



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |

|
|

HRANT'IN
ARDINDAN
|
Sibel
Özbudun - Temel
Demirer

1.500.001'İNCİ AHBARİK: HRANT!
(Devamı)

Osmanlı belgelerine göre bu karar alındı. 'İttihatçılar tehcir
kararını alırken, toptan imha etme kararını da aldılar. Belli
bölgelerde sınırlı biçimde insanlara Müslümanlaşarak sürgünden
ve katliamdan kurtulma imkânını sundular. Ama sayı artınca, Talat
Paşa, Müslüman olsalar da sürün emrini verdi. İmha kararının
alınmış olduğu, belgeler bir araya getirildiğinde ortaya çıkıyor.
Mesela Reşit Akif Paşa 21 Kasım 1918'de Osmanlı Meclisi'ndeki
konuşmasında, 'Kabinede görev yaparken dahiliye nezareti evrakı
içinde çok tuhafıma giden bir şey gördüm. Bir tehcir emri verilmiş
ve bu emre paralel olarak da çetelere öldürme emri yollanmış'
diyor. Birçok başka belgeden de biliyoruz ki, İttihat Terakki,
Talat Paşa'nın emriyle Dahiliye Nezareti üzerinden valilere
tehcir kararı yolladı. 24 Nisan 1915'teki ilk tehcir emrine paralel
olarak da bu arada bölgelere İttihat Terakki Partisi kâtib-i mesulleri
(sekreterleri) eliyle ölüm emri yollandı. Parti, Bahaittin
Şakir'e bağlı Teşkilât-ı Mahsusa birlikleriyle öldürme işini
organize etti. Bunu Kastamonu Valisi Reşit Bey, Yozgat
mutasarrıfı Celal, Ankara Valisi Mahzar Bey ayrı
ayrı söylüyor.

Üçüncü Ordu Komutanı Vehip Paşa, Trabzon Garnizon Komutanı
Avni Paşa da, yapılanların katliam olduğunu, bunun Türklükle,
Müslümanlıkla alâkâsı olmadığını açıklıyorlar. Meclis-i Mebusan
üyesi sıkı İttihatçı Hafız Mehmet, 'Gözlerimle gördüm.
Samsun'da kayıklara bindirip denize döküp öldürüyorlardı. Talat'la
konuştum, engel olamadım' diyor. Zaten bütün işi koordine eden
Talat Paşa'dır.

Türkiye'de yönetim İttihat Terakki Partisi geleneğinin, bürokrasisinin
ve askerinin kontrolü altındadır. Mustafa Kemal 24 Nisan 1920'de
Meclis konuşmasında geçmişe ait bir fezahat, çok kötü bir olay
olarak tanımladı. Bir radyo demecinde de, 'Bir daha Ermeni kıtaline
benzer bir kötülük olmayacağının garantisini veririm' dedi. Türkiye'de
ilk soykırım kelimesini kullanan Atatürk'ün arkadaşı Falih Rıfkı
Atay'dır. 1968'de Dünya gazetesinde, 1915 için 'Bu bir jenosittir'
dedi."(20)

TARİH:
XX. YÜZYILIN EŞİĞİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞU
"Geçmiş
hiçbir zaman ölmez. Zaten
geçmiş
hiçbir zaman geçmiş değildir." (21)

Dönemi doğru kavrayabilmek için önce, gelişen kapitalizme bağlı
olarak yükselen yeni sınıfların yarattığı dinamikleri, sonra yarı
sömürge hâline gelmiş Osmanlı İmparatorluğu'nun üzerinde emperyalistler
tarafından verilen mücadeleyi anlamak gerekir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kapitalist pazarla bütünleşme süreci
imparatorluğun her yerinde aynı hızda ve yoğunlukta olmasa da
özellikle kıyı kesimlerinde bir ticari sermaye birikimine sebep
oldu. Yeni oluşan ticaret sermayesinde çok uluslu imparatorluğun
gayri Müslim unsurları (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler) önemli bir
ağırlık kazandılar. Diğer taraftan bu bütünleşme, toprak alanında
da büyük yapısal değişikliklere sebep oldu. Artan tarımsal ürün
talebine bağlı olarak büyük toprak sahipleri topraklarını genişletme
çabasına girdiler. 1856 Arazi Kanunnamesiyle kısmi de olsa özel
mülkiyet hakkı kazanan büyük toprak sahipleri, özellikle XIX.
yüzyılın sonlarına gelirken kendini savunamayacak durumda olan
küçük köylülüğün topraklarını pek çok farklı yol izleyerek ele
geçirmeye başladılar. Büyük Kürt toprak sahipleri 20 yıl içinde
Ermeni köylülerin büyük bir kısmının topraklarına el koydu (Özellikle
Hamidiye Alaylarının kendilerine verdiği ayrıcalıkları
kullanarak). Ama bu saldırının tek mağduru Ermeniler değildi.
Kendini savunamayan Kürt köylüleri de Ermeni kardeşleriyle aynı
kaderi paylaştı.

Toprak sorununun Ermeni meselesinin doğru kavranmasında yakıcı
bir öneme sahip olduğunu belirterek Osmanlı İmparatorluğu'nun
emperyalizmle olan ilişkisine geçelim.

"1870-1920 yılları arasında sahibi olduğu toprakların ve hâkimiyet
alanlarının yüzde 85'ini, nüfusunun yüzde 75'ini kaybeden Osmanlı
İmparatorluğu"(22) adım adım çöküşe
yaklaşıyordu. Fakat bu süreç içinde sahip olduğu devasa topraklar
ve stratejik konumu sebebiyle, hiç bir emperyalist devletin imparatorluğun
tamamının bir diğerinin eline geçmesine göz yumamayacağı bir noktada
duruyordu. Güçlü bir devlet geleneğinin etkisinin yanı sıra, bu
hassas denge, toprak kaybı olmasına rağmen devletin varlığını
sürdürebilmesine izin veriyordu. Eski hâkim sınıf bir yandan denge
politikalarıyla devletin varlığını sürdürmeye çalışırken, bir
yandan iç düzenlemelerle çöküşten kurtulmanın yollarını arıyordu.
Ama sömürgecilik yarışından bir pay çıkarma ümidini de kaybetmiyordu.
Emperyalistler dünyayı kana bulayacak bir paylaşım savaşına doğru
hızla ilerlerken, imparatorluk üzerinde rekabet daha çok ulusal
kurtuluş hareketlerinden yararlanarak kendilerine bağlı parçalar
koparma şeklinde cereyan ediyordu. Özellikle XX. yüzyılın başlarında
Ermeni ulusçuluğunun İngiliz ve Rus emperyalizmi tarafından teşvik
edilmesi ve bunlara rakip Alman emperyalizminin de bastırılması
yönündeki müdahaleleri hesaba katılmadan, Ermeni meselesinin doğru
bir tahlilini yapmak mümkün olmayacaktır.

EOsmanlı'da yaşayan gayrimüslim uluslar içinde imparatorluğa bağlılıklarıyla
"Millet-i Sadıka" unvanıyla nitelendirilen Ermenilere, ilk demokratik
haklar 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında imzalanan Berlin
anlaşmasıyla verilmişti, ve yasal düzenlemelerle reformları içeriyordu.
Ancak herhangi bir zorlayıcılığı yoktu ve kâğıt üstünde kalmıştı.
Bunun ispatı da, Abdülhamit'in Kürt aşiretlerinden devşirdiği
Hamidiye Alaylarının 1894-97 arasında gerçekleştirdiği katliamlardı.
Anlaşmada reformları izleyeceği belirtilen İngiltere, Rusya gibi
güçlerin katliamlar karşısında seyirci kalmaları iktidarın elini
güçlendirmiş ve daha sonra yaşanacaklar için cesaretlendirmiş
oldu.

Hamidiye
Alayları Sultan Abdülhamit'in hem Rusya tehlikesine karşı Doğu
sınırını güvence altına almak, hem de gitgide daha da politikleşen
Ermenileri kontrol altında tutmak için geliştirdiği formüldü.
Vergiden muaf olma gibi pek çok ayrıcalık vaat ederek yanına çektiği
büyük Kürt toprak sahipleri ile varılan bir anlaşmanın sonucuydu.
Bunun önemli bir diğer amacı da, merkezkaç kuvvetleri durdurmak
ve böylece devletin mutlakıyetçi niteliğini güçlendirmekti. Alaylara
dahil olmanın verdiği ayrıcalıklarla büyük Kürt toprak sahipleri,
özellikle Ermenilerin ama aynı zamanda kendini savunamayan küçük
aşiretler ve küçük Kürt köylülerinin topraklarına da el koymaya
başlamış ve gelişen muhalefeti acımasızca bastırmıştı.

1908'de, Avrupa'daki ulusçuluk akımından etkilenen ve anayasal
reform vaadinde bulunan Jön Türklerin öncülüğündeki devrimle Abdülhamit
tahttan indirildi, ancak politikası baki kaldı.
1908 Jön Türk burjuva devrimiyle başlayan süreçte,
Jön Türklerden biçimlenen İttihat ve Terakki Fırkası ile (ilkokuldan
beri bize "Ermeni çeteleri" diye öğretilen) yasal parti statüsüne
geçen Ermeni örgütleri Hınçak ve Taşnak arasında iyi bir ilişki
vardı ve bu partilerle İttihat ve Terakki, 1908 ve 1912 seçimlerine
ortak bir platformda girmişlerdi. 1908 devrimi Ermeniler tarafından
coşkuyla karşılandı ve son yirmi yıldır topraksızlaştırılan Ermeni
köylüleri topraklarını geri alma talebiyle eylemler düzenlemeye
başladılar. Bu süreçte toprakları ellerinden alınan Kürt yoksulları
da bazı yerlerde toprak ağalarına baş kaldırıyordu.

Böylece toprak sorunu gündeme geldi. Yeni rejim ilk elden Hamidiye
Alaylarını dağıtmış ve soruşturmalar başlatmıştı, ancak birkaç
ay içinde büyük toprak sahipleriyle anlaştı ve düzenlemeler kağıt
üstünde kaldı. Bundan sonra İttihat kadrosu -1913'ten sonra hepten
resmi bir cereyan hâline gelecek olan- saldırgan bir Türk ulusalcılığına
evrilmeye başlamıştır. Hatta 1909 Adana ayaklanmasıyla yaşanan
katliamda, İttihatçıların, katliamın hemen öncesinde gazeteleriyle
ve organize ettiği Müslüman toplantılarıyla gerçekleştirdiği provokasyon,
dönemin tahkikat komisyonunda kayıtlara geçmiştir. Ayaklanma sonrası
İngiliz konsolosunun arabuluculuk önerisiyle silah bırakmayı kabul
eden Ermenileri, ordu, halk ve çetelerin gerçekleştirdiği bir
kıyım bekliyordu. Adana yakınlarında demirleyen Avrupa donanmalarının
seyirciliğinde gerçekleşen katliam, 1915'te başlayacak olan katliamın
yerel bir provası, son derece kristalize ve korkunç bir habercisiydi.

İttihat ve Terakki Fırkasının 1913'te, bir darbeyle hükümetteki
Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı indirip, zaten politikalarında söz
sahibi olduğu iktidarı tamamen aldığı süreçte, Balkanlardaki Slav
halkları da Balkan savaşlarıyla kendi kaderlerini kendi ellerine
alıyorlardı. Ancak imparatorluğun Avrupa'daki topraklarını ve
tebaasını büyük ölçüde yitirmesi, İttihat'ta ve milliyetçi Türklerde
elindekileri kaybetme duygusu ve panik yaratıyor, azınlıklara
ve gayrimüslim tebaaya karşı şovenizmi güçlendiriyordu. Her katliam
ve yağmada gözlendiği gibi, gayrimüslim tebaanın elindeki mal
varlığı ve toprak bu şovenizmi ve kin duygusunu kamçılayan bir
nedendi. Böyle bir zamanda reform taleplerini dillendirmeye kalkan
Ermeni toplumu temsilcileri ve milletvekilleri, Rusya'nın yardımıyla,
8 Şubat 1914'te bir reform anlaşmasını elde etmeyi başardılar.
Ancak bu dayatmaya boyun eğmek zorunda kalan İttihatçı liderlerden
tehditler ve uyarılar da beraberinde geldi. İmparatorluğun içinde
bulunduğu koşullarda bu tehditlerin gerçekleştirilmesine ihtimal
vermeyen Ermeni liderlerin tahmin edemediği, Birinci Emperyalist
Savaş'ın bu niyet için son derece elverişli bir zemin yaratacağı
idi.

1914'te Birinci Emperyalist Savaş başladığında, imparatorluğun
kaybettiği toprakları ve gücü yeniden kazanmak, partinin ideologlarından
Ziya Gökalp'ın derin katkılarıyla biçimlenen "büyük Turan" hayallerinin
de etkisiyle Orta Asya'ya yayılmak için bir fırsat olarak gören
İttihat hükümeti, savaştan Almanya'nın galip çıkacağını düşünüyordu.
Aynı yılın Ağustos ayında Osmanlı karasularına giren iki Alman
savaş gemisinin satın alındığı ilan edildi ve ardından Rusya limanları
bombalanarak Almanya yanında bu paylaşım savaşına girildi. Savaştan
önce milli iktisat politikalarıyla gelişmekte olan Türk burjuvazisine
özellikle ticaret sermayesinde Ermeni ve Rum hâkim sınıflarına
karşı mevzi kazandırmayı hedefleyen siyasi iktidar, savaştan önce
ve savaşın ilk aylarında planını uygulamaya başlamıştı.


__________________________
(20) Taner Akçam, "Atatürk 'katiller'
Diye Bağırıyordu", Radikal, 30 Mayıs 2005, s.6.
(21) William Faulkner.
(22) Tarihi Araştırmalar ve Dokümantasyon
Merkezleri Kurma ve Geliştirme Vakfı, Otoman Archives, Yıldız
Collection, The Armenian Question, 1. Cilt, s.XII, İstanbul 1989.
Aktaran: Taner Akçam, Ermeni Tabusu Aralanırken Diyalogtan Başka
Çözüm Var Mı?, İstanbul, 2002, s.74.
Baş
tarafı
|
|
|
|

FARKLI RENKLER FARKLI KÜLTÜRLER

SÜRYANİ
KÜLTÜRÜ

YAHUDİ
KÜLTÜRÜ

RUM
KÜLTÜRÜ

ERMENİ
KÜLTÜRÜ

Ermenilerin
Kökeni

Bayramlar

Kiliseler

Kültür

Müzik

Yemekler

Aileler
ve
İnsanlar

Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|