Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR


İNSANIN ZULMÜNE
DAYANMAZ YÜREK…

Rahmi Yıldırım

İçinde yatmamış olana cezaevini anlatabilmek olanaksızdır. Ne anlatılırsa anlatılsın, dinleyene inandırıcı gelmez. İçeriye dair yazılı metinlerde ve sanat yapıtlarında anlatılanlar da inandırıcı bulunmaz, en iyimser yorumla abartılı bulunur. Oysa, cezaevi, toplumun gerçek aynasıdır.

Cezaevleri, toplumda suçlu duruma düşen kimselerin ceza olsun diye toplumdan koparılıp kapatıldıkları yerler. Hukuk dilinde, ceza suçun bedelidir; cezadan amaç, suçlunun topluma kazandırılmasıdır. Yasalar, anayasalar, uluslar arası sözleşmeler, kimsenin insan onuruyla bağdaşmayan cezaya tabi tutulamayacağını, mahkuma ve tutukluya işkence ve eziyet edilmeyeceğini söyler. Ne ki, yasaların, insan hakları sözleşmelerinin diğer hükümleri ne kadar geçerliyse, cezaların infazı ile ilgili hükümleri de o kadar geçerlidir. Çünkü, cezaevi, toplumun gerçek aynasıdır; sömürü düzeni ve yabancılaşmanın tortusu cezaevlerinde dibe çöker.

Cezaevinin dışı nasılsa içi ondan beterdir. Egemen sınıfın diğer sınıfları sömürmesi ve ezmesiyle nitelenen kültürlerde toplumsal çelişkiler, içeride insanın yaşama hakkını tanımamaya varan ölçülerde vahşileşmiş biçimler altında yaşanır.

Toplumun varsılları soyluları, içeri düşmemenin yollarını bilirler; kazara düşseler bile, içeride de bir elleri yağda bir elleri balda olurlar ve ne yapar eder, dışarı çıkmanın yollarını bulurlar.

Cezaevi koğuşlarını, dışarıda en temel maddi-manevi gereksinmelerini karşılama olanağından yoksun yurttaşlar, işçiler, köylüler ve mevcut kültürü aşmak isteyen muhalifler doldururlar. Birçok benzerleri gibi ülkemizde de cezaevleri ve cezalandırma politikası ilkel bir öç alma ve hınç güdüsüne dayalıdır.

Verili kültür, dışarıda insan yerine koymadığını içerde hayvan yerine bile koymaz. Madem ki içeri düşmüştür, serbestliğini elinden almak, kapatmak yetmez. Madem ki içeri düşmüştür, ezilmelidir, aşağılanmalıdır, ıslah bahanesiyle dövülmelidir, havasından - güneşinden - sağlığından - kültürel gelişme olanaklarından yoksun bırakılmalıdır. Hatta, kötü muamele görmeme ya da en basit ihtiyaçlarını karşılama bedeli olarak sömürülmelidir. Hele bir de sermaye düzenine karşı gelmişse, sömürüye - zulme karşı sesini yükseltmişse, çok daha ağır suçludur; mümkünse öldürülmeli, öldürülemiyorsa ölmekten beter edilmelidir.

Sanki düzenin kaymağını hapishane personeli yemekte, içeri düşenler bu kaymağı ellerinden almaya kalkışmışlardır; öylesine ezilmeli ki, ya "ıslah" olur ya "geberir" ya da "gebertilir".

Nitekim çok "geberttiler".

Mamak, Metris, Diyarbakır
Oysa çok şey istememişti 12 Eylül tutsakları. İnsan olarak muhatap alınmak, özel yaşamına ve kişiliğine saygı, yeterince beslenebilmek, hastalandığında tedavi edilmek, yatacak bir yatağı olması, kitap gazete, yeterince havalandırma, savunma hakkının kısıtlanmaması, yakınları ve avukatı ile görüşebilmek ve haberleşebilmek, keyfî ceza ve nakillere ve işkenceye maruz bırakılmamak… Bunlar olanaksız şeyler değildi. Faşist Mussolini'nin cezaevlerinde bile mahkumlar bundan daha ileri koşullarda yaşamışlardı.

12 Eylül buldozerinin ezdiği Türkiye'de Mussolini faşizminin pençesindeki İtalya'ya bile rahmet okundu. "Gebertme" politikası Türkiye'de 12 Eylül faşizmi döneminde kurumsallaştı. Devir, ABD'nin "our boys" diye sırtını sıvazladığı yerli Pinochet'nin "asmayıp da besleyecek miyiz?" dediği devirdi. ABD'nin Guantanamo, Vietnam'da Paulo Condor, Irak'ta Ebu Garip cezaevleri modeli, Türkiye'de ilk, 12 Eylül döneminde uygulandı; Diyarbakır, Mamak ve Metris zindanları, en çok göze batan merkezler oldu.

Amaç, siyasi tutsakları kişiliksizleştirmek, onursuzlaştırmak, ideallerinden vazgeçirmek, arkadaşlarına ihanete zorlamak, son çare olarak da punduna getirip fiziken yok etmekti.

Rutin hale gelen işkence ve dayak, açlık grevindeyken bile öldüresiye dövmek, havalandırmaya ve görüşe çıkarmamak, kitap ve gazeteden yoksun bırakmak, savunma hakkını kısıtlamak, kulakları sağır edercesine günün her saatinde marş dinletmek, arama adı altında tahrip ve yağma, muhbirliğe ve itirafçılığa zorlamak… İnsan olanın aklına gelmeyecek aşağılık zulümler olarak, sırayla foseptik çukuruna indirip yedirmek, cinsel organlarından birbirlerine bağlayıp trencilik oynatmak, kıçına sokup çıkardığı copu arkadaşına yalatmak, birbirlerinin ağzına işemeye zorlamak, birbirlerinin kıç deliklerine yakılmış sigara sokturup sönmesini beklemek, kadın tutuklulara cinsel taciz…

Sonuç, ölüm oruçlarında ya da "operasyon" adı verilen katliamlarda ölen öldürülen onlarca tutsak. Sağlığını, ruhsal dengesini, yaşama enerjisini yitirmiş onbinlerce insan kalıntısı. Yanı sıra, "Zincirin zulmün kâr etmediği, kırbacın kâr etmediği büyük tahammül" (Enver Gökçe) ile zulme teslim olmayıp birbirlerine ve ideallerine tutunarak hayatta kalabilen binlerce devrimci insan...

 

Yazının devamını okumak için tıklayınız




Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 

Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla