Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR





"Hasret Rüzgarı" dileğine cevap

"Tanrı ışıktır ve Onda hiç karanlık yoktur. Eğer Onunla paydaşlığımız var der ve karanlıkta yürürsek, yalan söylemiş ve gerçeğe uymamış oluruz. Ama kendisi ışıkta olduğu gibi, biz de ışıkta yürürsek, birbirimizle paydaşlığımız olur."

İstanbul, 31 Mayıs 2001

Sevgili İsa Bakır,
Elime nereden ve nasıl geçtiğini hayal meyal hatırlasam da, özene-bezene yazılmış mektubun sana ait olduğunu gayet iyi biliyorum. Mardin'de, Süryanilerin yaşadığı bir dağ köyünden; son yıllarda "Dağiçi" diye söyleniyorsa da anadilinde "Harapmişki" olan köyden olduğunu da...
Mektubundan bu yana yer ya da "dünya" değiştirmemişsen kuzey ülkelerinden birinde, Hollanda'da, Aaalten'desin... Tarihte bir kavim olarak İsa Mesih'e ilk bağlanan topluluk olarak bilinen Süryanilerin çoğu gibi bugün sen de doğduğun topraklardan çok çok uzaktasın... Orada, "Ardım sıra gelen yaşam ışığına kavuşacak, hiçbir zaman karanlıkta dolaşmayacak." diyen, o çok sevdiğin adaşın Mesih'in peşinde olmadığını da biliyorum. Buram buram memleket hasreti çektiğini de.

Yaşadığını sanıyorum; dahası, yaşıyor olmanı gönülden istiyorum. Kuzeyde, muzeyde, her neredeysen. On iki yıldır Türkiye'den uzak ve kopuk olarak yaşadığını söylüyorsun. Hayattaysan ve o günden bugüne memleketine hâlâ ayak basmadıysan, bu uzaklık ve kopukluk yirmi yıla dayanmış. "Doğum yerim olan, dağları, taşları, sokakları, ağaçları, dağlarında çobanlık yaptığım yerleri ve her şeyi gözlerimde tüten" dediğin köyünü "kalbimin en derin yerlerinde hem yaşıyor hem yaşatıyorum" diyorsun. Özlemini satırlara sindirip, satırlarla avunarak...

Televizyondaki "İstekleriniz" programına yazmışsın bu mektubu. "Sizlerden, göz yaşımın yalvarışlarıyla bir istekte bulunacağım" diyor ve Orhan Gencebay'dan "Hasret Rüzgarı"nı çalmalarını istiyorsun. "Evet, bu "hasret duygusu" yalnız benim için geçerli değil. Fakat muhakkak ki bütün köy-hemşehrilerim için de geçerlidir..." On iki yıl ve doğduğu topraklardan bilmem kaç bin kilometre uzakta olmak, insana başka hangi müzik parçasını bu kadar gönülden istetir ki? Ama yine de temkinlisin, programın yapımcılarının ellerinde bu parça yoksa, "eş anlamında" bir parçaya da razısın ve ekliyorsun: "O da yoksa o zaman sizin beğeneceğiniz, uygun bulacağınız, elinizde bulunan Orhan'ın bir başka parçası olsun. Evet, yazımdan fark ettiğiniz gibi Orhan, Orhan ve bir daha da Orhan. Eğer Orhan'ın hiç yoksa o zaman Çoşkun Sabah'ın 'Haberin Var Mı' adlı parça olsun. Şayet o da yoksa, o zaman Emel Sayın'dan bir parça olsun. Örneğin 'Kuruyan Dudağıma Bir Damla Su Verseydin"...

Sevgisini sunarken çocukları arasında ayrım yapmayan ana-babalar gibisin, kimler için istekte bulunduğunu belirtirken. Kimseyi unutmamak, kimsenin gönlünü kırmamak istediğin belli oluyor. "Elimden geldiği kadarıyla aileleri bir soy ismiyle belirtip kısa kesmeye çalıştım" desen de uzayıp gidiyor listen: "Hollanda'nın Enschede kentinden Babam Yusuf Bakır, annem, ağabeyim Maravge, kardeşlerim Süleyman ile Ğebro... Amcam Malke Kömürcü, Yuhanin ile Ğarbet Kömürcü, Sait Kömürcü, Ğ. Kömürcü, Aslan Kömürcü ve ailelerine... Almanya'nın Paderborn, Gütersloh, Ennigerloh, Hamburg, Bremen, Worms, Berlin ve Ausburg şehirlerinde oturan şu akrabalar için: Bakır aileleri (Amcalarım, oğulları ve aileleri) Şabo, İskender, Aziz, Ğebro, Lahdo, Fehmi, Murat... Kömürcü aileleri (Akraba amcalarım ve aileleri) Tedo, oğulları ve aileleri; Süleyman ve ailesi; Gevriye oğulları Afram, Denho ve Abdo... Nergis aileleri (Dayılarım, oğulları ve aileleri) Gello, Lahdo, Semun, Hanne Gevriye, İsa, Abdo, Yakub, Ğebro, Aziz, Yusuf, Davut, Maravge, Afrem, Sabri, Süleyman ve Numan" Liste bitmiyor... Daha kimler yok ki adını andığın: "Halam Sıfna, oğulları Nail, Huzni, İsrail ve aileleri... Turac aileleri: Reşşo, Hanna, Dercis, Musa, Musa'nın eniştesi Aziz ve aileleri... Demir aileleri: Fehmi Demir, babası, kardeşi, Şemun ve aileleri... Amsih Dik ve ailesi için."

Fosforlu, transparan, sarı bir kalemle "Amsih Dik ve ailesi için." cümlesinin üzeri yapımcılar tarafından çizilmiş. Bu isim onlara başka şeyleri çağrıştırmış anlaşılan. Oysa senin dilinde, kimbilir ne anlama geliyor bu sözcükler. Bilmem, belki de anlamı yok. Ama eminim ki, onların aklına gelenlerle uzaktan yakından bir ilgisi yok bu sözcüklerin. Mektubu yazdığın sırada Amsih Dik'in babası Semun da hastaymış; ona da "Acil şifalar diliyorum." diyorsun. Saf, arı, duru bir adamsın belli ki. Sanki mektubu yazdığın kişi(ler) televizyon yapımcıları değil de, Amsih Dik'in kendisi... Ve listen uzayıp gidiyor: "Belçika'daki büyük annanem, teyzelerim, Antar, oğlu Tuma Yiğit, İbrahim ve kardeşi Edip Nergis için... İsveç'teki halam oğlu İlyas Kömürcü, eniştem Denho Gülger ve ablam için... İsviçre'deki çok samimi arkadaşım İbrahim Akıncı için... Sonra bütün köy hemşehrilerim için... Ve komşularım Hanna Kılıç, Şmilo ve Antar aileleri için."

Harapmişki'den binlerce kilometre uzağa, onlarca yerleşime dağılmış akraba-larını tek tek saymanın, bir tür kendini kandırma olduğunu kendine itiraf etmeden, sayıyorsun bu isimleri... Biz hâlâ biziz ve birlikteyiz diyorsun, o alışamadığın ve asla alışamayacağın topraklarda yaşayan bölük-pörçük akrabalarına... Oysa, "Mum Bayramı"nda yaktığın o fabrikasyon mumlar, Harapmişki'nin yoksul dünyasında hakiki balmumumdan çekilen mumlar kadar ışıtmıyordur, seni. "Dünyanın ve yaşamın ışığı" kabul ettiğiniz İsa Mesih'i simgeleyen mumlar gibi, sen de yanarak tükenen bir mum gibi hissediyorsundur, kendini. Çünkü, düşündüğünde canını sıksa da, kuşağının bütün temsilcileri gibi sen de "alışamadan" bu yeni topraklarda yaşayacağını, bu yeni topraklarda öleceğini biliyorsun. Senden sonraki kuşaksa "hoş bir sada" gibi hatırlayacak senin bu onulmaz durumunu. Ondan sonraki kuşaktansa hiç umut yok! Onlar, sanırım Harapmişki'nin adını bile zor anımsayacak. Anımsasalar da, asla senin gibi telaffuz edemeyecekler o adı ve dilleri Almancanın, Felemenkcenin, İsveçcenin ya da bilmemnecenin dünyasına çoktan teslim olmuş olacak... Senin gibi Süryanicenin yanı sıra Türkçe, Arapça ve Kürtçe konuşamayacaklar; Gündükşükro, Ehwo, Harabale, Anhel, Arbo, Kartmin gibi Harapmişki'nin komşu köylerinin adlarını ise, eminim hiç duymamış olacaklar. Harapmişki'de, taşların-kayaların arasına sıkışıp kalmış zayıf toprağa ve susuzluğa inat çiçek açan, meyvaya duran, kimbilir kaç on yılın yorgunu badem ağaçlarını ise hiç bilmeyecekler... Aralarında, şöyle ya da böyle geçmişine sahip çıkmaya çalışanların bazılarının, vicdanlarını suçluluk duygusundan arındırmak amacıyla yıllık tatillerinin bir bölümünü bağışta bulundukları Mor Gabriel ya da Deyrulzafaran'da geçirmeleri ise olası görünüyor. Daha şimdi bile "turistik amaçlı" gez(dir)ilen, adeta "müze"leş(tiril)miş bu bin altı yüz yıllık manastırların o yıllarda da işlevi sanırım bugünkünden farklı olmayacak...

Kırmızı kalemle kocaman bir sayfa numarasıyla başlıyor üç sayfalık mektubun. "1"'in yanında da "Aaalten, 12 Kasım 1992, Perşembe". İlk iki sayfayı elle, son sayfayı "takdilo"yla yazmışsın. Ve ilk paragrafın bir özür paragrafı: "Ben, Türkiye'de ilk okuluna gidebildiğim için yazılı Türkçemde, kelime kullanışımda veya cümle yapısında bazı yanlışlıklar bulunabilir. Onun için şimdiden özür diliyorum". Daktilo ile yazdığın sayfanın sonunda da bir başka özür: "Yazdığım takdiloda lazım olan Türkçe noktalı veya noktasız harfleri olmadığı için, yanlışlıklara dikkat edersiniz." Televizyon yapımcıları ne kadar dikkat etti bilmiyorum ama, ben dikkat ediyorum. Sayfa sonlarına düştüğün "LÜTFEN 2. YAPRAĞI TAKİP EDİNİZ.", "LÜTFEN 3. YAPRAĞI TAKİP EDİNİZ.", ibarelerine de... Ne kadar naziksin... Hata yapmaktan niçin bu kadar ürküyor; kırmamaya ve kırılmamaya bu kadar özen gösteriyorsun... Oysa senin için alışıldık bir şey değil mi, kırılmak. Bunca incinmişlik mi, seni incitmekten korkutan?

 

FARKLI RENKLER
FARKLI KÜLTÜRLER


YAHUDİ KÜLTÜRÜ

ERMENİ KÜLTÜRÜ

RUM KÜLTÜRÜ

SÜRYANİ KÜLTÜRÜ

Tarihte Süryaniler

Editörden

Gelenekler

Röportaj

Bayramlar ve
Özel Günler


Yemek

Müzik

Edebiyat

Tarihi Eserler

Mizah


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 



Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla