
Michigan'da ikinci gün mü idi, yoksa üçüncü gün mü, Hrant,
kocaman kollarıyla sardığı bir genç kızla çıka geldi. Mutluluktan
gözleri parlıyor, yüzü ışıldıyordu. "Bak" dedi,
"Bu, benim kızım. Indiana Üniversitesi'nde kimya mühendisliği
masterı yapıyor. Böylece buluştuk. Buradan birlikte Kanada'ya
gideceğiz!"

Hrant'ın o kadar büyük kızı olabileceğini hiç düşünmemiştim,
"Bırak numarayı, ilk yurt dışı çıkışında çapkınlık yapmaya
başladın anlaşılan..." Öyle keyifliydi ki, kendinden geçmişti.
Gerçekten de ilk çocuğu Delal, Indiana'da masterını yapmakla kalmadı,
doktorasını tamamladı. Kimya Mühendisliği doktoru oldu. Hrant,
Delal'le hep övünürdü.

Geçen
yılın Mayıs ayında, bu kez Paris'te, Türk ve Fransız aydınlarını
Fransa'nın Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin tutumu konusunda bir
araya getiren bir paneller dizisinde beraberdik. Quartier Latin,
bizim toplantılar sırasında 1968'den beri yaşadığı en büyük öğrenci
olaylarıyla kaynıyordu. Bir öğle yemeği arasında, Nilüfer Göle'nin
peşine takıldık. Bizi, civardaki çok özel bir Fransız lokantasına
götürmeyi önermişti. Nilüfer'in yanı sıra Asaf Savaş
Akat, Binnaz Toprak ve Zafer Toprak'tan
oluşan profesörler topluluğuyla yola koyulduğumuzda, Hrant, yine
kolları gepgeniş açılmış, bir genç kızı kavramış halde, bize iltihak
etmişti. "Bak" dedi, genç kızı tanıştırırken, "Ben
bunu çok severim. Bu benim kızım..." Dayanamadım, "Bana
bak Hrant" dedim, "Hangi ülkeye gitsek bir
genç kız bulup, benim kızım diyorsun!"

Lokantada kızı yanından ayırmadı. Yediği içtiği herşeyle ilgileniyordu.
Üstelik kız, bir Fransız Ermenisi idi ve ne yiyeceğini biliyordu.
Fransızcası olmayan, Fransız mutfağı konusunda da derin bir bilgiye
sahip bulunmayan Hrant'ın kendisi idi. Hatırladığım kadarıyla,
kızın da pek Ermenicesi yoktu. Ama, Hrant'ın taşkın sevgisi,
birisiyle anlaşmak için dile pek gerek duyurmazdı. O kız, cenaze
günü Agos'ta gördüğümüz Isabelle idi! Hrant'ın,
dünyanın her köşesinde bulunan, evladı gibi sevdiği kızlarından
biriydi....

Ermenistan'a iki kez gittim. İlki, 1995 yılında, dönemin Esenyurt
Belediye Başkanı Gürbüz Çapan, Taner Akçam, Oral
Çalışlar (Cumhuriyet), Zeynep Atikkan (Hürriyet) ve
benden (o dönemde Sabah) oluşan bir ekiptik. Gezimiz çok yankı
yapmıştı. Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan kabul etti.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Başbakan Tansu Çiller'in
sözlü mesajları iletildi. Orada, Rupert Safratsyan adında
çok ölçülü, efendi bir insan olan bir tarihçi ile de tanıştık.

Aradan yıllar geçti, 2000 yılı olabilir, TESEV'in The Marmara
Oteli'nde bir Kafkasya Konferansı düzenledi. Konferans'tan bir
gün önce, Ermenistan ile Türkiye arasında bir gerginlik oluşmuştu.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem (Hrant'tan üç gün sonra
onu da toprağa verdik) katılıp bir konuşma yapacak ve Ermenistan
konusuna değinecekti. Bu nedenle Konferans'a olağanın ötesinde
bir medya ilgisi oluşmuştu.

Her zaman her yere olduğu gibi, evim çok yakın olmasına rağmen
Konferans'a geç gittim. Kahve arası verilmişti. Kameralar birbirine
çarpıyor, metal tokuşmasının sesleri arasında, üzerine yığılan
kameralardan boğulacak gibi olan bir kişiden demeç alınmaya çalışılıyordu.
Gazeteci arkadaşlardan birine, "Kim o, Bakan Cem
mi?" diye sordum. "Hayır" diye cevapladı.
"Bir Ermeni"... Meğerse, Ermenistan'dan o Konferans'a
kaılmak üzere gelmiş olan Safrastyan imiş.

"Bir Ermeni" cevabını duyduğum anda, gözüm, tek başına bir kenarda
duran, bir sütuna koca gövdesiyle yaslanmış, kahvesini yudumlayan
Hrant'a takıldı. "Yahu" dedim, "Bizimkiler
hiç mi Ermeni görmediler. Baksanıza, şurada Hrant duruyor."
Hrant, sakin bir ses tonuyla söze karıştı: "Ben,
sözde Ermeni'yim!"

Hrant'la son kez, geçen ay, Aralık 2006'da İnsan Hakları
Derneği'nin "Kürt Sorununa Çözüm Yolları" başlıklı panelinde buluştuk.
Konuşmacıydım ve yine geç kalmıştım. Salona girdiğimde, Oral
Çalışlar konuşuyordu. Panel masasında yerimi aldım, benim
konuşma sıram geldiğinde, bir başka geciken, Hrant Dink
geldi ve benim soluma oturdu. Benden başka kimseyi dinleyememişti
ve benden sonra söz ona verildi. Benim konuşmamda duydukları üzerine,
irticalen mükemmel bir konuşma inşa etti. Ardından söz, Oral'ın
sağında oturan Perihan Mağden'de idi.

Perihan, kendisine özgü uslubuyla ilgi çekici konuşmasını
sürdürürken, birden, "Örneğin Türkiye'de Ermeni sorunu da
yoktur" deyiverdi ve devam etti, "İnsanlar sinmiş,
seslerini çıkarttıkları, istedikleri bir şey yok. Ağızlarından
çıkan bir şey yok. Türkiye'de Ermeni sorunu yok. Türkiye'de Hrant
Dink sorunu var!" Dinleyicilerle birlikte biz, kahkahaları
koyuverdik. Hrant, sadece gülümsedi.

Geçen hafta bu sorunu da çözdük. Sorun çözüldü...
Yazının
baş tarafını okumak için tıklayınız
