



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR
|

"Bu, bir el koyma öyküsü." diye başlıyor söze Yıldırım Türker
Radikal İki'de 21 Ocak Pazar günü yayınlanan yazısında.
"Alabildiğine acı bir öykü. Yitirilen, daha doğrusu gasp edilen
bir cennetin tasviri üstüne kurulu." diye devam ediyor sözlerine...
"Bu öykü, asla unutulmayacak bir mutluluktan başlıyor. Çocukların
paylaşarak, oynayarak, eyleyerek yolunu döşedikleri bir mutluluktan.
Çocukluğun masal kipinden. 1950'li yılların, yoksulluğun hiç yadırganmadığı
ikliminde başlıyor kimsesiz Ermeni çocukların serüveni. Gedikpaşa'daki
Ermeni Protestan Kilisesi'nin en alt katında. Orası, yetimhane.
Geceleri, uyku saatinde, 50-60 kimsesiz çocuğun soluklarından
örülü bir düş asılı havada. Onları ısıtan, koruyan, sakınan bir
düş. Soğuk kış sabahları uyanıp İncirdibi Protestan İlkokulu'na
gitmek, dönüşte kilisenin beton avlusunda koşturmak gene iyi.
Bütün çocukların mevsimi olan yaz gelince daralıveriyor dünya.
Arkadaşların bir bölümü köylerine dönmüş, gidecek evi olmayanlar
kalmış o kızgın betonun üstünde. Yaz, yüzlerine gülmüyor. Yaz
sonu dönen arkadaşları Ermeniceyi unutmuş, bambaşka bir alemden
geliyorlar sanki. Bütün çocukların ortak dili olan yaz, onları
birbirlerinden uzaklaştırıyor. Kimisini tutsak ederken kimisini
uzak ellerin geçici şefkatine terk ediyor.

Daha
başından yepyeni bir dünya vaat eden 60'lı yıllarla birlikte çözüm
de bulunuyor. Tuzla'da denize yakın bir arazi satın alınıyor,
kilise adına tescil ettiriliyor. 8-12 yaş arası 13 çocuk bir yaz
sabahı yola çıkıyor. Hiçbirinin ömür boyu unutamayacakları bir
yolculuk.
Hrant Dink'in çocukluğunun bize aktardığı kadarıyla,
1. Gedikpaşa'dan Sirkeci'ye yürüyerek,
2. Oradan vapurla Haydarpaşa'ya geçerek,
3. Haydarpaşa'dan trene binip Tuzla istasyonunda inerek,
4. Tren istasyonundan bir saat yürüyerek "göl ile denizi kenarlayan
geniş ve uçsuz bucaksız düz bir araziye" varıyorlar. Bir yanı
göl,
bir yanı deniz, çocukluğun cennetine daha uygun bir masal ülkesi
bulmak mümkün mü? Sayıları gün geçtikçe artan çocuklar 3 yaz boyunca,
geceleri yorgunluktan yataklarına işeyecek kadar yoğun çalışarak
kendi yaz kamplarının binasını inşa ediyor.

Üst kattaki odalar, çocukların yatak odaları. Artık kendi diktikleri
ağaçların gölgelediği, deniziyle gölüyle kendilerinin olan bir
dünya var işte. Çocukları birlikte su taşırken, temizlik yaparken
görmek bu kez insanın içini acıtmıyor. Onların heveslerini fark
etmemek mümkün değil. Kendi diktikleri çamlar, çoktan aşmış boylarını.
Denize, yüzmeye giderken aralarından geçiyorlar. Ya nilüferli
havuzun önünde çektirilen hatıra fotoğrafları.

Sonra önünde en temiz giysilerle boy gösterilen o gölgeli havuzun
bir başka halini görüveriyoruz. Nilüferler çürüyüp yok olmuş.
Yaban otları sarmış havuzun dört bir yanını. Küçük ellerin merak
ve mucize beklentisiyle dikmiş olduğu çiçekleri boğmuş çoktan
yabanlar. Bir zamanlar çocuk sesleriyle şenlenen havuz başı, şimdi
bir yangın yerine benziyor. Çünkü onca emek, onca yaşantıyla var
edilmiş olan kamp arazisi tam 21 yıl sonra, 1983 yılında Kilise'nin
elinden alınıp eski sahibine parasız olarak teslim edilir. Yargıtay,
60'lı yılların sonunda 1936 yılında konmuş yasanın dahiyane bir
yorumunu yaparak o günlerden beri vakıfların edinmiş olduğu mallara
el koyar."

İşte Yıldırım Türker'in ağzından, 10 Ocak 2001'de Hürriyet
İstanbul'da yayımlanan bir haber sonrasında ortaya çıkan,
içinde yaşadığımız toplumun, devlet yapısının, haksızlığın yüzümüze
vurulduğu hatta yüzümüzü kıpkırmızı kestiği bir hikaye...

"Gedikpaşa Ermeni Kilisesi Vakfı, 1950'lerde Anadolu'dan gelen
kimsesiz çocuklar için bir yetimhane kuruyor. Gedikpaşa'daki kilisenin
altında açılan bu yetimhanede kalan çocukların hiç olmazsa sıcak
yaz aylarında doğayla içli dışlı olmaları için bir çocuk kampı
kurma fikri ortaya çıkıyor. Ermeni cemaatindeki hayırseverler
aralarında para toplayarak 1962'de Tuzla'da Sait Durmaz'a ait
bir araziyi satın alıyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İstanbul Valiliği'nden alınan resmi
izinle çocuk kampı kuruluyor. 9 bin 642 metrekarelik bu arazide
minik yetimlerin de emekleriyle kamp binaları inşa ediliyor. 21
yıl boyunca bin 500 çocuğun barındığı bu kamp yetim ve yoksul
minikler için bir cennet haline geliyor. Fakat bu rüya Vakıflar
Genel Müdürlüğü'nün 1979'da açtığı bir davayla son buluyor. Vakıflar,
''1936 Beyannameleri''ne dayanılarak, azınlık vakıflarının yeni
mal edinemeyecekleri gerekçesiyle açtığı davayı dört yıl sonra
kazanıyor. Dava sonucunda arazi Ermeni Yetimhanesi'nden alınarak
eski sahibi Sait Durmaz'a bedelsiz olarak geri veriliyor. Bu ibret
verici dava sonunda binlerce Ermeni hayırseverin desteğiyle topalanan
paralarla alınan arazi üstüne çocukların emekleriyle kurulan kamp
beş kuruş bedel ödenmeden cemaatin elinden alınıyor." (Hürriyet
İstanbul, 21 Ocak 2001)

"Kısacası, Ermeniyseniz malınızı kendi cemaatinizin vakfına hibe
edemezsiniz. Vakıflar mülk edinemez. Bugüne dek Ermeni cemaatinin
vakıflarına ait 30'u aşkın bina ve arsaya devletçe el konmuş,
bunlar vakıfların elinden alınıp eski sahiplerine iade edilmiştir.
Bu, devletin azınlıkların mülk edinmesi konusunda açıkça dile
getirmiş olduğu kaygıların uygulamaya yansımasıdır. Onca çocuğun
emeğinin, hayatının gasp edilmesi karşısında, yasaların karşısında
boynumuz kıldan ince, diyeceğiz, öyle mi? Değil, işte... " diye
devam ediyor Türker hikâyesine.

Hâlâ uygulanmakta olan ve binlerce can yakmaya, umut karartmaya
devam eden yasa ise eşitlik ilkesine aykırı: "Devlet, 1936'da
irticai vakıfların etkinliğini kırmak için bir çalışma başlattı
ve tüm vakıfları ellerindeki mallarının envanterini beyan etmelerini
istedi. ''1936 Beyannameleri'' adı verilen bu envanter bildiriminden
sonra tüm vakıflar 1936'dan sonra da satın alma ve bağış yoluyla
mal edinmeye devam etti. 1974 yılında Yargıtay sadece "azınlık"
vakıflarının mülk edinmelerinin ''yasadışı'' olduğuna karar verdi.
Bu kararın ilginç noktalarından biri azınlıklara ''yabancılar''
denilmesiydi. Azınlık mensuplarının ellerindeki 1936 sonrasında
edindikleri mallar teker teker alınarak eski sahiplerine iade
edildi. Örneğin yaşlı bir Ermeni ya da Rum'un vasiyeti üzerine
vakıfa bağışlanmış olan malları bile geri verildi, eğer bu hayırsever
vatandaşın varisleri yoksa bağışladığı mülkler Vakıflar'ın uhdesine
geçti."
(Hürriyet İstanbul- 21 Ocak 2001)

Haberin
gazetede yayınlamasından sonra yetimlere ait bir araziyi aldığını
öğrenen müteahhit Mustafa Köseoğlu ''Ahı alınmış bir yerden
çocuklarıma ve torunlarımın kursağına bir lokmanın girmesini istemem''
diyerek 1 milyon dolar ödeyerek aldığı araziyi geri vermek istediğini
söylüyor. Peki, Mustafa Köseoğlu gibi hayırsever insanlar
olmasa yüzyıllardır aynı topraklar üzerinde yaşadığımız, birlikte
eğlenip, birlikte üzüldüğümüz "Ermeni" vatandaşlarımızın vatandaşlık
hakları yok mu sayılacak?
Daha önce parasını verdikleri ve bilabedel ellerinden alınan arazi
için yeniden para mı ödeyecekler? Devlet, kendi loyduğu yasaları
keyfine göre uyguladığına ya da değiştirdiğine göre, arazi bir
kez daha ermeni Vakıflarına verildikten sonra geri alınmayacağının
bir garantisi var mı?

Bu
hikayenin ortaya çıkış tarihi aslına bakılırsa oldukça talihli
bir döneme rastlıyor. Fransız Parlementosu'nda "Ermeni Yasası"nın
onaydan geçtiği ve Fransız olan ne varsa boykotlandığı şu günlerde
tarihçilerin insiyatifine kalmadan aynı vatanı vatan bilen insanlara,
eşit yaşama, sahip olma haklarının bir an önce verilmesi sizce
isabetli olmaz mı?

Sizce
onların sahip olduğu mallar mal değil, sahip oldukları değerler
değer değil mi?
Diğer
yazılar
Ermeni
malı mal değil mi?
Ermeni Olmak
Öteki Olmak Ya da Olmamak...
Anadolu Ermenileri ve 24
Nisan 1915
Yetimin
Malı
Devlet'e arzımızdır
|
| |
|

FARKLI RENKLER FARKLI KÜLTÜRLER

SÜRYANİ
KÜLTÜRÜ

YAHUDİ
KÜLTÜRÜ

RUM
KÜLTÜRÜ

ERMENİ
KÜLTÜRÜ

Ermenilerin
Kökeni

Bayramlar

Kiliseler

Kültür

Müzik

Yemekler

Aileler
ve
İnsanlar

Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|