sanarsa sansın, ey milliyetçi ırkçılarımız,
dünyada bir tane dostunuz varsa diyelim, o da güneyimizde, petrol
kuyularının üstünde oturan Irak Kürtleridir.

Böyle bir dostun olması, bir çok dosta bedeldir. Ne yazık ki onlar
dostlarından o kadar kötek yemişler ki, yoğurdu üfleyerek içiyorlar.
Irak Kürtleri Kuzey Irak'ta bağımsızlık istemiyorlar. Çünkü bağımsızlık
onların çıkarına değil. Can-ı yürekten federasyon istiyorlar. Federe
bir devlet içinde olmak, onların daha işine geliyor.

Kimi insanlar, devlet, basın, hepsi birden, "Kürtler Türkiye'yi
bölecek de bölecek." Belki de bir bildikleri var. Belki de onlar
kimsenin bilmediği bir şeyleri biliyor. Belki bu şiddetin bitip
eksilmeyeceğini biliyorlar, bilmiyorlarsa da istiyorlar. Ya da bu
savaşın hiç bitmeyeceğini biliyorlar, ya da istiyorlar. Belki de
hiç kimse hiçbir şey bilmiyor.

Bir savaş ne kadar düşük yoğunlukta da olsa, gene savaştır. Savaşın
sürmesini isteyen devlet çok güçlü de olsa, gene kayıplar verir,
yıpranır. Boşu boşuna savaş sürdürenlerin güçlerinin çok işe yaramadığını
görüyoruz. Savaşın acısı herkesin yüreğindedir.

Kürtler barış istiyorlar. Onların bu istekleri candan yürekten değilse,
bir oyunsa, çok çabuk anlaşılır. Kürtleri dışlayan milliyetçi, ırkçılarımız
var. Her şeyi konuşmakta özgürdürler. Bu insanlar dünyadan, yurdunun
insanlarından habersizlerdir. Halkımız demokrasiye can attığı halde,
demokrasinin nimetine kavuşamadılar. Böyle giderse biz demokrasinin
nimetine kavuşamayacağız. Çağımızda bir ülkenin demokrasiye kavuşması
o ülkenin onurudur.

Bundan yıllarca önce ben, "Demokrasi Kürt sorunundan geçer" demiştim.
Sen milyonlarca vatandaşının dilini yasakla, kendi diliyle yazacak
okuyacak okulu da yasakla, kendi dilini araştıracak geliştirecek
üniversiteyi de yasakla... Kürtler Lozan'dan azınlık olarak çıkmadı.
İyi ki azınlık değilmiş. Nerdeyse Kürtlere yasaklanmayacak hiçbir
şey bırakılmayacakmış.

Malazgirt'ten bu yana kardeş oldukları, Kurtuluş Savaşı'nda ülkelerinin
kurtuluşu için birlikte çarpıştıkları, zaferde birlikte sevindikleri
kardeşleri, onları nasıl bir azınlık sayabilirdi? Kürtler kendilerini
hiçbir zaman azınlık saymadılar. Hiçbir Kürt hiçbir zaman kendini
azınlık saymadı. İnsanlıktan mahrum kılındığı halde kendini azınlık
saymadı. Sürgüne, aşağılanmaya, dilinin uydurma bir dil, kart-kurt
dili olduğunu söyleyenlere bile "Biz azınlığız" demedi. Çünkü onlar
azınlık değil kardeştiler. Hiç kimse onları kardeşlikten ayıramaz.
Bin yılın adı var.

Bu seksen yıldır yasaklar olmasaydı, Kürtlerin kardeşliği unutulmasaydı,
yasaklara boğulmasalardı, bugün böyle konuşmak aklımıza gelmezdi.
Türk halkı kardeşliği unutmadı. Kürtler aleyhine korkunç propagandalar
yapıldı. Kürtler, linçlere, sürgünken geldikleri bölgelere tekrar
sürgüne uğradılar. Birileri iç savaşı tetiklemeye çok uğraştılar.
İşte bu topraklarda birlikte yaşayanlar, bu kışkırtmalara izin vermediler.
Bu, sevinç ve umut verici bir tutumdur. Bundan önce çok fırtınalar
atlattık, bundan sonra varacağımız yere kısa yoldan varacağız.

Bir de Kürt dili yok diyenler var, türlü uydurmalara başvurarak...
Kürtçe çok şiveli bir dilmiş! Ya bilmiyorlar, ya pişmiş aşa su katıyorlar.
Kürt dili zengin bir dildir. Zengin dillerin çok şivesi olur. Her
bölgede, her yörede değişir.

Kürt
dilinin zengin bir edebiyatı vardır. Yazılı edebiyatı olan diller,
yaşamını uzun zaman sürdürür. Kürt dilinin büyük eski destanları
vardır. Bugünkü dengbêjler, köy köy dolaşarak destanlarını söylüyorlar.
Yeni destanlar da yaratıyorlar. Eski destancılardan Ebdalê Zeynikî,
daha dillerde... Hem büyük bir destan anlatıcısı hem de büyük bir
şair...

Feqîyê Teyran da bir dengbêjdir. On dördüncü yüzyılda yaşamış Müküs
Emiri'nin oğlu. Divanları var. Eldeki ve daha denbêjlerin söyledikleri
şiirleri daha dilden dile dolaşıyor. Şiirlerin çoğu kuşlar üstüne.
Ona Türkçeye çevirirsek, "Kuşların Fakisi" ya da "Kuşların destancısı"
diyorlar. Bütün ömrü kuşlarla geçmiş.

Bugün dünyada yaşayan destancılar, Kırgızistan'da, daha dillerde.
Destancılara "Manasçılar" diyorlar. Bu yüzyıla kadar İrlanda destancıları
vardı. İrlanda'da daha çok folklor çalışmaları var.

Çağımızda kültür sorunu yaşanıyor. Özellikle son yıllarda kültürler
üzerine çok çalışmalar yapılıyor. Kültür sorunları ülkelerin baş
sorunları. Özellikle Avrupa ülkelerinde... Dünyanın kültüre gittikçe
daha önem vermesi boşuna değildir. İnsanı insan yapan kültürdür.
Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi,
bir kokusu vardır. İnsanlık, her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce
kültür çiçeği, birini koparırsak, insanlık bir kokudan, bir renkten
yoksun kalır.

Emperyalizme kadar kültürler birbirlerini aşılamış, birbirlerini
beslemişlerdir. Uygarlıklar da öyle. Tek başına kendini geliştirmiş
ne bir kültür vardır dünyamızda, ne de bir uygarlık. Ülkemizin,
kendini bilim adamlarından, aydınlardan sayan bir takım kişiler,
çok kültürlülük olamaz diye kendilerini yırtıyorlar. Onlar büyük
kültürlerin beşiği olan Anadolu'da böyle konuşuyor. Bu insanlar
için konuşmak bize düşmez. Emperyalizme kadar kültürler, ister istemez
birbirlerini aşılıyordu.

Emperyalizm, Rönesans'tan miras iki sözcüğü sahiplendi. "İlkel ve
üstün insan" Ve emperyalistler, kendilerini haklı sayarak ilkel
insanlara kültür ve uygarlık götürdüler.

Anadolu'ya gerçek bir demokrasiyi getirebilirsek, Anadolu kültürleri
gene birbirlerini aşılayacak. Anadolu'nun gene eski zamanlardaki
gibi insanlık kültürüne zengin katkısı olacak.

Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu güzelliği seçecekse,
bu önce evrensel insan haklarından, sonra da evrensel sınırsız düşünce
özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da yirmi
birinci yüzyılda onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak
durumlara düşmüş insanlar olarak yaşarlar.

Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde...

Ya gerçek bir demokrasi, ya da hiç...
Yazının
baş tarafını okumak için tıklayınız

|