|

'Hayat
Roman'dan sonra hayat

Reklamcı
diye tanımladığımız ve bir zamandır mesleğini annelerinden bile
sakladığımız meslek grubu üyeleri, çarpıcı yazın eserleriyle sık
sık gündemimizi meşgul ediyor. İşte Fidan Terzioğlu... Genç
bir mühendis iken reklamcılık yapan, oradan da istifa edip yazar
olmaya karar veren yeni yeteneğimiz Terzioğlu ile çok satan
ve edebiyat çevrelerinden de oldukça olumlu tepkiler alan romanı
"Hayat Roman" hakkında editörümüz Esra Baydan söyleşti.
Bu söyleşi, Virgül dergisinin Mart 2002 sayısında da yayınlandı.

Esra Baydan:'Hayat
Roman'da son durağı New York olan bir iç yolculuğu anlatıyorsun
diyebilir miyiz?

Fidan Terzioğlu:
Romanın coğrafi olarak son durağı New York, doğru. Ama anlattığım
hikayeyi bir iç yolculuk olarak tanımlamayalım. Bir sürü insan var
içinde ve hikayenin sonunda hepsi birtakım dönüşümlere uğramış durumdalar.
Bir kişinin kendiyle hesaplaşmasını didikleyen, sadece ve sadece
onu anlatan bir hikaye değil. Ama diğer taraftan, her roman, yazılma
macerasını düşünürsek, yazan için bir iç yolculuk oluyor kaçınılmaz
olarak.

EB:Koza
Uçuran sen misin?

Fidan Terzioğlu:Hmm, bu sorudan
kaçışım yok galiba. Kitabı açıyorsun, ilk sayfada, işini bırakan
bir reklam yazarı. Fakat benim de şu cevabı vermem lazım; Koza ben
değilim. Roman, roman olarak okunmalı. Hayat bu kadar matematiksel
bir kurgu üzerinden ilerlemiyor. Zaten öyle olsaydı edebiyata ihtiyacımız
da olmazdı. 'Hayat Roman'daki karakterler ve olaylar, anlatmak istediğim
şeye alet olarak yaratılmış durumdalar.

EB:
Yazarken okuru ne kadar düşünüyorsun?

Fidan
Terzioğlu:Sanırım
kafamın içinde, yazmak istediğim şeye göre içeriği değişen, ama
hiçbir zaman yüzü cisimleşmeyen bir okur var. Onu içimde ne kadar
kuvvetle hissedersem, cümleler o kadar kolay çıkıyor. Yazmak sadece
kendim için yaptığım birşey değil.

EB:
Bu 'yüzü olmayan okur' nasıl biri?

Fidan Terzioğlu:Çok
sevdiğim biri. Belki de bütün insanlığın içinde sevdiğim her ne
varsa, hepsini içinde birleştiren bir okur.

EB:Kendinle
ilişkin nasıl yazarken?

Fidan Terzioğlu:
Yazarken kendimi heyecanlandırmayı ne kadar başarırsam, sonuç okuyanı
o kadar heyecanlandırıyor diye düşünüyorum. Kendi yazdığımdan sıkılıyorsam,
onu kimse okumasın zaten. İnsanın yazdıklarıyla kendi kendini provoke
etmesi lazım. Yazı, kendi yazanını ne kadar kamçılıyor, kanını ne
kadar kıpırdatıyor, sınırlarını ne kadar genişletiyor, bunlar önemli.

EB:Sınırlar
nerde bitiyor?

Fidan Terzioğlu:
İşte onu keşfetmek için yazıyorum zaten. Neler olacağını bilmeden
oturuyorum işin başına. Bitince bakıyorum, böyle böyleymiş demek
ki diyorum.

EB:
İpler kimin elinde?

Fidan Terzioğlu:
İp falan yok bu durumda. Ortada kontrol eden, dayatan, zorla yaptıran
biri olması gerekmiyor. Yazanla okuyan, iki kutuplu, gelgitli, sorulu-cevaplı
bir oyun kuruyor metin üzerinden.

EB: Romanda aşağı yukarı
bütün kahramanlarına eşit mesafede gibi duruyorsun. Öyle mi gerçekten?

Fidan Terzioğlu:
Hikâyeyi birinci tekil şahıs ağzından anlatmaya başlayınca yazar,
o anda bir seçim yapıyor aslında. Diğerlerine ve o ağzından konuştuğu
adama eşit mesafede durması pek mümkün değil. Bu, yazarken unutulmaması
gereken bir tuzak aynı zamanda. Yazar hiçbir cümlede, aslında bütün
roman kişilerinin dışında bir yerde bulunduğunu ve o bulunduğu yerin
de neye benzediğini unutmamalı diye düşünüyorum. Okuyucuda bir roman
kişisinin ağzından konuştuğu izlenimini yaratsa da, yaptığı şey
aslında hiçbir noktada bu değil.

EB: O mesafeyi nasıl
ayarlıyorsun?

Fidan Terzioğlu:
Romandaki hiçbir karakteri kayırmamam lazım. Duygusal olarak çok
bağlanıp birini, ya da hepsini tek taraflı görmeye başlarsam yandım.
Tam bir karakter yaratamam o zaman. Bir tarafta bu var. Öbür tarafta
da, kantarın topuzunu kaçırıp fazla ironik bir anlatıcı haline gelebilirim.
Onu da yapmamam lazım. Bu ironi fazla kaçınca yazarın kendini fazla
önemsemesi, tepeden bakması durumuna yol açabiliyor. İşte bu iki
tarafın ortasında, doğru hissettiğim dengeyi sağlayarak ilerliyorum.

EB: Uzun zaman reklam
yazarlığı yapmışsın. Bunun roman yazarlığına etkisi ne oldu?

Fidan Terzioğlu:
Reklam yazarlığının verdiği şey, her sözcükle, her fikirle ince
eleyip sık dokuyarak uğraşma, her birinin hakkı neyse onu verme
çabası. Reklam yazarlığında insan anlatmak istediği şeyi kısıtlı
alanda, kısıtlı sürede en iyi şekilde aktarmak üzere inceltiyor
kendini. 'Evet, işte bu tam da böyle söylenirdi'yi kovalamaya alışıyor.
Yani elbette, eğer kafayı buna takmışsa. Fakat reklam yazarının
çıkış noktası, eline hazır verilmiş, kendi seçimi olmayan bir fikir
olduğundan, bu çaba bir süre sonra kendine rağmen sürdürdüğün bir
şey haline gelebilir. O noktada fena halde kendine zarar vermeye
başlıyorsun.

EB: Reklam yazarlığıyla
roman yazarlığının en büyük farkı ne? 
Fidan Terzioğlu:
Reklamcı bir takım çözümler gösterme telaşındadır. Halbuki edebiyatçı
tam öbür kutupta, soruları bulup çıkarmakla uğraşmaktadır.

EB: Endüstri mühendisliği
okumuşsun. O mesleği hiç yaptın mı? 
Fidan Terzioğlu:
Endüstri mühendisliği kendine göre bir düşünce sistemi. 'Şimdi bu
problem en iyi nasıl çözülebilir?' fikri üzerine kurulu. O soruyu
sormayı alışkanlık edindiğin zaman bence o mesleği yapmış oluyorsun.
Doktorluk diploması alıp da doktorluk yapmamaya pek benzemiyor.
Sonuçta ben o diplomayı bir sürü şeye alet etmişimdir.

EB: Hayat Roman'dan
sonra hayat nasıl?

Fidan Terzioğlu:
Hayat Roman'ın okuyanlarıyla beraber oluşan, kendi kendine ilerleyen
bir hikayesi var bir tarafta. Öbür tarafta benim hayatımda ondan
bağımsız ve onunla birlikte oluşan bir sürü şey var. Kitabın etkisini
bunların arasından kolay sıyırıp çıkaramam ama, kitabın hayatımda
açtığı kapıdan memnunum. Bu beni özgürleştiren bir kapı, çünkü tam
gitmek istediğim yönde yürümemi sağlayan bir kapı. Hayatta en çok
istediğim şey yazmaya istediğim gibi devam edebilmek.
Şubat 2002

Diğer
röportajlar için tıklayınız
|