
Tarih, dalları sürekli budanan, kurumuş dallarının yerine yenilerinin
büyüdüğü, hiç durmadan değişen bir ağaç gibidir.
İnsanoğlunun
geçmişi, kurumuş dallar gibi toprağa düşüp kaybolmuş toplumlarla
doludur.

Bir kısmını hatırlarız, bir kısmının adını bile bilmeyiz.

2007 yılında Türkiye'de yapılan bir seçimde parti liderlerinin
konuşmalarını izlerken içim korkuyla ürperdi.

"Türkiye, budanan dallardan biri mi olmaya hazırlanıyor" diye
endişelendim.

Liderler birbirlerine, bir cellat pazarındaki çığırtkanlar gibi,
"ip alacak paran mı yoktu, niye asmadın, al sana ip," "ya sen
niye asmadın" diye bağırıyorlardı.

Bir diğeri, binlerce çocuğun ölümüyle bitebilecek bir savaşın
bezirganlığını yaparak, "korktuğun için Kuzey Irak'a girmiyoruz,
biz olsak gireriz," diye haykırıyordu.

Nefesleri ölüm kokan adamlar ülkeyi yönetmek için yarışıyorlardı.

Onların bağırışları değildi beni ürküten.

Böyle bağırdıklarına göre, cellat pazarının "alıcıları", oy verecek
büyük kitleler, bu kavgayı destekliyorlardı; beni korkutan da
o kalabalıkların talebiydi.

Dünyanın yaşadığı yeni çağda, bu düzeyde bir toplumun varlığını
sürdürmesi çok kolay gözükmüyordu bana.

Dünyadan, zamandan, yaşadığımız çağdan kopmuş gibiydik. Yaşadığımız
günden beslenmiyorduk.

İhtiyacımız olan "öz suyu" çoktan kurumuş kanallardan almaya uğraşıyorduk.

Eğer düzeyimiz buysa, biz hâlâ "niye asmadın, ipin mi yok, al
sana ip" çizgisindeysek, bizim toplum olarak varlığımızı sürdürme
şansımız pek yok.

Türkiye, kanlı çatışmalarla tarihin budanan dallarından biri olmaya,
bir yokoluşa gidiyor demektir.

Ama bu zavallı Ortaçağ görüntüsüyle uymayan başka gerçekler de
var.

Avrupa Birliği üyeliği için görüşmelere başlayan da bu ülke, dünyanın
on yedinci ekonomisine sahip olan da bu ülke,
ihracatını yıllık yüz milyar dolara yükselten de bu ülke,
yıllık yirmi milyar dolar yabancı sermaye yatırımı çeken de bu
ülke, Avrupa'nın en gelişmiş telefon teknolojisine sahip olan
da bu ülke, Nobel'i alan da bu ülke, Cannes'da ödül kazanan da
bu ülke,
tek bir kitabın bir milyon adet satıldığına şahit olan da bu ülke,
Avrupa'nın en çok satan haftalık edebiyat dergisini çıkaran da
bu ülke.

Gene o dehşet verici çelişkiyle karşı karşıyayız.

Bir yanda Ortaçağ'ın cellat pazarı, bir yanda Yirmi Birinci Yüzyılın
bereketli canlılığı.

Bir yanda ölümden beslenenler ve bir yanda hayata tutunanlar.

Kuruyan dalla, yeşeren dal içiçe.

Bu dallardan hangisi bizim gerçeğimiz, bunlardan hangisi bizim
geleceğimizi belirleyecek bilmiyoruz.

Ortaçağı temsil eden darbeler, muhtıralar, çeteler, cinayetler,
suikastler, savaş çığlıkları taraftarını artırmak için büyük bir
güçle çabalıyor.

Türkiye yok olacaksa, bu çabalar sonucunu verecek, kalabalıklar,
"en iyi cellatı, en iyi katili" alkışlayacak.

Ya da Türkiye'nin geleceğe bakan yüzü güçlenecek.

Daracık bir dağ patikasında hızla giden bir arabanın içinde tarihi
bir dönemece yaklaşıyoruz.

Ya tekerlekler biraz kaysa da virajı alacağız, ya da aşağıya uçacağız.

Türkiye Ortaçağı'nın öldürdüğü Hrant Dink'in davasına tam
da bu aşamada bakılacak.

Sanırım Hrant'ın cinayetiyle ilgili yapılacak sorgulamalar,
çok açık biçimde ortada duran gerçeklerin saklanıp saklanmayacağı,
cinayeti azmettiren bir devlet muhbirinin gerçek bağlantılarının
ortaya çıkıp çıkmayacağı, bu keskin virajda ülkenin nereye doğru
gideceğinin de önemli göstergelerinden biri olacak.

Eğer gerçekler ortaya çıkarılırsa, Türkiye'nin Ortaçağ'ını kapatıp,
bu toplumun yeni bir çağda yoluna devam etmesini sağlayacak bir
enerji güçlenecek.

Bu yapılamazsa, "asmak için ip mi bulamadın, al sana ip" diyenlerle,
onları alkışlayanlar ağır basacak.

Ne olacak?

Kim kazanacak?

Doğrusu cevabını bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, önümüzdeki bir yıl içinde Türkiye'nin geleceğinin
kesin olarak belirleneceği.

Ya kuru bir dal gibi tarihten budanacağız ya da bugüne dek
hiç görmediğimiz ölçüde parlak bir geleceğe kanatlanacağız.

Yok olmakla var olmak arasındaki incecik bir çizginin üzerinde
sallanıyoruz.

Ve, ben ürperiyorum.
