Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR





HRANT'IN
ARDINDAN

Ömer Laçiner - Birikim (Şubat 2007)

HRANT DİNK'İN KATLEDİLMESİ:
BİR MİLAT OLMALIDIR...

Hrant Dink'in alçakça katledilmesi sevgili eşi Rakel'in o unutulmaz veda konuşmasında belirttiği gibi, Türkiye toplumu için bir milat olmuştur, bir milat olmalıdır.

Olabilir de. Çünkü, eğer Hrant'a sıkılan kurşun, hiç kimsenin, özellikle de katillerinin ummadığı ve öngörmediği biçimde sanki bir tahammül sınırını da patlatmışçasına bir etki yaratmış ve daha ilk anlardan itibaren toplumun hatırı sayılır bir kesiminde gayet belirgin bir "artık harekete geçmek gerek" kararlılığını dillendiren bir tepki potansiyeli doğmuş, yüzbinlerce insan kendiliğinden sokaklara dökülmüş ise, bir miladın ilk ve en gerekli koşulu var ve ilk adım da atılmış demektir.

Bu tepki potansiyelini neyin ve neye karşı harekete geçirdiğini bilmek, bunun kapsayıcı bir sahicilikte tesbitini yapmak, bu tesbitin bilincine gereğince vakıf olmak, hiç şüphesiz hayatî önemdedir ve o tepki potansiyelini bir milada dönüştürecek olan da budur.

Eğer, Hrant'a sıkılan kurşunun tetiği ve barutu örtünmeye bile gerek duymayan pervasızlıkta bir milliyetçilik idi ise; onun artık yeter dercesine patlattığı şey de o milliyetçiliğin her türüyle ve dört koldan onyıllardır gerek bireysel varoluşlarımızı gerekse toplumsal aidiyet halkalarımızı ezici ve törpüleyici bir mengene gibi sıkıştırmasına gösterilen tahammülün, çekilme ve çekinmenin sınırıdır. Bu sınırın, Hrant Dink'in katledildiği haberiyle patlamış olması da anlamlıdır. Çünkü Hrant Dink, bu ülkede ve üstelik milliyetçiliğin "çılgın"ca kuşatması ve sirayeti altında bir Ermeni olarak varolmanın dayanılmaz ağırlığına rağmen, cemaatinin çoğunluğu gibi adeta görünmezcesine yaşamayı seçmediği gibi Ermeni milliyetçiliğine de savrulmamış, bir kişilikti. Ermeni kimliğini, akli, ahlaki ve vicdani değerleri, yani insanı insan yapan, uygarlaştıran hasletleri özümsemiş olma ışıltısının verdiği ve sadece onun verebileceği bir gururla taşıyordu. Bu yalnızca onun bireysel varoluş hali, tutumu değildi. İçinde yaşadığı Müslüman Türk, Kürt ... büyük çoğunluğun bu değer ve hasletlere sahip olduğuna tüm içtenliğiyle inanmış olarak; onları ketleyen her türden milliyetçi saplantı ve önyargıyı göğüsleyerek, o insanî zeminde ortak tarihimizin en ağır sorunlarını bile çözebileceğimizi, gerçek bir barışma ve hatta kaynaşma iklimi yaratabileceğimizi anlatıyordu durmadan ve yılmadan.

Adeta bir misyon gibi benimsediği, içselleştirdiği bu tutumu ve bu tutumun simgesi olduğu için Hrant Dink'e sıkılan kurşun, milliyetçi mengenenin en ilkel güdülerimize teslim olmaya zorladığı bireysel ve kollektif varoluşumuzun -eğilip bükülmekle birlikte hâlâ koruyabildiğimiz- insanî kanallarını da dağıtmaya yönelik bir kurşun gibi algılandı.

Bu nedenledir ki; cinayetin hemen ertesinde, kendiliğinden ortaya atılan "Hepimiz Hrant Dink, hepimiz Ermeniyiz" sloganında yoğunlaşan ve dışavuran tepki potansiyelinin çekirdeğinde, son on yılların hercümercinde milliyetçiliklerin ağır tasallutu altında salt ilkel güdülerimize cevap verir bir içeriğe kıstırılmış olan kimlik/kişilik sorunlarımıza insanî-evrensel nitelik ve değerlerimiz temelinde bir cevap arama-bulma arzusu, bunun susuzluğu vardır. Şimdi artık sorun bu arzuyu gerçek bir iradeye dönüştürmektir.

O irade ve arayış perspektifinin, özellikle şu ilk açık tezahür evresinde, kendisi ile tepki duyduğu şeyin arasındaki farklılığın niteliksel olduğunu bilmesi ve bildirmesi derhal yerine getirilmesi gerekli bir zorunluluktur. Sözkonusu tepkinin neye karşı ve nasıl bir simge üzerinden kendini ifade ettiği zaten neredeyse dolaysız biçimde o niteliksel farklılığın mahiyetini de işaret etmektedir. Bu, 1990'lar milliyetçiliğinin hemen bütünüyle bireysel ve kollektif korkulardan, daha doğrusu bir korkular -düşmanlar- mozayiği olarak çizilen bir dünya-çevre algısından beslenen karakterinin karşısına insani değer ve yetilerimizin tezahürleri ve gelişim/zenginleşme imkanlarını gösteren, vurgulayan bir dünya-çevre tarifiyle çıkmayı gerektirir ilkin. İkinci ve asıl önemli olarak da, milliyetçilik(ler)in çizdikleri o dünya-çevre ile başedebilmek, öyle bir ortamda varolabilmek için, insanların, diğer yaratıklarla esasta aynı, sadece şeklen farklı biçimde -doğal- fiziki güç/şiddet kapasitesini kullanma, sahip olma içgüdülerine yaslanarak, vicdani, ahlaki hukuki, estetik değer ve ölçütleri bu içgüdülerin gerekleri önünde neredeyse sıfırlayan tavır ve yaklaşımının karşısında, tam zıddı bir tutum ve yaklaşımı etkin biçimde yükseltebilmeyi gerektirir. Bu ise ancak insanı insan yapan etkinliklerin, yani bilme yeteneğinin, kendini ve dünyayı gittikçe daha derinleşen bir bilgiyle kavrayabilme ve dönüştürebilme arzusunun, iyiyi, güzelliği arama, yaratma eğiliminin düzeyi oranında geliştirebileceğimiz salt insanî değerlerimizin kaynaştırıldığı, bunlara tekabül eden vasıflarımıza seslenen bir dilin ve varoluş biçimlerinin aktığı bir mecra/cephe oluşturmakla mümkündür. Özetle milliyetçiliğin, insanı-toplumu insaniliğinden olabildiğince "arındırıp" yabaniliğin, herhangi bir canlıdan farksız güdülerin inine çekmeye çalışmasına karşılık, açılacak bu yeni mecra insanı yabaniliğin cangılına sürükleyen o güdülerden silkinip sıyrılmaya, insani yetenek ve vasıflarıyla belirlenen bir atılıma çağıran bir niteliği ifade etmelidir. Bu bireysel ve kollektif bir yeniden -kendini- inşa çağrısıdır. Milliyetçiliğin o pek benimsediği "doğa yasaları"nın ebedi geçerliliği iddiasının karşısına, kendi türsel biricikliğinin bilincindeki insanın o ayırdediciliğine has değer ve kuralların işlediği bir dünyanın giderek daha da yetkinleşecek bir işleyiş düzenine kavuşmasını mümkün kılma iddiasını, idealini koymak demektir.

Birikim'de daha 1990'ların başından itibaren Türkiye toplumunun, Cumhuriyetle birlikte yürürlüğe konulan toplumsal bütünlük projesi ve mantığının giderek işlemez hale geldiğini, bu mantığı ve projeyi hâlâ ayakta tutma ısrarının da Türkiye toplumunu gittikçe hızlanan bir çözülüş sürecine ittiğini, yıllar boyu artan bir kaygıyla defalarca belirttik. O mantık ve projenin ideolojisi olarak Atatürk milliyetçiliğinin başlangıçta içerdiği "uygarlaş(tır)ma misyonu"nun ağırlığı zamanla tedricen azaldığı gibi, onun kanatları altında varlığını daima sürdüren ve "uygarlaş(tır)ma"yı değil o mahut "beka kaygısı"nı ön plana alan ve yıllar geçtikçe de bu kaygısı azalacağı yerde daha da ağırlaşan soy-Türk milliyetçiliği ile arasındaki mesafe de zamanla silikleşti. Son yıllarımızın ulusalcı-milliyetçi ittifakı bunun göstergesidir. "Devlet"in resmî ideolojisi, Atatürk milliyetçiliğinin yasal-kurumsal şemsiyesi altında "sivil" alanda bu iki milliyetçilik iş görmektedir. Bu işbölümünde resmî -Atatürkçü- milliyetçilik, özel olarak asker-sivil bürokrat zümrenin imtiyazlarının, fiilî siyasal ağırlığının korunmasının kalkanı olurken; "sivil" milliyetçiliğin bahsedilen iki kanalı -ki buna örneğin Akit gazetesinin temsil ettiği "İslami" versiyonu da bilhassa eklemek gerekir- Sünni-Türk çoğunluğun -yasalarca çoğu kez üstü kapalı bazen de açıkça ifade edilen- imtiyazlarını koruma güdüsünü kamçılarlar. "Beka endişesi" ya da "parçalanma-yokolma tehdidi" diye ifade edilen şeyin çekirdeğinde bunlar yer alır. Resmî -Atatürk- milliyetçiliğin gayrımüslim (azınlık)ları fiilen millet dışı (yabancı) sayıp, tüm Müslüman etnisiteleri Türk çoğunluğu asimile etmeye yönelik temel devlet politikası -ki bu tüm ulus devletlerin kuruluş evrelerinde geçerli olan "milleti yaratma" amacına tekabül eder- bu amacı gerçekleştireceğine inancını sürdürüyorken, o politika adına Türkçe dışındaki tüm dillerin yasaklanması Türk etnisiteye tanınmış bir ayrıcalık gibi görünmeyebiliyordu. Ancak, 1970'lere doğru durumu, Türk ve Türkleşmiş çoğunluğa göre bariz bir "azgelişmişlik, geri bıraktırılmışlık"la tarif edilebilen Kürtlerin, bu durumlarını etnik kimlikleriyle ikinci sınıf muameleye maruz bırakılmaları ile açıklamaya başlamaları ile içine girilen süreç 1980'lerin dünya ve Türkiye'sinin ekonomik-siyasal sarsıntıları ile beslendiğinde, hem diğer Müslüman etnisiteler içinde de (kısmen) işler hale geldi hem de Kürt muhalefetinin silahlı mücadele eksenine savrulması ile karşılıklı bir meydan okuma karakteri edinmiş oldu. Bu durum ve ortamda Müslüman etnisitelerin başta dil olmak üzere kendi kültürel kimliklerini Türk kimliğinin kendini tezahür ettirme biçimleriyle eş hakka sahip kılma talebi, Türk dil ve kültürünün kapsadığı alan ve derinliği ciddi ölçekte kaybetmesi tehdidi olarak algılanmaya başlar oldu. 1980 sonrası içine girilen sürecin, Türk milliyetçiliğinin her tür versiyonu tarafından Osmanlı'nın Sevr'e varan son dönemi ile kıyaslanması, hatta özdeşleştirilmesi bunun sonucudur. Biraz derinliğine bakıldığında, 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun içine girdiği modernleşme sürecine Müslüman tebaanın çoğunluğu tarafından gösterilen ve "İslamiyet" adına meşru sayılan tepkinin kökeninde de gayrımüslim "reaya"ya Müslüman kesimin "zimmeti" addedilegelmiş bu topluluklara eşit siyasi-hukuki haklar tanınmasını kabul edememenin yattığını görmek zor değildir. Bu eşitlenmeyi bir imtiyaz kaybı, gerileme olarak algılayan, siyasi-hukuki üstünlüğünü, asırlardır sürmesi nedeniyle adeta doğal bir özelliği, varlığının ayrılmaz ve hayatî bir unsuru olarak içselleştirmiş olan Müslüman çoğunluk açısından bu eşitlenme nasıl bir "yokoluş" sendromuna yol açtı ise; 1980'ler sonrasında -o geçmişi de dolaysızca hatırlatan- Ermeni -soykırımı- sorununun da eklenmesi ile, Türkiye toplumunun Müslüman bileşenlerinin Sünni Türklük ile eş siyasi-hukuki-kültürel hak talepleri de benzer ağırlıkta bir sendromun depreşmesi sonucunu verdi.

Osmanlı son döneminde Müslüman çoğunluk, siyasi ve hukuki eşitliğin, modernleşme sürecinde, gayrımüslimlerin o sürecin gerektirdiği ve başatlaştırdığı ticari-sınai etkinliklerdeki yerleşikliği ve birikimlerini ciddi bir avantaj, bir imtiyaz haline getireceği endişesini taşıyorlardı. Islahat, Tanzimat ve Meşrutiyet girişimlerine gösterilen "İslami" tepki gücünü bu endişenin doğurduğu korkudan devşiriyordu. O nedenle de sözkonusu tepki, modern ticaret, tarım ve sanayinin gerektirdiği koşul, maddi imkan ve insan kaynağına sahip olduğuna güvenen Müslüman kesim ve bölgelerde çok daha az, buna mukabil o bahiste kendini donanımsız ve hazırlıksız hisseden, daha da alta düşeceği korkusuna kolayca kapılabilen kesim ve bölgelerde ise yoğundu. 1980 sonrası süreçte de milliyetçi tepkinin ülkede ekonomik gelişme ve altüst oluşlara en az uyum sağlayabilmiş yörelerde ve sürecin istediği ekonomik-teknolojik donanım ve yetilere en az sahip, "tutunamama" ihtimali fazla olan -çoğunlukla genç- kesimde çok daha yoğun olduğu apaçıktır.



FARKLI RENKLER
FARKLI KÜLTÜRLER


SÜRYANİ KÜLTÜRÜ

YAHUDİ KÜLTÜRÜ

RUM KÜLTÜRÜ

ERMENİ KÜLTÜRÜ

Ermenilerin
Kökeni


Bayramlar

Kiliseler

Kültür

Müzik

Yemekler

Aileler ve
İnsanlar



Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 

Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla