|

"Dostlar" ve "Çisenti"den
Biri
kentimizin en saygın sanat tiyatrolarından, diğeri ise son yıllarda
daha çok çocuk oyunları ile bilinen bir topluluktan, apayrı iletiler
sunan iki oyun

Yeni
oyun "bolluğu" sürüyor - ve bu nedenle, bugün de iki oyuna birden
değinmek istiyorum. Her ikisi de oldukça hafif ve kendi çapında
birtakım düşündürücü öğeler taşıyan güldürü türündedir.

Ekranın
arkasında ne var?
Otuz
yılı aşkın bir süredir nitelikli oyunları ile sanat/tiyatroseverlerin
sürekli alkışlarını hak etmiş olan Genco Erkal, "Yarışma"
oyunu ile TV'deki rating olgusunu eleştirirken, acaba kendi tuzağına
mı düşüyor?! Oyunu birlikte izlemiş olduğum bir dostum, "Genco'ya
pek yakıştıramadım!" derken, eşim de, oyunun sonunda bitmeyen alkışlara
teşekkür eden Erkal'ın yüzünde acı bir tebessüm gördüğünü belirtiyordu...

Ben, konuya o denli "sert" bakmıyorum. Hiç kuşku yok ki, Gogol,
Brecht ve Sartre ile tanımaya başladığımız, N.Hikmet, A.Nesin ve
son olarak C.Yücel'i bize aktaran bu "Yalınayak Sokrates"imizi bir
bulvar komedisinde görebileceğimizi ben de düşünmemiştim. Bundan
öte, kentimizde halen (çok şükür!) yeterli sayıda "Genco'cu" bulunduğundan,
bu değerli tiyatrocumuzun salonu pek boş kalmazdı - ve bu bağlamda
diyelim ki, kendisi bu oyun ile "geniş kitlelere" de yönelmek istedi!

"Seks
- Dalavere - Kültür" alt başlığını taşıyan, Fransız TV yapımcısı
Laurent Baffie'nin yazıp Umur Bugay'ın dilimize uyarladığı,
Erkal'ın yönettiği oyun, televizyon dünyasına amansız bir
eleştiriler yumağını içermekte. Sadece görünüşte bir "kültür" yarışmasının
yapımını konu edinen öyküde, kapitalist sistemin simgesel bir aynası
olan bu sektördeki çıkar çatışmalarına, tüm acımasızlığı ile tanık
oluyoruz. Kanal patronu - program yapımcısı - sunucu - yarışmacı
- izleyici ekseninde "yukarıdan aşağıya" oluşan bu "pasta paylaşma"
kavgası boyunca, izleyici kitleleri TV kanallarınca bir çeşit "meta",
canlı olarak yayınlanan çekim süresince ise konuk izleyiciler, stüdyo
şefi tarafınca birer "alet" olarak kullanılmaktadır! Öte yandan
canlı yayınların nasıl "delinebileceğini" görüyor, oyunun sonunda
ise TV ekranı arkasındakilerine uzanan uyuşturucu bağımlılığı ve
eşcinsellik gibi göndermeler ile karşı karşıya kalıyoruz.

"Yarışma"da beş kişiyi izliyoruz: Genco Erkal'ın
canlandırdığı yapımcı Franck, doğum yapmış eşini hastanede ancak
dört gün sonra görebilecek, abartıya kadar varan iş tutkusu ile,
rating yitiren programını kurtarmak için giriştiği kurnazca plan
için seksi bir fotomodeli kullanmaya karar veriyor. Oyunun asıl
devinimi, Cindy'nin (Şebnem Özinal) bir kültür yarışmasına
katılabilecek hiç bir niteliği bulunmamasından gelişiyor - rating'i
patlatacak çekiciliği ve "dekolte" giysileri dışında... Yarışmanın
sunucusu Stéphane (Ziya Kürküt) ise, bir tür "Elvis-Beyaz"
karışımı olarak, başta hanım izleyicilerinin büyük beğenisini kazanmışken,
daha sonra basın tarafınca açığa çıkartılan eşçinselliğini ayrı
bir "beğeni" unsuru olarak kullanmaya başlayacaktır! Stüdyo konukları
(ve bu bağlamda Dostlar Tiyatrosu'nun izleyicileri) ile bire-bir
ilişki kurmakla görevli stüdyo şeki Jean-Pierre (Erdem Akakçe)
ise, onlara çeşitli tabelalar aracılığı ile "alkış"lama, şarşırma
("AAAA!") ve üzülme ("OOOO!") komutlarını veriyor. Gerçek yarışmacı,
yapımcının kurtulmak istediği "kocakarı" yetmişlik Paulette (Zeynep
Irgat) ise olup bitenlerden bihaber, ardından şaşkın ve öykünün
sonunda ise suçlu durumuna düşüyor!

Bir yıla yakındır Paris'te büyük başarı ile sahnelenen "Sex, Magouilles
et Culture" başlıklı oyunun yazarı, onbeş yıldır televizyon ile
iç içe olduğu için, Le Monde Gazetesi'nin de belirttiği gibi "...bu
oyunla televizyonun bütün yozlaşmış, satılığa çıkarılmış, kirletilmiş,
histerik, çığırtkan, ahmak, kültürsüz yönlerini..." sergilerken,
her halde -tüm abartılara karşın- gerçek durumları aksettirmekten
pek uzak kalmıyor. Paris'teki gösterinin program defterinde de kendisinin
belirttiği gibi "...yaşayan veya yaşamış kimselerle tüm benzerlikler,
mantık çerçevisinin içindedir."

Her
ne kadar oyunun sonunda "bu gibi durumlar, ülkemiz için asla geçerli
olamaz!" gibi bir yorum getiriliyorsa da, buna hiç kimsenin inanmasını
beklemiyoruz - ve bu olguların sürekli biçimde ortaya dökülmesi,
Genco Erkal ve Dostlar Tiyatrosu'nu alkışlamak için belki de yeter...

Alçak
gönüllü tiyatro
Daha
çok, Ali Poyrazoğlu'nun deyimiyle "iyi oyunlar seçmedikleri için"
kapılarını kapatan Dormen Tiyatrosu'ndaki "koşuşturmaca" güldürüleriyle
tanıdığımız Ray Cooney'in kaleminden gelen "Şimdi Yaşa,
Sonra Öde" oyununu, geçenlerde Akatlar Kültür Merkezi'ndeki
Tiyatro Çisenti'den izledik. Tam on yıldır "perde" diyen
bu topluluk, önceleri Albert Camus ve Dario Fo gibi saygın yazarların
yapıtlarını sahnelerken, son yıllarda daha çok çocuk oyunları ile
büyük başarı kazandı. Bu topluluktan üç yıl önce gene Akatlar'da
Çetin Altan'ın "Dilekçe"sini izlemiş ve bu sütunlarda sizlere tanıtmıştım.

Üç
kişinin sahneyi paylaştığı bu yeni oyunlarını, gene Dormen'deki
güldürülerde büyük beğeni kazanmış ve daha Devekuşu Kabare'den anımsadığımız
Suat Sungur "götürecek" derken - yanıldık işte! Hiç kuşkusuz
ki Sungur, aynı beklediğimiz biçimde sağlam ve dengeli bir oyun
çıkarıyor, ancak onun yanında, ilerisi için gerçekten umut vaadeden
genç bir yeteneği izledik: TV izleyicisi olmadığımdan, "Baba Evi"
dizisinden tanımadığım Mine Çayıroğlu, oyunun ilk ve ikinci
perdeleri arasındaki kişilik değişimini oldukça başarılı biçimde
sergilerken, Suat Sungur ile güzel bir diyalog oluşturabiliyor.

Konu, güldürü ağırlıklı olmakla birlikte, insanoğlunun değişimini
irdelemeye yöneliktir, en başta. Asıl öykü Gene Stone tarafınca
yazılmış ve (anladığım kadarıyla) Ray Cooney tarafınca "hafifletilmiş":
Kendi başına buyruk, üstelik oldukça "alternatif" düşünceli bir
genç kız, birlikte yaşadığı erkek arkadaşı ile kavga ederken, alt
katta tek başına oturan "annesinin kuzusu", bekâr, düzenli yaşamı
yeğleyen, orta yaşlı bir memura sığınır. Tabii ki "ateş" ile "su"
bir araya gelirken, başta sayısız sorun çıkacaktır; ne var ki, her
an doğuracak durumda hamile olan genç kızın, memurun yardımı ile
dairedeki kanapede dünyaya getirdiği bebek, her ikisinin yaşamına
bir dönüm noktası getiriyor...

Üst
katta geride bırakılmış yarı "yarma" erkeğin (Tarkan Koç),
yitirmiş olduğu kız arkadaşını geri getirmeye kalkışması, oyuna
ayrı bir devinim katıyorsa da, asıl ilişki genç kız ile orta yaşlı
memur arasındadır. Burada sergilenen kuşaklar ve yaşam biçimleri
arası çatışma ve oradan doğan tepkiler ile bu tür bir tepkiler yumağından
önce oluşan sevgi ile ardından gelen aşk, aslında sürekli olarak
işlenen konulardır - ancak bu insani ilişkiler, size iki başarılı
oyuncu tarafınca sunulduğunda, "işte, tiyatro budur!" diyebileceksiniz.
Taksim'den ve Şişli'den belki gelmenize gerek yok, ancak Levent
veya Etiler çevresinde oturanlara, bir akşam gitmelerini öneririm.

Diğer
yazılar için tıklayınız
|