"Hasret Rüzgarı" dileğine cevap
"Tanrı
ışıktır ve Onda hiç karanlık yoktur. Eğer Onunla paydaşlığımız
var der ve karanlıkta yürürsek, yalan söylemiş ve gerçeğe uymamış
oluruz. Ama kendisi ışıkta olduğu gibi, biz de ışıkta yürürsek,
birbirimizle paydaşlığımız olur."
İstanbul, 31 Mayıs 2001
Sevgili
İsa Bakır,
Elime
nereden ve nasıl geçtiğini hayal meyal hatırlasam da, özene-bezene
yazılmış mektubun sana ait olduğunu gayet iyi biliyorum. Mardin'de,
Süryanilerin yaşadığı bir dağ köyünden; son yıllarda "Dağiçi"
diye söyleniyorsa da anadilinde "Harapmişki"
olan köyden olduğunu da... Mektubundan
bu yana yer ya da "dünya" değiştirmemişsen kuzey ülkelerinden
birinde, Hollanda'da, Aaalten'desin... Tarihte bir kavim olarak
İsa Mesih'e ilk bağlanan topluluk olarak bilinen Süryanilerin
çoğu gibi bugün sen de doğduğun topraklardan çok çok uzaktasın...
Orada, "Ardım sıra gelen yaşam ışığına kavuşacak, hiçbir
zaman karanlıkta dolaşmayacak." diyen, o çok sevdiğin
adaşın Mesih'in peşinde olmadığını da biliyorum. Buram
buram memleket hasreti çektiğini de.
Yaşadığını sanıyorum; dahası, yaşıyor olmanı gönülden istiyorum.
Kuzeyde, muzeyde, her neredeysen. On iki yıldır Türkiye'den uzak
ve kopuk olarak yaşadığını söylüyorsun. Hayattaysan ve o günden
bugüne memleketine hâlâ ayak basmadıysan, bu uzaklık ve kopukluk
yirmi yıla dayanmış. "Doğum yerim olan, dağları, taşları,
sokakları, ağaçları, dağlarında çobanlık yaptığım yerleri ve her
şeyi gözlerimde tüten" dediğin köyünü "kalbimin
en derin yerlerinde hem yaşıyor hem yaşatıyorum" diyorsun.
Özlemini satırlara sindirip, satırlarla avunarak...
Televizyondaki "İstekleriniz" programına yazmışsın bu
mektubu. "Sizlerden, göz yaşımın yalvarışlarıyla bir istekte
bulunacağım" diyor ve Orhan Gencebay'dan "Hasret
Rüzgarı"nı çalmalarını istiyorsun. "Evet, bu "hasret
duygusu" yalnız benim için geçerli değil. Fakat muhakkak
ki bütün köy-hemşehrilerim için de geçerlidir..." On
iki yıl ve doğduğu topraklardan bilmem kaç bin kilometre uzakta
olmak, insana başka hangi müzik parçasını bu kadar gönülden istetir
ki? Ama yine de temkinlisin, programın yapımcılarının ellerinde
bu parça yoksa, "eş anlamında" bir parçaya da
razısın ve ekliyorsun: "O da yoksa o zaman sizin beğeneceğiniz,
uygun bulacağınız, elinizde bulunan Orhan'ın bir başka parçası
olsun. Evet, yazımdan fark ettiğiniz gibi Orhan, Orhan ve bir
daha da Orhan. Eğer Orhan'ın hiç yoksa o zaman Çoşkun Sabah'ın
'Haberin Var Mı' adlı parça olsun. Şayet o da yoksa, o zaman Emel
Sayın'dan bir parça olsun. Örneğin 'Kuruyan Dudağıma Bir Damla
Su Verseydin"...
Sevgisini sunarken çocukları arasında ayrım yapmayan ana-babalar
gibisin, kimler için istekte bulunduğunu belirtirken. Kimseyi
unutmamak, kimsenin gönlünü kırmamak istediğin belli oluyor. "Elimden
geldiği kadarıyla aileleri bir soy ismiyle belirtip kısa kesmeye
çalıştım" desen de uzayıp gidiyor listen: "Hollanda'nın
Enschede kentinden Babam Yusuf Bakır, annem, ağabeyim Maravge,
kardeşlerim Süleyman ile Ğebro... Amcam Malke Kömürcü, Yuhanin
ile Ğarbet Kömürcü, Sait Kömürcü, Ğ. Kömürcü, Aslan Kömürcü ve
ailelerine... Almanya'nın Paderborn, Gütersloh, Ennigerloh, Hamburg,
Bremen, Worms, Berlin ve Ausburg şehirlerinde oturan şu akrabalar
için: Bakır aileleri (Amcalarım, oğulları ve aileleri) Şabo, İskender,
Aziz, Ğebro, Lahdo, Fehmi, Murat... Kömürcü aileleri (Akraba amcalarım
ve aileleri) Tedo, oğulları ve aileleri; Süleyman ve ailesi; Gevriye
oğulları Afram, Denho ve Abdo... Nergis aileleri (Dayılarım, oğulları
ve aileleri) Gello, Lahdo, Semun, Hanne Gevriye, İsa, Abdo, Yakub,
Ğebro, Aziz, Yusuf, Davut, Maravge, Afrem, Sabri, Süleyman ve
Numan" Liste bitmiyor... Daha kimler yok ki adını andığın:
"Halam Sıfna, oğulları Nail, Huzni, İsrail ve aileleri...
Turac aileleri: Reşşo, Hanna, Dercis, Musa, Musa'nın eniştesi
Aziz ve aileleri... Demir aileleri: Fehmi Demir, babası, kardeşi,
Şemun ve aileleri... Amsih Dik ve ailesi için."
Fosforlu, transparan, sarı bir kalemle "Amsih Dik ve ailesi
için." cümlesinin üzeri yapımcılar tarafından çizilmiş.
Bu isim onlara başka şeyleri çağrıştırmış anlaşılan. Oysa senin
dilinde, kimbilir ne anlama geliyor bu sözcükler. Bilmem, belki
de anlamı yok. Ama eminim ki, onların aklına gelenlerle uzaktan
yakından bir ilgisi yok bu sözcüklerin. Mektubu yazdığın sırada
Amsih Dik'in babası Semun da hastaymış; ona da "Acil
şifalar diliyorum." diyorsun. Saf, arı, duru bir adamsın
belli ki. Sanki mektubu yazdığın kişi(ler) televizyon yapımcıları
değil de, Amsih Dik'in kendisi... Ve listen uzayıp gidiyor:
"Belçika'daki büyük annanem, teyzelerim, Antar, oğlu Tuma
Yiğit, İbrahim ve kardeşi Edip Nergis için... İsveç'teki halam
oğlu İlyas Kömürcü, eniştem Denho Gülger ve ablam için... İsviçre'deki
çok samimi arkadaşım İbrahim Akıncı için... Sonra bütün köy hemşehrilerim
için... Ve komşularım Hanna Kılıç, Şmilo ve Antar aileleri için."
Harapmişki'den
binlerce kilometre uzağa, onlarca yerleşime dağılmış akraba-larını
tek tek saymanın, bir tür kendini kandırma olduğunu kendine itiraf
etmeden, sayıyorsun bu isimleri... Biz hâlâ biziz ve birlikteyiz
diyorsun, o alışamadığın ve asla alışamayacağın topraklarda yaşayan
bölük-pörçük akrabalarına... Oysa, "Mum Bayramı"nda
yaktığın o fabrikasyon mumlar, Harapmişki'nin yoksul dünyasında
hakiki balmumumdan çekilen mumlar kadar ışıtmıyordur, seni. "Dünyanın
ve yaşamın ışığı" kabul ettiğiniz İsa Mesih'i simgeleyen
mumlar gibi, sen de yanarak tükenen bir mum gibi hissediyorsundur,
kendini. Çünkü, düşündüğünde canını sıksa da, kuşağının bütün
temsilcileri gibi sen de "alışamadan" bu yeni topraklarda
yaşayacağını, bu yeni topraklarda öleceğini biliyorsun. Senden
sonraki kuşaksa "hoş bir sada" gibi hatırlayacak senin
bu onulmaz durumunu. Ondan sonraki kuşaktansa hiç umut yok! Onlar,
sanırım Harapmişki'nin adını bile zor anımsayacak. Anımsasalar
da, asla senin gibi telaffuz edemeyecekler o adı ve dilleri Almancanın,
Felemenkcenin, İsveçcenin ya da bilmemnecenin dünyasına çoktan
teslim olmuş olacak... Senin gibi Süryanicenin yanı sıra Türkçe,
Arapça ve Kürtçe konuşamayacaklar; Gündükşükro, Ehwo, Harabale,
Anhel, Arbo, Kartmin gibi Harapmişki'nin komşu köylerinin
adlarını ise, eminim hiç duymamış olacaklar. Harapmişki'de,
taşların-kayaların arasına sıkışıp kalmış zayıf toprağa ve susuzluğa
inat çiçek açan, meyvaya duran, kimbilir kaç on yılın yorgunu
badem ağaçlarını ise hiç bilmeyecekler... Aralarında, şöyle ya
da böyle geçmişine sahip çıkmaya çalışanların bazılarının, vicdanlarını
suçluluk duygusundan arındırmak amacıyla yıllık tatillerinin bir
bölümünü bağışta bulundukları Mor Gabriel ya da Deyrulzafaran'da
geçirmeleri ise olası görünüyor. Daha şimdi bile "turistik
amaçlı" gez(dir)ilen, adeta "müze"leş(tiril)miş
bu bin altı yüz yıllık manastırların o yıllarda da işlevi sanırım
bugünkünden farklı olmayacak...
Kırmızı
kalemle kocaman bir sayfa numarasıyla başlıyor üç sayfalık mektubun.
"1"'in yanında da "Aaalten, 12 Kasım 1992, Perşembe".
İlk iki sayfayı elle, son sayfayı "takdilo"yla yazmışsın.
Ve ilk paragrafın bir özür paragrafı: "Ben, Türkiye'de
ilk okuluna gidebildiğim için yazılı Türkçemde, kelime kullanışımda
veya cümle yapısında bazı yanlışlıklar bulunabilir. Onun için
şimdiden özür diliyorum". Daktilo ile yazdığın sayfanın
sonunda da bir başka özür: "Yazdığım takdiloda lazım olan
Türkçe noktalı veya noktasız harfleri olmadığı için, yanlışlıklara
dikkat edersiniz." Televizyon yapımcıları ne kadar dikkat
etti bilmiyorum ama, ben dikkat ediyorum. Sayfa sonlarına düştüğün
"LÜTFEN 2. YAPRAĞI TAKİP EDİNİZ.", "LÜTFEN 3.
YAPRAĞI TAKİP EDİNİZ.", ibarelerine de... Ne kadar naziksin...
Hata yapmaktan niçin bu kadar ürküyor; kırmamaya ve kırılmamaya
bu kadar özen gösteriyorsun... Oysa senin için alışıldık bir şey
değil mi, kırılmak. Bunca incinmişlik mi, seni incitmekten korkutan?