|
İçinde yatmamış olana cezaevini anlatabilmek olanaksızdır. Ne anlatılırsa anlatılsın, dinleyene inandırıcı gelmez. İçeriye dair yazılı metinlerde ve sanat yapıtlarında anlatılanlar da inandırıcı bulunmaz, en iyimser
yorumla abartılı bulunur. Oysa, cezaevi, toplumun gerçek aynasıdır.

Cezaevleri,
toplumda suçlu duruma düşen kimselerin ceza olsun diye toplumdan koparılıp kapatıldıkları yerler. Hukuk dilinde, ceza suçun bedelidir; cezadan amaç, suçlunun topluma kazandırılmasıdır. Yasalar, anayasalar,
uluslar arası sözleşmeler, kimsenin insan onuruyla bağdaşmayan cezaya tabi tutulamayacağını, mahkuma ve tutukluya işkence ve eziyet edilmeyeceğini söyler. Ne ki, yasaların, insan hakları sözleşmelerinin diğer hükümleri ne kadar geçerliyse, cezaların infazı ile ilgili hükümleri de o kadar geçerlidir. Çünkü, cezaevi, toplumun gerçek aynasıdır; sömürü düzeni ve yabancılaşmanın tortusu cezaevlerinde dibe çöker.

Cezaevinin dışı nasılsa içi ondan beterdir. Egemen sınıfın diğer sınıfları sömürmesi ve ezmesiyle nitelenen kültürlerde toplumsal çelişkiler, içeride insanın yaşama hakkını tanımamaya varan ölçülerde
vahşileşmiş biçimler altında yaşanır.

Toplumun varsılları soyluları, içeri düşmemenin yollarını bilirler;
kazara düşseler bile, içeride de bir elleri yağda bir elleri balda
olurlar ve ne yapar eder, dışarı çıkmanın yollarını bulurlar.

Cezaevi koğuşlarını, dışarıda en temel maddi-manevi gereksinmelerini
karşılama olanağından yoksun yurttaşlar, işçiler, köylüler ve mevcut
kültürü aşmak isteyen muhalifler doldururlar. Birçok benzerleri
gibi ülkemizde de cezaevleri ve cezalandırma politikası ilkel bir
öç alma ve hınç güdüsüne dayalıdır.

Verili kültür, dışarıda insan yerine koymadığını içerde hayvan yerine
bile koymaz. Madem ki içeri düşmüştür, serbestliğini elinden almak,
kapatmak yetmez. Madem ki içeri düşmüştür, ezilmelidir, aşağılanmalıdır,
ıslah bahanesiyle dövülmelidir, havasından - güneşinden - sağlığından
- kültürel gelişme olanaklarından yoksun bırakılmalıdır. Hatta,
kötü muamele görmeme ya da en basit ihtiyaçlarını karşılama bedeli
olarak sömürülmelidir. Hele bir de sermaye düzenine karşı gelmişse,
sömürüye - zulme karşı sesini yükseltmişse, çok daha ağır suçludur;
mümkünse öldürülmeli, öldürülemiyorsa ölmekten beter edilmelidir.

Sanki düzenin kaymağını hapishane personeli yemekte, içeri düşenler
bu kaymağı ellerinden almaya kalkışmışlardır; öylesine ezilmeli
ki, ya "ıslah" olur ya "geberir" ya da "gebertilir".

Nitekim çok "geberttiler".

Mamak,
Metris, Diyarbakır
Oysa çok şey istememişti 12 Eylül tutsakları. İnsan olarak muhatap
alınmak, özel yaşamına ve kişiliğine saygı, yeterince beslenebilmek,
hastalandığında tedavi edilmek, yatacak bir yatağı olması, kitap
gazete, yeterince havalandırma, savunma hakkının kısıtlanmaması,
yakınları ve avukatı ile görüşebilmek ve haberleşebilmek, keyfî
ceza ve nakillere ve işkenceye maruz bırakılmamak… Bunlar olanaksız
şeyler değildi. Faşist Mussolini'nin cezaevlerinde bile mahkumlar
bundan daha ileri koşullarda yaşamışlardı.

12 Eylül buldozerinin ezdiği Türkiye'de Mussolini faşizminin pençesindeki
İtalya'ya bile rahmet okundu. "Gebertme" politikası Türkiye'de 12
Eylül faşizmi döneminde kurumsallaştı. Devir, ABD'nin "our boys"
diye sırtını sıvazladığı yerli Pinochet'nin "asmayıp da besleyecek
miyiz?" dediği devirdi. ABD'nin Guantanamo, Vietnam'da
Paulo Condor, Irak'ta Ebu Garip cezaevleri modeli, Türkiye'de
ilk, 12 Eylül döneminde uygulandı; Diyarbakır, Mamak
ve Metris zindanları, en çok göze batan merkezler oldu.

Amaç, siyasi tutsakları kişiliksizleştirmek, onursuzlaştırmak, ideallerinden
vazgeçirmek, arkadaşlarına ihanete zorlamak, son çare olarak da
punduna getirip fiziken yok etmekti.

Rutin hale gelen işkence ve dayak, açlık grevindeyken bile öldüresiye
dövmek, havalandırmaya ve görüşe çıkarmamak, kitap ve gazeteden
yoksun bırakmak, savunma hakkını kısıtlamak, kulakları sağır edercesine
günün her saatinde marş dinletmek, arama adı altında tahrip ve yağma,
muhbirliğe ve itirafçılığa zorlamak… İnsan olanın aklına gelmeyecek
aşağılık zulümler olarak, sırayla foseptik çukuruna indirip yedirmek,
cinsel organlarından birbirlerine bağlayıp trencilik oynatmak, kıçına
sokup çıkardığı copu arkadaşına yalatmak, birbirlerinin ağzına işemeye
zorlamak, birbirlerinin kıç deliklerine yakılmış sigara sokturup
sönmesini beklemek, kadın tutuklulara cinsel taciz…

Sonuç, ölüm oruçlarında ya da "operasyon" adı verilen katliamlarda
ölen öldürülen onlarca tutsak. Sağlığını, ruhsal dengesini, yaşama
enerjisini yitirmiş onbinlerce insan kalıntısı. Yanı sıra, "Zincirin
zulmün kâr etmediği, kırbacın kâr etmediği büyük tahammül" (Enver
Gökçe) ile zulme teslim olmayıp birbirlerine ve ideallerine tutunarak
hayatta kalabilen binlerce devrimci insan...
Yazının
devamını okumak için tıklayınız

|