



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR
|

Türkçede
Rum denince, Hıristiyan Ortodoks mezhebinden olan ve Yunanca
konuşan kimse anlaşılır. Rum, Romeos (Romalı) sözcüğünden bozularak
günümüze ulaşmış bie terimdir. Tarih içinde siyasi, ekonomik,
kültürel anlam değişikliklerine bağlı olarak başka anlamlarda
da kullanılagelmiştir.
|
FETİHTEN ÖNCE
MÖ 7. yüzyılda Boğazlar çevresine ilk yerleşenlerden Megaralılar,
kentlerine, komutanlarının adı olan Bizas'ın adına atfen Bizantion
dediler. MS 2. yüzyılın sonunda kenti ele geçiren Roma İmparatoru
Septimius Severius'un karısı İmparatoriçe Antonnina'nın adı verildi.
Nihayet 1. Constantinus zamanında, 11 Mayıs 330'da, kentin yeni
kuruluşu kutlandı ve yeni adı resmen Constantinopolis olarak, Yeni
Romalı dönemine başladı.

Constantinopolis'te yaşayan halkın kendisine Roma vatandaşı
anlamında Rum demesi, Caracalla'nın, 212'de ilan ettiği ve
Roma İmparatorluğu içinde serbest yurttaş olan (köle olmayan) tüm
halkı eşit yurttaş sayan tarihi kararına kadar eskilere götürülebilir.
Resmi dili Latince olan Doğu Roma'nın başkentine ''Yeni Roma'' da
denmişti.

Konstantinopolis halkı Bizans döneminde kendisine "Rum" -Romeos-,
Doğu Roma İmparatorluğu'na da Romania; kullandıkları dile ise Yunanca
-Hellence- diyordu. Bu dönemin ayırıcı kimliğinde iki özellik göze
çarpar: Ortodoks mezhebi ve bu dinden de kaynağını alan Yunanca.

Bizans ve Çevresi
9-13. yy'larda Rumları tehdit eden iki düşmanları vardı: Batıda
Katolik dünya ve Doğu'da İslam dünyası. Bizans devleti ve halkı
Doğu'dan ve Batı'dan sıkıştırılmakta, bu güçlere karşı toprak ve
gelir kayıpları vererek gerilemekteydi. Bu dönemin edebi ve dinsel
metinlerinde bu korkunun izlerine rastlanır.

Batı'da, Konstantinopolis'i yeniden ele geçirmek amacıyla bir Haçlı
seferi hazırlıklarının arkası kesilmemişti. Batı'yı durdurmak
için en etkili silah, Katolik ve Ortodoks kiliselerin birleşmesi
formülüydü; yani Katoliklerin ilkeleri ve Papa, Bizans'ın Ortodoks
halkı tarafından tanınacak, Batı'nın mezhep sapkınları suçlaması
etkisiz kılınacaktı. Bizans, yaşamının son dönemlerinde bu konuyu
hep açık tutmuştu.

14. yy'da Bizans, Türkler ve Sırplar'a süregiden toprak kayıplarından
sonra artık bütünüyle güçsüz ve etkisiz bir devlet durumuna düştü.
Osmanlı toprakları ortasında kalan Konstantinopolis'in yöneticileri
son ana kadar kiliselerin birleşmesini gündeme getirerek kurtuluşu
Batı'da aradılar. Aralık 1452'de Ayasofya'da, papanın temsilcileriyle
birlikte Katolik ayin yapıldı, İmparator birleşmeyi bir kez daha
ve yeniden onaylarken, halk ve kimi din adamları aynı anda Pantokrator
Manastırı'nda kendi mezheplerinden yana ayin yapıyorlardı. Her
şeyin bittiğinin belli olduğu 28 Mayıs 1453 gecesi imparator ile
halkın bir arada Ayasofya'da yaptıkları son ayin ise Ortodoks
geleneğine göre yapıldı.

Anadolu'nun Türkleşmesi
Rum dünyasının Türk yönetimi altına girmesi Konstantinopolis'in
alınmasından çok önce, 11. yüzyılda Türklerin Anadolu'ya girmesiyle
başlamıştı. Bu dönemden başlayarak, Rumların tarihi doğrudan ve
kesintisiz bir biçimde Türklerle ilişkilidir. Anadolu'da Rum toplumunun
Türk-İslam yönetimi altında yaşamaya başladığı döneme sonraları
Turkokratia (Türk yönetimi) demişler ve böyle bir egemenliğin
bilincini taşımışlardır.

Türk boylarının Anadolu'ya yönelmelerinin ideolojik gerekçesi cihattı.
Bu topraklarda iki farklı toplum karşı karşıya gelmişti: Yerleşik
Hıristiyan toplum ve göçebe ya da yarı yerleşik bir toplum olan
Müslüman Türkler. Güçsüzleşen ve yoksullaşan Bizans devletinin ordusu
direnemiyordu. Ağır vergiler altında ezilen Rum halkı ise Türkler'in
ilerlemesine karşı çıkmıyordu.

1373'ten sonra Bizans artık Osmanlıların vasalı durumundaydı; hareket
özgürlüğünü bütünüyle yitirmişti. Osmanlılar Konstantinopolis'teki
taht kavgalarında söz ve karar sahibiydiler. Venedik ve Cenova'nın
yönetimindeki eski Bizans topraklarında yaşayan Rumlarla, Anadolu'da
Türklerin egemenliği altında yaşayan Rumların ekonomik ve dinsel
özgürlükler açısından kıyaslanmaları İstanbul Rumlarınca da yapılıyor,
tercih terazisi çoklukla Türklerden yana ağır basıyordu. Türk yönetimi
altında yaşayan Rumlar ikinci sınıf halk muamelesi görüyordu, kafir
sayılıyor, cizye ödüyor, çocuklarını devşirme usulü yüzünden kaybedebiliyordu;
ama gene de koşullar göreceli olarak daha iyiydi. Türk egemenliğine
giren yerlerde Bizans yasaları bütünüyle yürürlükten kalkmamıştı,
din ve ticaret alanı daha serbestti, köylünün vergileri ve angaryaları
Latinlerin egemenliğindeki yörelere göre daha hafifti. İmparatordan
sonra en önemli kimse olan Lukas Notaras'ın ünlü Latin
başlığını görmektense kentin içinde Türk'ün sarığını görmek daha
iyidir! sözü bu kıyaslamanın özetidir.

Yaklaşık 400 yıl içinde (1071-1453) Anadolu Rum nüfusunda büyük
bir düşüş oldu. Özellikle Anadolu Selçuklularının ortadan kalkmasından
sonraki karışıklıklar, istikrarsızlık ve güvensizlik yıllarında
nüfus azalması hızlı olmuştur. Ürün talanları ve köleleştirmeler
bu dönemde sıklaşmış ve büyük yerel cemaatler erimiştir.

Selçuklu Döneminde Durum
Anadolu Selçuklularının ve sonraları Osmanlıların Anadolu'ya egemen
olmalarıyla, Anadolu'da yaşayan Rumlar politik ve kültürel merkezleri
olan Konstantinopolis'in, Rum yönetici "aristokrasisi''nin, Ortodoks
kilisesinin ve genel olarak Bizans'ın ekonomik etkilerinden ve etkinliklerinden
yoksun kalmışlardı. Kilise bir yanda topraklarının ve gelirlerinin
büyük bir bölümünü kaybetmiş, devletin lojistik desteğinden yoksun
kalmış ve ayrıca daha önceleri Bizans bürokrasinin üstlendigi kimi
devlet görevlerini de -yargı, cemaatin vergilerini toplamak gibi-
üstlenmek zorunda kalmıştı.Rumlar, ikinci sınıf halk olarak görüldü.
Ortodokslar kimi ek vergiler verirdi, bu cemaate pek anlamı olmayan
ve yalnız düşük statülerini vurgulamaya yönelik kimi ilkeler -giyimde
zorunlu renkler gibi- uygulanırdı, adalet önünde Müslümanlarla eşit
konumda değillerdi, arada devşirme yöntemi ile çocuklarından oluyorlardı.
Bu ikinci sınıf cemaat statüsü, Rumların kendi (dinlerinden ve soyundan
olan) devletlerini yitirmelerinin kaçınılmaz sonucuydu. Bu koşullar
altında halkın büyük bir bölümü genellikle "serbest iradeleriyle''
dinlerini değiştirip Müslüman oldu.

Birkaç yüzyıl içinde "Diyar-ı Rum'', Türklerin yeni yurduna dönüştü.
 |
|
|

FARKLI RENKLER FARKLI KÜLTÜRLER

SÜRYANİ
KÜLTÜRÜ

ERMENİ
KÜLTÜRÜ

YAHUDİ
KÜLTÜRÜ

RUM
KÜLTÜRÜ

Tarihçe

Bayramlar
ve
Özel Günler

Büyükada
Rum
Yetimhanesi

İoannis
Papadopulos

Rum
Ortodoks
Patrikhanesi

Rum
Cemaatleri

Rum
Okulları

Rumca
Basın

Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|