

İranlılar, ülkeleri dışında ve özellikle Batı dünyasında gerek
ırk gerek de coğrafya olarak bütünleştirildikleri Araplarla karşılaştırılmaktan
hoşlanmazlar. Bu konudaki hoşnutsuzluğu tarihçiler, İranlıların
derinliklerinde yer tutan kültür ve medeniyetlerinin İslamlaşma
sürecinde Arap karakterinden etkilenmesine yönelik bir tepkiyle
açıklamaya eğilimlidirler.

Arap'ın Arap olmayana üstünlüğü takva ile, yani Allah'a karşı
sorumluluk bilinciyledir, hadis-i şerife göre... İranlılar, İslami
öğretinin içselleştirdiği Arap örf ve adetlerini dışlayacak şekilde
benimsemeye çalışmışlardır İslamiyet'i: Ali Şeriati'nin
Katolik ayinleri ve simgelerini İslamiyet'e uyarladığı gibi bir
eleştiri yönelttiği Safevi Şiası, biraz da İslami hayat
tarzını yerelleştirmeye ilişkin bir kaygıyla, aynı zamanda da
yeni bir iktidar alanı oluşturma amacıyla biçimlenmiştir ama unutmamak
gerekir ki bu hareketi başlatan Şah İsmail de soy olarak
Türk'tür.

Dinin Arap örf ve adetlerinden kurtarılmasına dönük işlemler Pehlevi
Saltanatı yıllarında Fars milliyetçiliğini ön plana çıkaran kültür
politikalarında kendini gösteriyor. Bu konuda aşırıya varan arama
tarama ve adlandırmalar, halk arasında İslam Devrimi'ni meydana
getiren duyarlılığın derinleşmesi gibi bir sonuç vermiştir.

İranlılar, devrimden sonra uzun bir dönem evrensel İslamcı idealler
ve ümmet ütopyasının yeniden tanımlanması açısından silik bir
şekilde dillendirilen 'İranlılık' olgusuna şu son yıllarda daha
bir belirgin olarak geri döndüler gibi geliyor bana. İranlılık
ülke toprakları içinde yaşayan bütün unsurları içine alıyor. Ermeniler,
İran ülkesinin bir parçası, İranlılığın önemli ve değişmez unsurlarından
biri olarak görülürler ve kendilerini de öyle görürler.

Kanada'ya veya Amerika'ya gitmeye çalışan, bunun hayalini kuran
İranlı bir genç, tanıdık bir yüzdür. Yola çıkmak, Batı'ya veya
Japonya'ya, eline bavulunu alarak çıkıp gitmek bir sabah, bir
Batı ülkesinde bir süreliğine yaşamak, mesela Harvard'da tahsil
yapabilmek, Los Angeles'ta bir adres edinebilmek, Şah rejimi zamanında
olduğu gibi bugün de İranlı gençlerin hayallerinde yer tutuyor.
Ekbetan bloklarına gitmek için Muhsini Meydanı'ndan bindiğim taksinin
şoförü, Farsça ilk cümlemi sarf ettiğimde -muhtemelen kalın ha'larım
yüzünden- bildi İranlı olmadığımı ve o tanıdık soruyu sordu: Nerelisiniz?
Taksideki öteki yolcu, Armen, Türk olduğumu öğrendikten
sonra bir süre sessiz kaldı ve ardından, Türkiye'ye, özellikle
İstanbul'un güzelliklerine, ünlü Türk şarkıcılarına dair birkaç
soru sorduktan sonra, kendisinin de Ermeni olduğunu söyledi. Bunu
söylemediği takdirde fiziksel özelliklerine bakarak onun Ermeni
olduğunu bilecek değildim.

Muhsini Meydanı'ndan Veli Asr Meydanı'na çıkarken, yüksek blokların
üzerinde yer alan bir dizi şehit resminden birkaçı, Ermeni şehitlere
ait. 'A harfi, Anne Gibi' ('Mim, Misli Mader', Resul Mollagalipor,
2006) filminin Ermeni marangozu Robin de, komşusu genç
hastabakıcı gibi, Irak savaşı sırasında kimyasal silah etkisine
maruz kalmış bir gazidir.

Askerlik alanında Müslüman İranlı vatandaşlarla eşit olarak sorumlu
görülen Ermeniler, bunun bir sonucu olarak devlet memuru olabiliyorlar.
Halihazırda 200 bin'i bulan Ermeni nüfus mecliste, nüfus yoğunluğuna
göre kuzey ve güney bölgelerinden olmak üzere iki milletvekiliyle
temsil ediliyorlar. Ermeni milletvekilleri meclisin bir hayli
çalışkan milletvekilleri olarak biliniyorlar. Bürokraside yükselme
kapısı açık olduğu halde, elektrik ve mekanik alanlarında uzmanlıkları,
iş alanında ise dürüstlükleriyle tanınıyorlar.

Tahran'dan otobüsle Urumiye'ye doğru yaptığım otobüs yolculuklarında
karşıma çıkan Ermeni köyleri, mimari ve çevre düzenleme alanındaki
ustalıklarıyla dikkatimi çekmiştir hep.

Urumiye, Azerbaycan bölgesinde Ermeni nüfusun en yoğun olarak
yaşadığı bölge. Ermenilerle Azeriler arasında geçen yüzyılda Urumiye
civarında savaşlar yaşanmış; buna karşılık, bugün iki taraf arasında
bir düşmanlığın var olduğundan söz edilemez. İki tarafın da ilişkilerde
ortak değerleri geliştirmeye dönük bir çabayı öncelemesi, bunu
sağlıyor olmalı.

İki tarafın ortak kültüründe, sayısız Kerem ve Aslı hikayesi
var. Azeri bir gençle evlendiği için ailesi tarafından reddedilen
Ermeni kızı Sonia'yı -veya Suna'yı- tanımıştım Urumiye'de...
Tahran'da ise Ermeni bir gençle evlendiği için ailesi tarafından
dışlanan Azeri kızı Betül'ü tanıdım yıllar sonra. Ataerkil
kültürlerin baskısı bunu getiriyor belki: Urumiyeli Sonia'nın
hayatı, Tahranlı -üstelik ünlü bir Ayetullah'la da akraba
olan- Betül'ünkine göre daha yerine oturmuş gözüküyordu.
Şehir hayatının karmaşası içinde daha rahat eriyebilir gibi görünüyor,
aykırı aşklar ama Betül örneğinde bu olamamış işte. İki örnekte
de bana çarpıcı gelen, her ikisinin de evlenirken isimlerini ve
dinlerini değiştirmemiş olmaları...

Ermeni kültürünün etkisini hissettirdiği bir diğer şehir, İsfahan.
Ünlü Safevi Şah'ı Abbas, Aras kıyılarındaki Culfa şehrinde
yaşayan Ermeni nüfusun bir kısmını İsfahan'a getirmiş; sanat ve
ticaret alanındaki ustalıklarından yararlanma gibi 'sofistike'
bir gerekçeyle ve bu nüfusun İsfahan'da yerleşmelerine, tüccarlarının
iş hayatında etkin olmalarına, kilise kurmalarına destek vermiş.

İran sineması Ermeni sanatçıların gerek yönetmen gerek oyuncu
olarak etkili olduğu bir alan. Oyuncu Mahiya Patrosyan,
bu alanda en ünlü örnek. Kızım Meryem, Zehra Üniversitesi'nde
moda tasarımı okudu. İran'ın tanınmış modacısı, artık bir marka
sayılan Hakopyan, hocalarından biriydi. Tahran'ın Ermeni
mahallesi, önemli konserlerin verildiği müzik salonuyla, spor
merkeziyle, şehrin çekim merkezlerinden birini oluşturuyor. Ermeni
mahallesindeki konser salonu, rock gruplarının özel bir izin almadan
konser icra edebilmeleri nedeniyle, her zaman tıklım tıklım.

Yukarıda sözünü ettiğim, aynı takside yolculuk yaptığımız Armen'le,
yolumuz uzun olduğu için epeyce sohbet edebilmiştik. İranlı bir
Ermeni açısından bakıldığında Türkiye'den gelmiş bir Türk, bir
bakıma milli kimliğin güç kazanması için de hep hatırlanan soykırım
söylemi bağlamında bir yüzleşme yaşamanın ilginç olabileceği bir
kişiymiş gibi gelebilir ilk anda. 'Soykırım' konusuna yakınlaşıyor
Armen, sonra bu konuya girmekten kaçınıyor; daha doğrusu,
sanki Armen beni yüzleşmeyi umduğu Türk olarak göremeyeceğini
fark ediyor.

Armen'le konuşurken karşılıklı olarak öteki'nin sandığından
farklı, yerlerinden yurtlarından edilen insanlardan söz açıldığında
'dokunsan ağlayacak kadar duygusal bir insan' olduğunu fark etmenin
yüzlere yansıttığı bir ışık, gönüllere sağladığı bir hafifleme
oluyor. Hepimiz Adem'le Havva'nın çocuklarıyız; doğduğumuz toprağı,
annemizi babamızı, ırkımızı kendimiz seçmiyoruz ve içinde bulunduğumuz
koşulların sunduğu imtiyazlara ya da dayattığı olumsuzluklara
karşılık, adil ve dürüst olmayı başarmakla mükellefiz, insan olarak.
Doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz koşulların sağladığının
ötesinde neler kazandırabilmişsek kişiliğimize ve kişisel tarihimize,
bir bakıma onunla sınırlı bir var oluşa sahibiz...

Armen gitmeye, gidebilmeye çeviriyor sözü yeniden: Yapabilse
de mesela Kanada'ya yerleşse, olabilse de Amerika'ya gidebilse...
Kanada'ya hatta Fransa'ya yerleşebilir aslında; İran'da Ermeni
olarak baskı gördüğünü söylemesi yeterli bunun için. Fakat "bunu
yapamam, yapmak istemem" diyor... Yönetimle ilgili şikayetleri
varsa da bunlar dinsel inançlarının sınırlandırılmasıyla alakalı
değil; herhangi bir İranlı nelerden yakınıyorsa, o da aynı şeylerden
yakınıyor: Hayat pahalılığı, iş imkânı, ev kiralarının yükselmesi
ve herhangi bir vatandaş olarak düşünce beyanı ve benzeri alanlarda
daha fazla özgürlük, daha fazla temsil imkânı...

Hrant Dink cinayeti, muhtemelen 1915 soykırımına ilişkin
anlatılarla yetişen İranlı Ermeni çocuklarının muhayyilesindeki
soykırım müsebbibi Türk imgesini doğrulayan bir etki uyandırdı,
Ermeni toplumu içinde. Yine de protestoların aşırıya kaçmadığı
söylenebilir. İran hükümeti Ermeni vatandaşlarının bu alandaki
protesto ve etkinliklerine, daha çok Ermeni nüfusunun yaşadığı
Mecidiye ve Narmek gibi mahallelerde sınırlı kalması kaydıyla
izin veriyor ve bu tür etkinlikler, protestolar genellikle kiliseler
etrafında gerçekleşiyor...
Hrant Dink cinayetinin ardından Tahran'daki Kerim Han Caddesi
üzerindeki -aynı zamanda ruhani liderin çalışmalarını yürüttüğü
merkez olan- Sergis-i Mukaddes Kilisesi'nde, Ermeni Ruhani Lideri
Sibve Sergisyan'ın katılımıyla bir tören düzenlendiğine
ilişkin haberler Tahran'da yayımlanan gazetelerde yer aldı.
Sibve Sergisyan, İranlılık ortak paydasına verdiği destekle
tanınan bir din adamı.
İran basınında Ermenilerin ülke kültürüne olumlu katkılarını anlatan
yazı ve haberlere rastlamak her zaman olası. Yenilerde, Tahran-ı
Emruz (Bugünkü Tahran) gazetesinde, Ermeni vatandaşların Şii taziye
törenlerine katılımını konu alan Nergis Rızayi imzalı bir yazı
okudum. Rızayi'nin bu yazısında verdiği bilgilere göre, Ermeni
vatandaşlar ülkedeki bütün azınlıklara nispeten daha yoğun olarak
Hazret-i Hüseyin'in yasıyla ilgili törenlere katılıyor. Araştırmacı
yazar Seyyid Ahmet Vekiliyan, 'Halk Kültürü ve Muharrem' isimli
eserinde, İranlı Ermenilerin Hazret-i Hüseyin'in başına gelen
facia ile Hazret-i İsa'nınki arasında bir bağlantı kurarak taziye
törenlerine katıldıklarını kaydediyor. Hazret-i Hüseyin'in Kerbela'da
kesilen başını Şam'a doğru götüren kervanın yol üzerindeki bir
kilise önünde verdiği molayı ve kilisede bulunan bir keşişin bu
kesik başı gözyaşları içinde gülsuyuyla yıkamış olmasını konu
alan rivayet, zulme karşı ortak duyarlılığın bir örneği olarak
hatırlanıyor. (Tahran-ı Emruz, 5 Behmen 1385).
Zulüm ve adaletsizliği tanımlayacak ortak kelimelerden yoksunluk,
günümüz insanının en büyük meselelerinden biri sayılabilir. Ulusçuluk
ekenin şovenizm biçtiği bir yüzyılı arkamızda bıraktık. "Dünya
yok; bunun nedeni de basit: Gezegende yaşayanlarının çoğunluğunun
bir addan, basit bir addan bile yoksun olmaları" diye yazıyor
Badiou, Sonsuz Düşünce'de.
Toprağı
değil insanı önemsemeyi başarmak, insan olmaya ilişkin sorumluluğun
en önemli parçası. Bu sorumluluğun üstesinden gelmek, niçin bir
yüz yıl öncesinde olduğundan bile olanaksız görünüyor birilerimize
ve ortak kelimeler üzerinde ittifak etmek neden bu kadar zorlaştırılıyor;
insan canının daha fazla ucuzlamasına izin vermemek için, yaratılanı,
Yaratan'dan dolayı sevmeyi, saymayı, onunla ilişkili sorumluluk
üstlenmeyi yüreklendiren bir inancı/duyuşu koruyabilmek için de,
bu sorular üzerinde düşünmeye devam etmek gerekiyor...