"Yunan
Adasındaki Yalnız Yahudi"
(Girit'teki Yahudi yaşamının izlerinde...)
Mayıs
ayı içinde Girit'in Hania kasabasında, adını daha önce "The Lone
Greek Island Jew" ("Yunan Adasındaki Yalnız Yahudi") olarak duyduğum
Nicholas Stravroulakis ile tanışma olanağını buldum. Annesi
İstanbul'lu olan Nikos, yıllardır ABD ve İsrail'de bulunmuş,
ardından Atina Yahudi Müzesi'ni kurmuş ve müdürlüğünü yapmış,
bir kaç yıldır ise ana yurdu saydığı Hania'da yaşıyor.

Tevrat'ın çeşitli bölümlerinde Girit'ten söz edilmekle birlikte,
adada ilk Yahudi yaşamının kanıtlandığı belge, Roma Senatosu tarafından
M.Ö. 142 yılında İmparatorluğun çeşitli eyaletlerine gönderilmiş
olan ve Girit Yahudileri'nin de koruma altına alınmasını emreden
bir mektuptur. M.S. 395'de Doğu Roma İmparatorluğu'nda
kalan adadaki Yahudi toplumu, gerek Bizans yönetimi altında, gerekse
1204-1669 yılları arasındaki Venedik döneminde oldukça sıkıntılı
bir yaşam sürer. 1481 yılında seyyah Volterra'lı Meshulan,
daha çok adanın batı bölgelerindeki liman kentlerinde yaşadığı
görülen 600 kadar "Romanyot" (bknz.: daha önce yayımlamış
olduğumuz "Romanyotlar
ve Karaitler" web sayfası) Yahudi ailesi ile dört sinagogdan
söz eder. 1492 yılında İspanya'dan sürülen "Sefaratlar"a
("Sefaratlar"a ait
web sayfamıza bakınız) da kucak açan bu minik toplum, adanın 1669
yılında Osmanlı yönetimine geçmesi ile daha rahat yaşam koşullarına
kavuşur.

Girit'in
bağımsızlığını kazandığı 1897 yılında, tüm adada bin dolayında
Yahudi sayılmıştı, Cemaat Merkezi ise, Romanyot ritüeli
ile dua edilen "Etz Hayyim" ve Sefarat geleneklerinin korunduğu
"Beth Şalom" Sinagog'larının bulunduğu Hania kentindeydi. Ada
1912'de Yunanistan Krallığına dahil olduğunda, bu toplumun yarısı
kadar göç eder. İkinci Dünya Savaşı'ndan önce adanın tüm Yahudi
nüfusu, 280 kadarı Hania'da oturan 300 kişiyi geçmiyordu.

Girit'teki
Yahudi yaşamı, 9 Haziran 1944 günü son bulur. O tarihte adanın
geriye kalan tüm 265 Yahudinin Auschwitz'e götürülmek üzere
Almanlarca bindirildikleri "Tanais" gemisi, Ege açıklarında bir
İngiliz denizaltısı tarafından batırılmıştı. Görgü tanıklarının
bildirdiklerine göre komşuları, Yahudilerin götürülmelerine herhangi
bir tepki göster(e)memeleri bir yana, ayrılmalarının hemen ardından
ev ve işyerlerini yağmalamaya başladılar... Venedik İşgali sırasında
bir kilise olarak kurulmuş, ancak (ilginçtir!) Osmanlı döneminde
yerli Yahudi halkına tahsis edilmiş olan "Etz Hayyim" Sinagogu
da, hiç kuşkusuz, bu eylemlerden nasibini almıştı - ve böylece
yarım yüzyıldır başıboşların sığındığı, tavukların koşuşturduğu
bir yıkıntı olarak duruyordu.

O
yıllarda Nikos Stavrolakis, Yunan Yahudilerinin tarihçiliğine
soyunmuştu. Kapsamlı "The Jews of Greece" araştırması yanı sıra,
biri Selanikli Türkler, biri Batı Girit, üçüncüsü ise başyapıtı
sayılan ve Yunanistan Yahudileri yemeklerine değinen üç kitap
yazar. Diğer iki incelemesi "Yahudiler ve Dervişler" ile "Atina'dan
Auschwitz'e" konularını kapsıyor; son olarak ise, Pamir Bezmen
tarafınca uyarlanıp Türkçe'ye de kazandırılmış ve Girit'teki çok
uluslu yaşamı konu edinen "Lâvanta Lâvanta" başlıklı bir
roman yayımlar. Diğer ilginç bir yapıtı ise, 1986'da Atina Yahudi
Müzesi'ndeki bazı gravürlerin ışığında kendi 16 suluboya çizimlerini
içeren "Yunanistan ve Türkiye'deki Sefarat ve Romanyot Yahudi
Giysileri" başlıklı çalışmasıdır.

Tüm
bu "soyut" olarak adlandıracağım çalışmaları sürerken, Nikos
dostumuz bu kez "somut" bir projeye başlar: Atalarının minha/arvit
dualarını okudukları, Şabat/Kipur günlerini geçirdikleri, 1944'den
bu yana bir ören olan sinagogu ayağa kaldırmak! Savaşın ardından
ilk kez 1957 yılında Hania'ya ayak basan Nikos'un düşü,
1995'de bu konuda New York'da verdiği bir konferans sonucu Etz
Hayyim Sinagogu'nun, "Dünyanın Korunması Gereken 100 Tarihsel
Anıt" arasına alınması ile önemli bir aşama alır. Ardından, restorasyon
için gerekli olan 300.000 US$ için, başta Rothschild ve
Estée Lauder aileleri olmak üzere, çeşitli uluslararası
sponsorlar bulunur. Sinagogun çökmekte olan çatısından başlanılarak
tüm bina onarılır, arka bahçesinde bulunan dört din bilgesinin
mezarları açığa çıkarılır, bir çöp yığını durumunda olan mikve
(= ritüel banyo) ortaya çıkar, ön bahçenin ana kapısı yeniden
inşa edilir - ve dünyanın çeşitli kurum ve kuruluşlarından üç
yüzü aşkın konuğun katılımıyla, Yahudi yaşamı ve kültürünün bu
"küçük mücevheri", 10 Ekim 1999 tarihinde kullanıma açılır.

"Kullanım"
derken - Hania'yı bırakın, tüm Girit adasındaki Yahudi nüfusu
bir avuç kadardır! Ancak, geçen hafta Etz Hayyim'e ayak bastığımızda,
Amerikalı bir turist grubu ile söyleşirken rastladığımız Nikos'a
göre bu sinagogun üç işlevi vardır: İlki, Girit'teki Yahudi tarihinin
tanıklığını oluşturmak; ikincisi, Nazi kurbanı o 265 suçsuz Hania'lının
anısını canlandırmak; üçüncüsü ise, Tanrı'ya dua etmek isteyen
tüm insanlığa hizmet vermek!

Bu
ilginç "yeniden doğuş" hakkındaki öyküyü daha ayrıntılı olarak
izlemek isteyenler, www.etz-hayyim-hania.org
web sayfasına girebilirler; "Lavanta, Lavanta" kitabı ise
Türkiye'de satıştadır.

(Bu yazının daha kısa bir bölümü "Şalom" Gazetesi'nde
yayımlanmıştır)
