Kimlerin
"çatışması"nı yaşıyoruz?
Dünyanın
üç büyük simavi din mensuplarının yüzyıllardır uyum içinde yaşamış
olan, beri yandan gerçekten de "Batı ile Doğu arasında bir
köprü" konumundaki Türkiye'mizde, Dünya'da yeniden hortlamış
bulunan "uygarlıklar çatışması" türündeki yakıştırmalar, özel
bir ilgi ile izleniyor. Bu nedenle, Kasım aynın yazısını bu tartışmalı
konuya ayırmayı duşündük.

Eskilerin kullandığı "Değişmeyen tek şey, değişimdir" savsözü,
11 Eylül'de kazandığı büyük ivme ile "Bugünden sonra, artık
hiçbir şey aynı olmayacak!" biçiminde çağdaşlaştırıldığını
gördük... Gerçekten de o günün akşamında, "Batı" ve özellikle
ABD dünyasının o ana dek duyumsadığı güven ve üstünlük, yerini
kuşku ve tedirginliğe bırakırken çağdaş "Hıristiyan uygarlığı"nın
kimi sözcüsü, İslam dünyasına karşı hoşgörü'nün tam karşıtı
bir tutum sergilemeye başlamıştır.

İşte,
Samuel Huntington'un 1973 tarihli "The Clash of Civilizations"
başlıklı bir yazısı ve ardından gelen, büyük tartışmalar uyandırmış
aynı başlıklı kitabında söz ettiği "uygarlıklar çatışması",
tarihten bugüne dek süregelen "dinler çatışmasının" bir devamı
veya genişletilmiş biçimi olarak, yeniden gündeme gelmiştir. Kimi
yorumculara göre bu çatışma, Hıristiyanlığı seçmiş olanların,
putperestlerce arslanlara yedirildiği; bilime kucak açanların,
Katolik engizisyonu tarafınca yakıldığı; barış içinde yaşayan
İslam halklarının, gözü dönmüş Haçlılar tarafınca kılıçtan geçirildiği;
Musa'ya inananların, Ortaçağın yeni yetme kralları veya Yakınçağın
gözü dönmüş diktatörleri tarafınca katledildikleri tarihteki "din
kıyımı"nın çağdaşlaştırılmış olanıdır sadece...

Oysa
ki, Tanrı "...ve komşunu kendin gibi seveceksin" (Levililer,
19/18) buyurmamış mıydı, üç büyük simavi dine tapanların inandıkları
ve kabul ettikleri "Eski Ahit"e göre? İsa ise, "...ve senin
sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir" (Matta, 5/39)
diyor, İslam dininin de tanıdığı "Yeni Ahit"te. Yukarıda sözünü
ettiğimiz "Hoşgörü" ise, Ortaçağ'dan bu yana İslam dünyasına belki
de en büyük ayrıcalığı kazandıran olumlu özelliği simgelemiyor
muydu?

Ne
var ki, İslam tarihçisi Bernard Lewis'in "Atlantic Monthly"
Dergisi'nin Eylül 1990 sayısında yayımladığı "The Roots of Muslim
Rage" başlıklı incelemesinde irdelediği nedenlerle, özellikle
Arap dünyası "Batı"ya karşı gittikçe artan bir tepkiler yumağının
içerisine çekilmeye başlanmıştı. Müslüman-Hintli yazar Salman
Rushdie, 2 Kasım 2001 tarihli New York Times'da yayımlanan
bir yazısında bu tutumun ana nedenleri arasında "Westoxication"
(= "Batı zehirlenmesi") olarak tanımlanan, "Batı"nın kötü etkilerinin
özellikle köktenci İslam dünyasındaki yorumunu görmekte. Öte yandan,
"Batı" dünyası da -sadece sokaktaki "lümpen" takımının değil,
düşün öncülüğü yapan birtakım yazar ve siyasetçi tarafınca- İslam'a
karşı dil sürçüp (?!) kalem oynatmaktadır - Bush'un "haçlı"
benzetmesi bir yana, Berlusconi'nin "Batı uygarlığının
daha üstün olması" savından ünlü gazeteci-yazar Oriana
Fallaci'nin "Avrupa kültürünün İslamlaşması" gibi mesnetsiz
korkusuna dek.

İşte, bu karşılıklı "atışmalar"ın etkisiyle, ana terör olgusunun
gölgesinde yöresel şiddet olaylarının çıkagelmesi, şaşılacak bir
sonuç olmayacaktır; Ekim'in son günlerinde Pakistan'da bir kiliseye
yapılmış olan saldırı, kuşkusuz Huntington'cuların da ekmeğine
yağ sürmüştür. Beri yandan, Rushdie'nin yukarıdaki yazısında
"uygarlıklar çatışması" kuramına karşı ileri sürdüğü şu sava da
kulak vermek gerekir: Yazara göre, İslam dünyasındaki çeşitli
fraksiyonlar arasındaki ikilem ve düşmanlıklar, "Batı" veya "Yahudiler"e
karşı olanından kat kat üstündür - o halde, nerede kaldı "uygarlıklar"
arasındaki çatışma?!

Bu
düşünceyi bir adım daha ileriye götürecek olursak, varacağımız
sonuç bizi - ne dersiniz kime? - "kirli politikacılara" götürecektir.
"Uygarlıkları" veya dini kendilerine alet edinip "çatıştıran",
her daim siyaset yapanlar olmuştur - ve buradan, Machiavelli'nin
dini "siyasete", ahlâkı ise "hikmeti hükûmete" bağlayan, siyasi
düşünce amaçlarının süreçten önde geldiği kuramına dönmüyor muyuz?
Eski İran Cumhurbaşkanı Ebulhasan Beni Sadr, 30 Ekim 2001
tarihli Le Monde gazetesinde yazmış olduğu "Batı'nın iki yüzlülüğü"
başlıklı incelemesinde, "Taliban'ın; idaresi Amerikalılar, parası
Suudilerce, mekânı ise Pakistanlılar tarafından sağlanan bir İngiliz
fikri" olduğunu öne sürerken, bir bakımdan şiddetin böylece Batı'dan
Doğu'ya yönelip, sonuçta terör olarak doğudan Batı'ya geri döndüğünü
anıştırmak istemiyor mu?

İşte
bu düşünce ve yorumların ışığında, çatışmanın aslen "dinler"
ve "uygarlıklar" arasından değil, ancak bu ortamları ustalıklı
biçimde kullanmasını bilen siyasetçilerin "mutfağında" doğup,
bu yoldan kitlelere "ihraç" edildiği açıkça ortaya çıkmıyor
mu...?