Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR


İNSANIN ZULMÜNE
DAYANMAZ YÜREK…

(Devamı)

Rahmi Yıldırım

Diyarbakır'daki zulmün, dışarıya adımını atar atmaz dağa çıkmak dışında seçenek tanımadığı binlerce militan…

12 Eylül faşizminin Mamak, Metris, Diyarbakır zindanları mazide kalmadı. İzleyen "sivil" iktidarlar döneminde, cezaevlerinde pasifikasyon politikasının dozunda eksilme olmadı; Ulucanlar ve Diyarbakır cezaevlerinde 12 Eylül dönemindekini aratmayacak nitelik ve nicelikte katliamlar yapıldı, onlarca insan öldürüldü.

Hem de kendileri de cezaevinde yatmış Başbakanlar döneminde.

Diyarbakır Cezaevi'nde 1996 yılında 10 kişinin demir çubuklarla öldürüldüğü tarihte Başbakan Necmettin Erbakan'dı.

Ulucanlar Cezaevi'nde 1999 yılında 10 kişinin vahşice katledildiği tarihte Başbakan Bülent Ecevit idi. Oysa Ecevit, defalarca hapse girip çıktığı 12 Eylül döneminde diyordu ki:
"Türkiye'de yönetimler istese de istemese de öteden beri 'geleneksel' olarak işkence yapılır. Açık rejimlerde yönetimler kararlılıkla üstüne yürürlerse işkence azalır. Kapalı rejim dönemlerinde ise büsbütün yaygınlaşır. Bu gerçekler bilinmezlikten gelinemez..." (Arayış Dergisi, sayı:7)

Şimdi de F Tipi Cezaevlerindeki katliamlara Başbakan sıfatıyla siyasi sorumlu olarak onay verirken ne Erbakan hatırladı bir zamanlar kendisinin de hapis yattığını ne de Ecevit. Bülent Ecevit, bir zamanlar kendisinin de hapis yattığını unutmanın da ötesine geçti. Ömrünün son deminde son kez Başbakan olur olmaz ilk aklına gelen, "Hayata Dönüş" operasyonu oldu.

Operasyonun hazırlığı bir yıl sürdü. Nihayet, 19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevine birden baskın yapılarak, 32 tutuklu ve hükümlü öldürüldü; sağ kalanlar F tipi cezaevlerine dolduruldu.

Ölüm oruçlarında ölenlerle birlikte ölü sayısı 122'yi buldu.

Mamak, Metris ve Diyarbakır'ın ilhamı ABD'den alınmıştı.
F tipinin ilhamı ise daha çok AB'den. AB'nin ilhamı da ABD'den.
F tiplerinin atası sayılan cezaevi modeli ilk, ABD'de bağımsızlığın hemen ardından 1778 yılında uygulanmış, sonra Avrupa'da daha çok geliştirilmişti.

Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu insan modeli, bireyci insandı. İki yüz yıl sonra Türkiye rotasını Avrupa'ya çevirdiğinde, tutuklu ve hükümlüyü, birey olarak diri diri mezara koyan F tipi cezaevi modeline en büyük desteği AB verdi.

Yasada "yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları" olarak adlandırılan F tipi cezaevlerinin en önemli özelliği, tutuklu ve hükümlünün yasadaki ifadesiyle "teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış, oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan (…) bir veya üç kişilik odalarda" barındırılması.

"Barındırılacak" olanlar devletin güvenliğine veya anayasal düzene karşı suç işleyenler. Bir mitinge veya yürüyüşe katılmak, afiş asmak, yazı yazmak, bu suçu işlemek için yeterli sayılıyor.

Bu "oda"ya kapatılmak için hüküm giymek de şart değil, henüz yargılanırken tutuklanmak yeterli. Dava beraatle sonuçlanırsa da geçmiş olsun.

Devlete sorulursa, "otel odası" konforunda.

Soğuk, havasız, bir parça gökyüzünün bile yasaklandığı, içinde tuvalet, bir ranza ve masa-sandalye dışında hiçbir şeyin olmadığı, kapalı demir kapısıyla, ışığı bile geçirmeyen mazgalıyla, kapının altında köpeğe verilir gibi ayakla itilen yemek tepsisiyle, "otel odası" ...

Sayıma gelen gardiyan ve yemek dağıtımında kapıdaki ızgarayı açan görevliden başka kimse yok. Yani, insan yok. Yine de, "iyileştirme" programına katılana, haftada beş saat süreyle, ortak mekânlarda en çok on kişiyle bir araya gelme hakkı(!). Kapının hangi saatlerde açılacağının keyfe bağlı olduğu bir hak.

"İyileştirme" programları, bireyi köleleştirme, görüş ve ideallerinden vazgeçirmeye yönelik. Bedensel işkenceye açık, eziyet amaçlı aramalar, sürekli yanan lamba, tercih ya da reddetme olanağı olmayan dahili "müzik" yayını, sınırlı sayıda çamaşır, en fazla üç kitap…

Ortaçağ'da da vardı böyle "otel odası". Ölmeden mezara koyarlardı, çürümeye terk ederlerdi. Feodalizm tarihe karışsa da, kapitalizmin senyörleri atalarının mirasını devraldılar. Düzen karşıtları ya yola gelecekler ya da intihar ederek veya çürüyerek ölecekler. Ölmeseler bile ölmekten beter olacaklar.

"Büyük tahammül" ve direnmenin onuru
Sermaye düzeninde cezaevlerinde amaç, cezayı çektirmek ve suçluyu topluma kazandırmak değil, intikam almak, siyasi tutukluları, hem kişilik olarak hem de fiziki olarak yok etmek. Dün Mamak, Metris ve Diyarbakır idi, bugün F tipi.

Ama, zalimin zulmü varsa, direnmenin de onuru var.

İnsanları ölümü tercih etme noktasına getirecek derecede vahşi zulme karşı direnişte ölenler artık 100'lerle sayılıyor. F tipi zulme karşı direnişte ölenlerin sayısı 122'yi buldu. Sırada, tutuklu Sevgi Saymaz, tutuklu annesi Gülcan Gözoğlu ve Avukat Behiç Aşçı var; 270 gündür, F tipi zulme karşı ölüm orucundalar.

Ömürlerini eksiltmeye koydukları direnişlerinde artık 30'lu kilolardalar. Çok şey istemiyorlar. İtalya'da 19 yıl yattıktan sonra 8 ay önce Türkiye'ye gelen, cezaevinde sadece 29 gün kalan, hep hastanede yatan ve şimdi de 3 ay izinle evinde istirahat eden mafya ağası Oflu Süleyman'a tanınan türden ayrıcalık istemiyorlar.

Tek istedikleri, BM Minimum Cezaevleri Standartları'nın kabul edilmesi, cezaevlerinin sivil izlemeye açılması, F tipi cezaevlerinde "tek kişilik ve 3 kişilik odalarda yatan 4 bin tutuklu ve hükümlünün birbirlerini daha çok görebilmesi için 3 kapı ve 3 kilidin gün içinde açık tutulacağına dair bir söz".

Hepsi bu. Kabul edilmeyecek istekler değil.
Ama, iktidarın vicdanı çoraklaşmış, kalbi taşlaşmış, kabul etmiyor. Yolsuzlukları ve yoksulluğu yenmek, emperyalizme bağımlılığı ortadan kaldırmak, ülkeyi demokratikleşmek konusunda kararlılık sergilemek yerine IMF'ye, ABD ve AB'ye teslim olanlar, iktidarlarını yalnızca cezaevlerine yetirebiliyorlar.

Sermaye iktidarının vicdanı çoraklaşmış, kalbi taşlaşmış.
Ama, toplum da sessiz.

Suskunluk toplumu sarmalasa da, bilinmeli ki, geçmişteki ölümler herkes için bir sınavdı, yaklaşan ölümler de öyle. Ölüme koşanlara tıkalı kulaklar hiç değilse Yaşar Kemal'in çığlığını duymalı.
"Türkiye F tipiyle mücadele etmeli. Hapishaneye adam koyuyorsun, ikinci kez zulüm etmeye gerek var mı? Zaten zulumdür hapishane. Bu kadar zulümle Türkiye ayakta kalamaz! Türkiye insanoğluna karşı çok yanlış yapıyor. Türkiye daha merhametli, hoşgörülü, demokrat olmalı. Bana Kozan Hapishanesi'nde kara ekmek veriyorlardı yine de bugünkü hapisanelerden daha iyiydi. Hiç olmazsa arkadaşlarım beni görüyordu." (Radikal, 18 Aralık 2006)

İçinde yatmamış olana cezaevini anlatabilmek olanaksızdır, ancak yatanlar bilir. Düzenin aktörü, figüranı, kemik yalayıcıları ise Başbakan olsalar bile bilmezler. Bilinmeli ki, cezaevleri toplumun gerçek aynasıdır.

İçerde ve dışarıda ölüme yatanların anlattığı öykü, herkesin öyküsüdür.

Cezaevlerinde insanlar hâlâ ölüme yatacaklarsa, ölüme yatanlar ölecekse, ne yeni yıl kutlu olsun ne de Kurban Bayramı.

 

Yazının baş tarafını okumak için tıklayınız




Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 

Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla