|
Diyarbakır'daki
zulmün, dışarıya adımını atar atmaz dağa çıkmak dışında seçenek
tanımadığı binlerce militan…

12 Eylül faşizminin Mamak, Metris, Diyarbakır
zindanları mazide kalmadı. İzleyen "sivil" iktidarlar döneminde,
cezaevlerinde pasifikasyon politikasının dozunda eksilme olmadı;
Ulucanlar ve Diyarbakır cezaevlerinde 12 Eylül dönemindekini
aratmayacak nitelik ve nicelikte katliamlar yapıldı, onlarca insan
öldürüldü.

Hem de kendileri de cezaevinde yatmış Başbakanlar döneminde.

Diyarbakır Cezaevi'nde 1996 yılında 10 kişinin demir çubuklarla
öldürüldüğü tarihte Başbakan Necmettin Erbakan'dı.

Ulucanlar Cezaevi'nde 1999 yılında 10 kişinin vahşice katledildiği
tarihte Başbakan Bülent Ecevit idi. Oysa Ecevit, defalarca
hapse girip çıktığı 12 Eylül döneminde diyordu ki:
"Türkiye'de yönetimler istese de istemese de öteden beri 'geleneksel'
olarak işkence yapılır. Açık rejimlerde yönetimler
kararlılıkla üstüne yürürlerse işkence azalır. Kapalı rejim dönemlerinde
ise büsbütün yaygınlaşır. Bu gerçekler bilinmezlikten gelinemez..."
(Arayış Dergisi, sayı:7)

Şimdi de F Tipi Cezaevlerindeki katliamlara Başbakan sıfatıyla siyasi
sorumlu olarak onay verirken ne Erbakan hatırladı bir zamanlar
kendisinin de hapis yattığını ne de Ecevit. Bülent Ecevit,
bir zamanlar kendisinin de hapis yattığını unutmanın da ötesine
geçti. Ömrünün son deminde son kez Başbakan olur olmaz ilk aklına
gelen, "Hayata Dönüş" operasyonu oldu.

Operasyonun hazırlığı bir yıl sürdü. Nihayet, 19 Aralık 2000 tarihinde
20 cezaevine birden baskın yapılarak, 32 tutuklu ve hükümlü öldürüldü;
sağ kalanlar F tipi cezaevlerine dolduruldu.

Ölüm oruçlarında ölenlerle birlikte ölü sayısı 122'yi buldu.

Mamak, Metris ve Diyarbakır'ın ilhamı ABD'den
alınmıştı.
F tipinin ilhamı ise daha çok AB'den. AB'nin ilhamı da ABD'den.
F tiplerinin atası sayılan cezaevi modeli ilk, ABD'de bağımsızlığın
hemen ardından 1778 yılında uygulanmış, sonra Avrupa'da daha çok
geliştirilmişti.

Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu insan modeli, bireyci insandı. İki
yüz yıl sonra Türkiye rotasını Avrupa'ya çevirdiğinde, tutuklu ve
hükümlüyü, birey olarak diri diri mezara koyan F tipi cezaevi
modeline en büyük desteği AB verdi.

Yasada "yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları" olarak adlandırılan
F tipi cezaevlerinin en önemli özelliği, tutuklu ve hükümlünün yasadaki
ifadesiyle "teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış,
oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan (…) bir veya üç kişilik
odalarda" barındırılması.

"Barındırılacak" olanlar devletin güvenliğine veya anayasal düzene
karşı suç işleyenler. Bir mitinge veya yürüyüşe katılmak, afiş asmak,
yazı yazmak, bu suçu işlemek için yeterli sayılıyor.

Bu "oda"ya kapatılmak için hüküm giymek de şart değil, henüz yargılanırken
tutuklanmak yeterli. Dava beraatle sonuçlanırsa da geçmiş
olsun.

Devlete sorulursa, "otel odası" konforunda.

Soğuk, havasız, bir parça gökyüzünün bile yasaklandığı, içinde tuvalet,
bir ranza ve masa-sandalye dışında hiçbir şeyin olmadığı, kapalı
demir kapısıyla, ışığı bile geçirmeyen mazgalıyla, kapının altında
köpeğe verilir gibi ayakla itilen yemek tepsisiyle, "otel odası"
...

Sayıma gelen gardiyan ve yemek dağıtımında kapıdaki ızgarayı açan
görevliden başka kimse yok. Yani, insan yok. Yine de, "iyileştirme"
programına katılana, haftada beş saat süreyle, ortak mekânlarda
en çok on kişiyle bir araya gelme hakkı(!). Kapının hangi saatlerde
açılacağının keyfe bağlı olduğu bir hak.

"İyileştirme" programları, bireyi köleleştirme, görüş ve ideallerinden
vazgeçirmeye yönelik. Bedensel işkenceye açık, eziyet amaçlı aramalar,
sürekli yanan lamba, tercih ya da reddetme olanağı olmayan dahili
"müzik" yayını, sınırlı sayıda çamaşır, en fazla üç kitap…

Ortaçağ'da da vardı böyle "otel odası". Ölmeden mezara koyarlardı,
çürümeye terk ederlerdi. Feodalizm tarihe karışsa da, kapitalizmin
senyörleri atalarının mirasını devraldılar. Düzen karşıtları ya
yola gelecekler ya da intihar ederek veya çürüyerek ölecekler. Ölmeseler
bile ölmekten beter olacaklar.

"Büyük
tahammül" ve direnmenin onuru
Sermaye düzeninde cezaevlerinde amaç, cezayı çektirmek ve suçluyu
topluma kazandırmak değil, intikam almak, siyasi tutukluları, hem
kişilik olarak hem de fiziki olarak yok etmek. Dün Mamak,
Metris ve Diyarbakır idi, bugün F tipi.

Ama, zalimin zulmü varsa, direnmenin de onuru var.

İnsanları ölümü tercih etme noktasına getirecek derecede vahşi zulme
karşı direnişte ölenler artık 100'lerle sayılıyor. F tipi zulme
karşı direnişte ölenlerin sayısı 122'yi buldu. Sırada, tutuklu Sevgi
Saymaz, tutuklu annesi Gülcan Gözoğlu ve Avukat Behiç
Aşçı var; 270 gündür, F tipi zulme karşı ölüm orucundalar.

Ömürlerini eksiltmeye koydukları direnişlerinde artık 30'lu kilolardalar.
Çok şey istemiyorlar. İtalya'da 19 yıl yattıktan sonra 8 ay önce
Türkiye'ye gelen, cezaevinde sadece 29 gün kalan, hep hastanede
yatan ve şimdi de 3 ay izinle evinde istirahat eden mafya ağası
Oflu Süleyman'a tanınan türden ayrıcalık istemiyorlar.

Tek istedikleri, BM Minimum Cezaevleri Standartları'nın kabul
edilmesi, cezaevlerinin sivil izlemeye açılması, F tipi cezaevlerinde
"tek kişilik ve 3 kişilik odalarda yatan 4 bin tutuklu ve hükümlünün
birbirlerini daha çok görebilmesi için 3 kapı ve 3 kilidin gün içinde
açık tutulacağına dair bir söz".

Hepsi bu. Kabul edilmeyecek istekler değil.
Ama, iktidarın vicdanı çoraklaşmış, kalbi taşlaşmış, kabul etmiyor.
Yolsuzlukları ve yoksulluğu yenmek, emperyalizme bağımlılığı ortadan
kaldırmak, ülkeyi demokratikleşmek konusunda kararlılık sergilemek
yerine IMF'ye, ABD ve AB'ye teslim olanlar, iktidarlarını yalnızca
cezaevlerine yetirebiliyorlar.

Sermaye iktidarının vicdanı çoraklaşmış, kalbi taşlaşmış.
Ama, toplum da sessiz.

Suskunluk toplumu sarmalasa da, bilinmeli ki, geçmişteki ölümler
herkes için bir sınavdı, yaklaşan ölümler de öyle. Ölüme koşanlara
tıkalı kulaklar hiç değilse Yaşar Kemal'in çığlığını duymalı.
"Türkiye F tipiyle mücadele etmeli. Hapishaneye adam koyuyorsun,
ikinci kez zulüm etmeye gerek var mı? Zaten zulumdür hapishane.
Bu kadar zulümle Türkiye ayakta kalamaz! Türkiye insanoğluna karşı
çok yanlış yapıyor. Türkiye daha merhametli, hoşgörülü, demokrat
olmalı. Bana Kozan Hapishanesi'nde kara ekmek veriyorlardı yine
de bugünkü hapisanelerden daha iyiydi. Hiç olmazsa arkadaşlarım
beni görüyordu." (Radikal, 18 Aralık 2006)

İçinde yatmamış olana cezaevini anlatabilmek olanaksızdır, ancak
yatanlar bilir. Düzenin aktörü, figüranı, kemik yalayıcıları ise
Başbakan olsalar bile bilmezler. Bilinmeli ki, cezaevleri toplumun
gerçek aynasıdır.

İçerde ve dışarıda ölüme yatanların anlattığı öykü, herkesin öyküsüdür.

Cezaevlerinde insanlar hâlâ ölüme yatacaklarsa, ölüme yatanlar ölecekse,
ne yeni yıl kutlu olsun ne de Kurban Bayramı.
Yazının
baş tarafını okumak için tıklayınız

|