|

Merhabalar,
Sizlere kuruluşundan bu yana "minidev"de "Farklı Renkler, Farklı
Kültürler"in "Yahudi Kültürü" bölümünden ayda bir seslenirken,
bu alternatif ve çok yönlü sitede sürekli tiyatro yazı ve eleştirmelerinin
eksikliğini duyuyordum...

Hepimizin
bildiği gibi, en basit tanımıyla, "tiyatro" nun oluşması için, üç
ana unsur gerekiyor. Bunların ilki, yer = arena, çadır, bina… kısacası
sahne'dir. İkincisi, bu sahnede "becerilerini" sunan oyuncu, üçüncü
unsur ise, bu iki etmenin yöneleceği seyirci'dir. Özellikle İstanbul
kentinde sık sık rastlanan, "tiyatro kumpanyaları"nın "salon" eksikliği
veya oluşabilecek "kadro"suzluğu nedeniyle tiyatro ortamı istenildiği
gibi oluşamayacağı gibi, kuşkusuz ki, "seyirci" eksikliği de, aynı
olguyu engeller. Nasıl ki Eski Yunanca'da THEATRON sözcüğü "bakılan
yer" anlamını taşıyorsa, bakacak (ve görecek!) kimseler olmadan,
tiyatro olamaz…

İşte bu yeni sayfamızda okuyacağınız yazıların
amacı, seyirci oluşmasına katkıda bulunmaya yöneliktir!

Bu satırların yazarı, tiyatro kuramcısı veya uygulayıcısı olmaktan
çok uzaktır. Lise yıllarındaki bazı önemsiz denemeleri haricinde,
sahneyi sadece önden görmüştür. Sürekli ve karşılaştırıcı, iyi
bir seyirci olmakla yetinir. Ve bu özelliği ile tiyatro olgusunu,
belki heyecanını okurları ile paylaşmak, ancak -başta olmak üzere-
kentimizdeki tiyatro seçeneklerini gözler önüne sermek ister. Bu
bağlamda yazılarımda, yönetmen/oyuncu veya dekor/kostüm eleştirilerinden
daha çok, oyunun kendisine değineceğim, yorumunu yapmaya ve, olanaklar
elverdiğince, başka tiyatro veya ülkelerdeki gösterimi ile karşılaştırmalar
yapmaya çalışacağım. Kısacası, oyunun özü ve çerçevesini çizip,
"minidev" okuyucusunun bu seçilmiş oyuna gitmesini özendirmektir
asal amacım. Yani: İstanbul'un tüm tiyatroları rahat edebilir
- bu sütunlarda "yıkıcı" veya "batırıcı" eleştiriler büyük bir olasılıkla
yayımlanmayacaktır!!!

İşte, 1997 yılından bu yana İstanbul'da yayımlanmakta olan "ŞALOM"
Gazetesi'nde bugüne dek çıkmış olan yüzü aşkın tiyatro yazılarımı,
bundan böyle aynı gazete ile koşut olarak "minidev"e de almayı düşündüm.

Şu anda, daha önce "ŞALOM"de yayımlanmış olup, içinde bulunduğumuz
2001/2002 mevsiminde halen yer alan toplam dokuz gösterinin yazılarını
"Arşiv" bölümümüzde bulacaksınız. Bundan öte, 4 Ocak tarihinden
başlayarak, iki haftada bir "Perde Aralığından" adı
altında sizi İstanbul tiyatrolarında bir gezintiye çıkarmak üzere,
iyi seyirler ve - 2002'de tiyatroya gidebilecek kadar "keyifli"
olmanızı dilerim.

Sevgi ve Saygılarımla,


"Mar-Zele"
Ülkemizde
daha çok başarılı Brecht yorumları ile ünlenmiş olan Zeliha
Berksoy, hemen hemen tek başına sunduğu Marlene Dietrich'in
yaşamöyküsünde, Yirminci Yüzyılın karanlık bir dönemini, zengin
bir müzik şöleninin eşliğinde, çarpıcı bir biçimde sunuyor.

Devlet
Tiyatroları Taksim Sahnesi'nde dünyaya malolmuş bir sahne sanatçısının
yaşamını, Türkiye'nin büyük bir tiyatro yeteneğinden izliyoruz:
Zeliha Berksoy, Marlene Dietrich'i canlandırıyor. Son olarak
Bertolt Brecht'in 100. doğum yıldönümünde Berksoy'u, bu büyük tiyatro
adamının yapıtlarından seçmeler içeren "Yosma" oyununda alkışlamıştık
- 2001 yılında ise, sahne, beyazperde ve konser salonlarında milyonlarca
insanı büyülemiş "Marlene"nin 100. doğum yılını, gene
aynı sanatçı ile kutlayabilmek, ne güzel bir rastlantı!

Brecht'den
Dietrich'e
Sahne çalışmaları yanısıra, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda
öğretim görevliliğini de sürdüren Doç. Dr. Zeliha Berksoy, ülkemizde
özellikle Brecht ile birlikte anılır. Gerçekten de, Berlin Schillertheater'in
ardından aynı kentin doğu kesiminde iki yıl boyunca Brecht'in tiyatrosu
sayılan Berliner Ensemble'da iki yıl eğitim görmüş ve sahneye çıkmış
olan sanatçımız, ülkemize gerek Brecht dramaturjisinin, gerekse
Weill, Dessau ve Eisler'in sahne müziklerininin tanıtımına büyük
katkılarda bulunmuştu. Kendisi ile ilk karşılaşmam, 1972 yılında
Prof. Ferdi(nand) Statzer'in piyanosu eşliğinde bu eşsiz tiyatro
şarkılarını sunarken olmuştu. O yıllarda Brecht'in oyunlarını bilmeme
karşın, başta Weill'in müziklerini, kusursuz Almancası ile Berksoy'dan
ilk kez dinlemiş ve büyülenmiştim! Ardından kendisini Hikmet, Taner,
Öngören veya Schnitzler'den Sofokles'e değin çeşitli ustaların oyunlarında
izleyebildik, ancak Zeliha Berksoy, her dem Brecht'e dönmesini bilerek
bizi hiç bir zaman düş kırıklığına uğratmamıştı! - "Kafkas Tebeşir
Dairesi"ndeki Gruscha veya Anna olarak "Yedi Ölümcül Günah"ta,
Genco Erkal ile birlikte sundukları "Brecht Kabare" (1979) veya
"Ben Bertolt Brecht" (1986) seçmelerinde. Bir Kalan Müzik yapımı
olan "Brecht Kabare" albümünü ise, Almanca bilmeyenlere de
o ölümsüz özgürlük ve barış sevgisi dolu şiirleri ile ezgilerini
Türkçe çevirilerinden sevdirmesini bilmiştir; bu bağlamda Zeliha
ve Genco ikilisini özellikle anmadan geçemiyorum...

Genco
Erkal, bir süre önce New York'da görmüş olduğu Pam Gems'in "Marlene"
müzikalini oyununu ayağının tozu ile Berksoy'a önerir ve, geçenlerde
yapmış olduğumuz bir söyleşide "Ben, sadece Brecht yorumcusu
değilim!" türünden haklı bir tepkide bulunan sanatçı ise, bu
projeyi hemen benimser. "Neden Marlene Dietrich?" soruma
karşılık, Berksoy şöyle diyor: "Sanatçının Berlin kökenli olması,
Almanya'nın ve dünyanın o ilginç dönemi ve tiyatro yaşamı, savaşı
körükleyen ülkesine sırtını çevirip evrenselleşen bir sahne sanatçısı
olması..." - tüm bunlar, ilgisini çekmiş; üstelik oyundaki uluslararası
nitelikteki şarkılar da, Berksoy'un sesine ve sahne diksiyoununa
uygun düşmüş olsa gerek.

Marlene
Dietrich, her bakımdan "dört-dörtlük" bir "show" sanatçısıydı. Gençliğinde
büyük tiyatro yöneticisi Max Reihardt'ın öğrencisi olmuş, ardından
Josef von Sternberg'in özendirmesiyle, yönetimindeki filmlerde rol
almaya başlamış ve çok kısa sürede, o dönemin genç yazarı Heinrich
Mann'ın bir romanından uyarlanan "Mavi Melek"teki Lola rolü
ile yıldızlaşmıştı. 1930 yılında ABD'ye geçer ve çok geçmeden Hollywood'un
en aranılan "vamp"ları arasına girer. Öte yandan Nazilerin, uluslararası
çaptaki bu sanatçıyı, doğduğu ülkesine yeniden çağırmalarına kulak
asmaz - dahası, özellikle Amerikan askerlerine yönelik eğlence programları
ile ünlenir! Sözleri daha Birinci Dünya Savaşı'na dayanan "Lili
Marlen" başlıklı Alman asker ezgisi, onun aracılığı ile 48 dile
çevrilip yerkürenin hemen her köşesinde söylenecek bir "dünya şarkısı"na
dönüşür. Derken, Las Vegas'ta dinletiler, turneler, Avrupa ile yeniden
buluşması, Paris konser salonlarındaki başarılar... Maurice Chevalier,
Jean Gabin ve Charles Boyer ile dostluklar, Fransız Şeref Madalyası'nı
alması...

Diğer
yazılar için tıklayınız
|