TEHCİR VE SONRASI
"Dünyanın
en zor şeylerinden biri,
herkesin
düşünmeden söylediğini,
düşünerek
söylemektir." (10)

"Adil ve kuvvetine güvenilir bir hükümetin yapacağı şey, hükümet
aleyhine isyanları tahakkuk edenleri cezalandırmaktı; fakat İttihatçılar
Ermenileri imha etmek" istiyorlardı; "nihayet Ermenilerin Van
kıtâli (savaşı), askeri hareketlere engel teşkil etmeleri, İttihatçıların
milli gayeleri için mühim bir fırsat vücûda getirdi,"(11)
diyen Ahmet Refik; yani Osmanlı Tarih Encümeni üyeliği
ve Askeri Sansür Müfettişliğini takiben 1919 yılında Türkiye Tarihi
Müderrisliği, 1924-1927 yılları arasında da Türk Tarih Encümeni
Başkanlığı yapan bir tarihçi.

Ermenileri de ağır bir şekilde eleştiren yazar, Ermeni sorunu
tartışıldığında nedense unutulan asli sorumluya, yani Türk halkını
da çok ağır bir istismara ve neredeyse imhaya sürükleyen İttihatçı
zihniyete işaret eder.

İşte bu Ahmet Refik'in 1915'te Eskişehir Sevk Komisyonu'nda
görevli olduğu döneme dair gözlemleri:
"Bir sabah Eskişehir istasyonunda me'mûlün harici (umulmayan)
bir manzara görüldü" diyen Refik, ağlama ve feryatlarıyla çoluk
çocuk yük vagonlarına tıkabasa doldurulmuş insanların hazin tablosunu
aktarıyor. "Trenler birbirini velyediyor (peşpeşe geliyor), her
trenden binlerce aile, binlerce köy halkı çıkıyordu. (...) Trenle
sevkedilemeyen çoluk çocuk, kadın erkek, ayakları kanlar içinde,
etraflarında birkaç jandarma karadan geliyorlardı. Manzara pek
feciydi..."(12)

"Nihayet birgün meş'ûm (uğursuz) bir emir geldi, Eskişehir de
tahliye edilecekti (...) Ertesi gün, Eskişehir'in biçare aileleri
ellerinde birer sepet, kollarında paltoları, hayvan vagonlarına
bindiler. Gözleri yaşlarla dolu, asırlardan beri sevdikleri, oturdukları,
yaşadıkları evlerini çiçekli bahçelerini, muazzez hatıralarını
bıraktılar; Konya ovasını kuşatan dağlara, Pozantı'nın yalçın
geçitlerine, Elcezire'nin ateşin çöllerine, açlığa, sefalete,
perişanlığa, ölüme doğru gittiler..."(13)

"Artık Eskişehir Ermenileri de çıkarılmıştı. (...) Sahipsiz kalan
evler güya polisler tarafından muhafaza olunuyordu. Hâlbuki geceleyin
halılar ve davarlar, kıymettar eşya kamilen çalınıyordu. Aynı
hâl, İzmit'in, Adapazarı'nın tahliyesi esnasında da vukua gelmiş,
eşyalar çalındıktan sonra izi belli edilmemek için evlere ateş
verilmişti..."

"Eskişehir kafile kafile, tren tren boşalıyordu. Bu trenler kapalı
yük vagonları bile değildi, kafes şeklinde, her tarafı açık hayvan
vagonları idi. Muhacirin idaresinden gelen memura: 'Bari kapalı
vagonlarla gönderin' dedim. Hiç tavrını bozmadı, lakaydane bir
sesle : 'Daha iyi ya, hava alırlar!' cevabını verdi..."(14)

Cemal Paşa'nın yanından gelen Orgeneral Liman Von Sanders'in
eşinin: "Ah ne kadar yazık, bu yavrulardan, bu masumlardan, bu
biçare kadınlardan bilmem ne istiyorlar? Kimler cinayet yapmışsa
onları tecziye etsinler. (...) Dereler insan gövdeleri, çocuk
başları taşıyor. Bu manzara yürekleri parçalıyor" şeklindeki gözlemini
aktardıktan sonra Ahmet Refik, şöyle yazar:
"Zaten bu zulmü takdir etmemek için çeteci zihniyeti ile malûl
olmak lazımdı, Almanlardan kalpleri insaniyet hisleriyle meşhun
(dolu) olanların da bu cinayetlerden müteneffir olduklarına (iğrendiklerine)
hiç şüphe yok. Fakat resmi Almanya isteseydi, bu kıtâle mani olurdu.
Said Halim Paşa İttihad'ın kör bir aletiydi; Enver ve Talat Almanya'nın
sözünden bir adım çıkmazlardı, bu cinayetleri kuvvetlerine güvenerek
icra etmeleri imkân haricinde idi. Hiç şüphesiz Almanya'nın zaferine
güveniyorlar, bu muazzam faciayı Almanya'nın kuvvetiyle, bu masumlar
feryadını Almanların zafer teraneleriyle bastırmak ümidinde bulunuyorlardı.
Almanya Anadolu'da kazanacağı menfaatlerle sermest; kurun-u vusta'da
(Ortaçağ'da) bile görülmeyen bu cinayetlere; samit (sessiz) ve
lakayt, seyirci vaziyetini takınıyordu..."(15)

"Ermenilerin en ziyade korktukları Pozantı idi. Orada, çetelerin
hücumu kalplerini titretiyordu. Bunlar hangi çetelerdi? İttihad
hükümetinin Turan siyaseti, İslâm ittihadı namına Kafkasya'ya
gönderdiği çetelerdi..."(16)

Evet, tablo buyken devam edelim. Bakın Selim Deringil,
"1915'te ne oldu?" sorusuna ne yanıt verir: "1915'te Osmanlı'nın
uyguladığı bir tehcir hareketi var. Tehcir sırasında büyük bir
facia yaşanıyor. Anadolu'nun her yerinden, hatta Trakya'dan Ermeniler
sürülüyor. Bu da o nüfusun büyük ölçüde yok olmasına sebep olan
bir eylem olarak çıkıyor karşımıza. 1915 aslında bu." Yani
Anadolu'nun (ve sermayenin) Türkleştirilmesi...(17)

ANADOLU'NUN
(VE SERMAYENİN) TÜRKLEŞTİRİLMESİ
"Düşüncenin
sigaya çekildiği yerde
barbarlığın
başladığı sınır yer alır."(18)

Bilinir: Osmanlı Devleti'nin 1906 yılında yaptığı nüfus sayımına
göre, günümüz Türkiye sınırları içinde nüfus 15 milyon civarındadır.
Bu nüfusun yüzde 20'si de gayrimüslimlerden oluşmaktadır. 1927
yılında Cumhuriyet yönetiminin ilk nüfus sayımına göre ise nüfus
13.6 milyona düşmüştür. Tabii ki 10 yıllık savaşta çok insan ölmüştür.

Ama 1927 yılında toplam nüfus içinde gayrimüslimlerin oranı yüzde
2.5'e düşmüştür. Ermeni tehcirinde insanların Suriye çöllerine
sürüldüğünü ve yok edildiklerini, Türk-Yunan nüfus mübadelesinde
ise 1 milyon 200 bin Anadolu Rumu'nun Yunanistan'a yollandığını
düşündüğümüz zaman bu sayılar anlam kazanmaya başlar. Kısacası,
Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Türkiye'nin bugünkü sınırları içinde
yaşayan her beş kişiden biri (yüzde 20) gayrimüslimdi; savaştan
sonra ise bu oran kırktabire (yüzde 2.5) düştü. Bu düpedüz nüfusun
Türkleştirilmesi politikasıdır.(19)

Söz
konusu Türkleştirilmesi politikası doğrultusunda "İttihat ve Terakki
Partisi Ermeni meselesinin esaslı bir şekilde çözümlenmesi için
karar aldı. Zaten Talat Paşa, 26 Mayıs 1915'te Sadrazamlığa yazdığı
resmi yazıda bunu belirtir. İttihat Terakki'nin 1915'te Ermenilerin
tehcir ve öldürülmesine karar vermesinin nedeni savaş koşulları
değildir. Yani tehcir ve ölüm kararı savaş nedeniyle bir askeri
tedbir olarak alınmamıştır. Kendilerini rahatsız eden Ermeni meselesinin
kökten hâlledilmesi ihtiyacıdır bu. Bunu derin ve uzun tartışmışlardır.

İttihat Terakki, Ermenilerin varlığının devletin varlığı için
ciddi bir tehdit olduğu düşündü ve Doğu Anadolu'nun Ermenilerin
imha edilmesiyle korunabileceğine inandı. Anadolu'daki gayrimüslimlerin
bir etnik temizlik anlamında ortadan kaldırılması, uzaklaştırılması
gerektiğine ilişkin kararları zaten 1914'te vermişlerdi. Kuşçubaşı
Eşref, Halil Menteşe ve Celal Bayar anılarında,
Anadolu'nun gayri-Türk unsurlarından tasfiye edilmesi doğrultusunda
ayrıntılı planlar hazırladıklarını ve bu planları ilk önce Ege
Bölgesi'nde Rumlara karşı uyguladıklarını söylerler. Yani gayrimüslimlerin
Anadolu'dan uzaklaştırılması, Anadolu'nun homojenleştirilmesi
projesi vardı. Bu projeye bağlı olarak da Doğu Anadolu'daki Ermeniler
imha edilme sürecine sokuldular. Nedeni de Balkan Harbi'dir.
Balkan Harbi'nde biz bir hafta içinde toprakların ve nüfusun yüzde
60'ından fazlasını kaybettik. Bütün gözler Anadolu'ya dikildi.
1912'de Taşnak Partisi, İttihat Terakki Partisi'yle her türlü
ittifakı bozdu. Türkiye'de tarihi herkes Türkler bir tarafta,
Ermeniler bir tarafta diye anlatır. Oysa Ermenilerin Taşnak
Partisi 1912'ye kadar İttihat Terakki'nin koalisyon ortağıydı.
Taşnak örgütü, Balkan yenilgisinden sonra kendilerine verilen
reform sözlerinin gerçekleşmediğini görerek Batılı devletlerden
dış destek aradı.

Taşnak'ın istediği Doğu Anadolu Bölgesi'nde idari ve siyasi reformdu.
1800'lerin ortasından itibaren ortaya çıkan Ermeni meselesinin
özü 'toprak meselesi'dir. Ermeni nüfusun çoğu Doğu'da yaşıyordu.
Yüzde 90'ı yoksul köylüydü. Batı'dakiler daha çok esnaftı, tüccardı.
Yoksul köylülerin en büyük problemi, topraklarının sürekli Kürtlerce
gasp ediliyor olmasıydı. Kürtler ve Çerkeslerin saldırısına uğrayan
Ermeni köylülerinin güvenliğinin Osmanlı devleti tarafından garanti
altına alınması meselesidir bu. Reformların yapılmayacağını gören
Taşnak, dış devletlerin yardımıyla İttihat Terakki'ye diz çöktürmek
istedi ve başarılı oldu. 1914'te Ermeni Reform Anlaşması yapıldı.
Doğu Anadolu iki vilayete ayrılacak, yönetim Hıristiyanlarla Müslümanların
katılımıyla olacaktı. İki yabancı vali atanacaktı ve atandı da...

Yanıtını arayan ama hâlâ yanıtlanmayan soru(n)lar tamı tamına
budur... Ancak, suskunluk egemen olsa da veriler boylu boyunca
ortadadır... Nasıl mı?

Ermeniler Van şehir merkezi dışında her yerde azınlıktaydı ve
bunu bildiği için Taşnak örgütünün bağımsız devlet talebi hiç
olmadı. Ama Osmanlı yöneticileri bunu bağımsız devlete ilk adım
olarak algıladı. 'Eski oyun yeniden sahneye konuyor. Biz Balkanları
hep reform diye kaybettik. Şimdi burayı da kaybedeceğiz' dediler.
Ve İttihat Terakki Birinci Dünya Savaşı'na girerek bu reform planını
rafa kaldırdı. Ama bir süre sonra Teşkilât-ı Mahsusa'nın Kafkaslarda
yenilgileri başladı. Bu yenilgilerde Ermeni çetelerin önemli payı
vardır. Sonra Sarıkamış faciası yaşandı ve bizim Doğu cephesi
çöktü. Bu yenilgi koşullarında radikal Türkçülük, İttihat Terakki'nin
yönetimini ele geçirdi. Mesela Bahaittin Şakir, Dr. Nâzım, Ziya
Gökalp, Talat Paşa ırkçılığa kadar varabilecek Türkçülüğü savunan
bir ekiptir.
__________________________
(10) Alain.
(11) Ahmet Refik, İki Komite, İki
Kıtâl, s.27.
(12) yage, s.30.
(13) yage, İki Kıtâl, s.34.
(14) yage, s.37.
(15) yage, s.38.
(16) yage, s.39.
(17) Selim Deringil, "Tehcir Sırasında Ermeni Çocukları
Kurtaran da Var", Hürriyet, 2 Nisan 2005, s.6.
(18) Max Horkheimer.
(19) Ayhan Aktar, "Ermeni Sorunu
(4): Gâvursuz Memleket mi Olurmuş?", Radikal, 15 Şubat 2006, s.8.
Baş
tarafı