
"mutlu sun baba"
Hokkosu Nora'yı tembihlemiş, o da çocuk ekonomisiyle lafı
bu hale getirmiş. "mutlu sun baba". Ben babamın
beşiğini tıngır mıngır sallarken, göz hizası, parmak ucunda masa
hizasına gelen bir peri, bir pazar sabahı, kahvaltı masasında,
kelebek elleriyle dürtüp seni böyle "mutlu sun baba"
derse, elbette önce tanrının bir mesajı mı diye düşünürsün. Sonra
her fırsatta düştüğün hayal dünyasından çıkar, şimdi bizim mutlulukla
ne işimiz var dersin, ne demek istiyor bu çocuk. En sonunda düşen
jeton boğazında düğümlenir, bugün babalar günü ve ilk defa bir
insan yavrusu, dilinin döndüğünce senin babalar gününü kutluyor
ve ilk defa sen babasız bir babalar günü sabahı kahvaltı eden
oğulsun. Gözyaşı merceği tuhaf çalışır, küçük Nora büyür,
baba ufaldıkça ufalır. Islak bir ekmeği yemek tatsızdır ama düğümlenmiş
bir boğazdan da böylesi daha rahat geçer.

Nora'ya tek bir şey demek geldi içimden: Benim babam senin
babanı döver...

Daha ilkokul çağımdayken bile, arkadaşlarımın ağızlarını doldura
doldura babalarından bahsetmelerinden hoşlanmazdım. Oysa senin
hakkında anlatacak sağlam hikayelerim vardı. İçimden "ulan
benim babam var ya, benim babam" diye düşünür, ama ağzıma
getirmez, sıramı savardım. Bir oğlun babasını anlatmaktan daha
iyi şeyler yapması gerektiğine inandım hep. Biliyorum ki sen de,
babasını anlatan bir oğul olmamdan fazlasını isterdin benim için.
Oğullar babalarını yenmedikçe bir dünya nasıl ilerler… Katillerin
aldıkları bir şey de çocukların babalarını yenme hakkıdır.

Ellinci gününde adını koyduğun hasadı kucakladım, geldim baba
evine, "baba elde var iki, bak işte Karuna." diyesi yüreğim,
baba evinde baba yok, babam oy. Olaydın da göstereydim sana çocuğun
adı Nare mi olacakmış Karuna mı? Sen kazandın. Hasadı
toprağından söküp kucağıma verdiğinde doktor, Nare daha
öyle çamur, seni gördüm ilk, işte gözyaşı merceği, ben babamın
beşiğini tıngır mıngır sallarken... Eyvah! dedim sonra, senin
burnun bir kıza yakışır mı acaba? Nare'ye ilk bakışım öfkelidir.
Yokluğunun üzerine inşa edilmiş her şeye öfke duyduğum gibi; çünkü
bütün bunlar zamanı geri çevirmeyi zorlaştırıyor. Öyle saf, öyle
canlı, öyle temiz karşımda duruyor. Tuhaf bir öfke ve aşkla bağlıyım
ona, hem senden yadigâr, hem yokluğunu bana anımsatan, elimde
bir düğüm. Çaldı kaçtı bir kere kapımızı ölüm. Yaşam her gün Nora'nın
çıplak ayak sesleri, Nare'nin gülücükleriyle çalıyor kapımı.
Torunların seni kardeşlerinle aldatıyor, ben yaşamla her gün aldatıyorum
seni.

Senin babalar gününü hiç kutladım mı hatırlamıyorum. Elbette sana
tek tük bir şeyler aldığımı, sana sarılıp öptüğümü, sakallarını
yanağıma sürttüğünü, kaşlarını parmaklarıma doladığımı, çenendeki
çukuru, yüzündeki her çizgiyi hatırlıyorum. Ama sana hiç öyle
doğrudan gelip "babalar günün kutlu olsun" dediğimi hatırlamıyorum.
Bizim aile ilişkimiz hep uzak oldu böyle klişelerden; sevgi saygı
sözcüklerinden, teşekkürlerden.

Bazı arkadaşlarım anlatmıştır, bildik hikaye işte; yaşları geldiğinde
babaları bunları alıp Karaköy'de bir yere götürürlermiş. Gördün
mü bak, ne babalar var. Oysa sen beni hiç kerhaneye götürmedin.
Ergenliğimle ilgili tek hatırladığım şey; pipimle çok oynayıp
oynamadığımı ara sıra sorman ve bunun makul düzeyinin ne olması
gerektiği hakkındaki konuşmalarımızdır. Çok sonra bir gün aldın
beni, hadi senin yaşın geldi deyip Şişli Adliyesi'ne götürdün,
hâlâ yargılanıyoruz.

Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, pireler berber,
hukuk deve olmuş. Kötü adamlar etrafımızı sarmış, öyle kötü ki,
kötülükleri çizilmiş karakterler olduklarını ele veriyor. O zamanlar
okumuştum hayvanlar aleminden bir haberde. Maymunlar meğer konuşurlarmış,
tehlike anında haberleşirlermiş; dört "pyot"
üç "hak", buradan gitsek iyi olur demekmiş.

Pyot pyot pyot pyot
hak hak hak,
baba pyot, canım hak

Artık zamanda geriye gitme konusunda umudum oldukça az.
Zaten seninle son adam akıllı konuşmamız da bu konudaydı.
Ben bu Aynştayn denen adamın zamanda görelilik hikayesini,
çok çabalamama rağmen anlayamamış sana sormuştum. Seninle, evren
hakkındaki o güzel konuşmalarımızdan sonuncusunu yapıyormuşuz
meğer. Şimdi yavaş yavaş kanıksıyorum.
Nora ve Nare koşuştururken, senin o uzun kaşlarına
ayakları takılıp düşemeyecekler, çenenin çukurunda yüzemeyecekler.
Seninle hiç evren hakkında konuşamayacaklar. Keşke imkan olsa
da, şimdi bütün klişelerle sana seslensem.
Seninle gurur duyduğumu haykırabilsem, en çok da
"ekran başında göz yaşlarına hakim olamadı"ğın gün…
Başkaları gibi maçayı dik tutmak lazım diye düşünmeden,
senin gözlerin dolarken, "işte babam" dedim
"işte babam, çırılçıplak insan".

"Şahadetin kutlu olsun" diye haykırdı mezarının
başında yüzbinler.
Şimdi de: Babalığın kutlu olsun, amen.

Arat
Dink
Agos Gazetesi