|

Yeni
Dünya'dan (Ortaköy,
Taksim ve Galata üzerinden)
Japonya'ya!

13.
Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali tüm görkemi ile sürüyor.
Sekiz salon ile Rumeli Hisarı Sahnesi yanısıra Haydarpaşa Garı,
Ortaköy Meydanı ve kentimizin çeşitli alanlarında her gün süren
"sokak tiyatrosu" gösterilerine yetişmek için zorlanıyoruz, gerçeği
belirtmek gerekirse!

Bir "tiyatro sihirbazı"!
Yaşıyoruz, deviniyoruz, düşlüyoruz… Kartondan kentler kurup, onları
göğe uçuruyoruz. Derken, yukarılardan çanlar iniyor, değişik sesler
çıkarıyoruz onlarla, ne var ki bu çanlar birden birer balon olup
uçuveriyorlar! Bizi almaya gelen (gene kartondan yapma) otobüse
binip, yeni yeni dünyalara yol alıyoruz…

Bir
"tiyatro sihirbazı"dır Heiner Goebbels: Görselliğe,
müzik yoluyla kulaklara ve - sözlere o denli önem vermeksizin -
en başta duygulara yöneliyor. AKM Büyük Salonunda İstanbul tiyatroseverlerine
üç gün peşpeşe sunduğu "Hashirigaki" ile büyüsünü
cömertçe dağıtıp, bizlere yeni yeni sahne ufukları açarak uçtu gitti
o da !

Oyun, bir çeşit "taşınma" ile başlıyor. Üç kadın, çeşit çeşit eşyalar
getirip, sahne boyunca uzanan bir duvarın pencere ve kapılarından
içeriye tıkıyor, canlı bir müziğin eşliğinde. Neden acaba? Bu bir
toparlanma mı, bir yeniden düzenleme mi, bir temizlik
mi yoksa? Ardından, bu duvardan evin (veya ruhun?) içine giriyoruz.
Batı dünyasından doğuya, Japonya'ya taşınıyoruz. Ufak-tefek Yumiko
Tanaka, geleneksel bir müzik aletinin başında, ülkesinin ezgilerini
söylüyor. Derken, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında bir Rus fizikçinin
geliştirmiş olduğu ve adıyla anılan "Theremin"in başında
kızıl saçlı, uzun boylu İsveçli Charlotte Engelkes ve Kanadalı
Marie Goyette: El değmeden çalınabilen bu elektronik aletten,
değişik sesler çıkarıyorlar. Oyunun diğer bazı sahnelerinde ise,
bugüne dek çoğumuzun görmediği, seslerini duymadığı çeşitli vurmalı
çalgılar; neredeyse yazı karakterlerini andıran ışık oyunları -
tasarımcı Klaus Grünberg'in mavi, yeşil, sarı ve kırmızı
ile yarattığı dünyalar. 

Gittikçe artan şaşkınlıkla izlediğimiz bu renk ve müzik cümbüşü
ile gelişen oyun, mekânsal bir üçleme sunuyor bizlere: Önce dış
duvar, ardından evin içi ve daha sonra otobüsün geldiği sokak… Diğer
üçleme, bölgesel açıdandır: Yeni dünya (Kanada), eski kıta (İsveç)
ve doğu (Japonya) - küreselleşme'nin değişik bir yorumu mu
acaba? "Some come together to see something, to hear something…"
(= "Birileri, bir şeyler görmek için, bir şey dinlemek için, bir
araya geliyor…") - Alman/Yahudi asıllı, ABD doğumlu ve uzun yıllar
yaşamış olduğu Paris'te 1964'de ölen Gertrude Stein'ın bu
türdeki metinleri, tüm oyun boyunca sürekli olarak, birer tekerleme
gibi, yineleniyor; aslında "The Making of Americans" (="Amerikalıların
Oluşumu") başlıklı yapıtından alınmış, ancak bu oyuna da "cuk" gibi
oturmuş (veya - Goebbels'in, Stein'ın Picasso, Apollinaire, Miller
gibi ressam, şair ve yazarlar ile uluslararası birlikteliğinden
esinlenerek, bu metinlerini oyuna "cuk"latmış!).

Müziğe dönelim: Bazılarınız, altmışlı yılların California kökenli,
"plaj sound'u"nu yaratmış Beach Boys topluluğunu
anımsar belki. İşte bu grubun 1966'da çıkardığı ve o dönemde hemen
hemen hiç satmayan, ancak doksanlı yıllarda bir "kült" albümü olacak
kadar ilgi gören "Pet Sounds" LP'sinin müziği, oyunun birinci
ezgisel direğidir. Özellikle otuza yakın vurmalı çalgıların yer
aldığı, baş döndüren derecede devrimci bir müziktir bu! İkinci direk
ise, geleneksel Japon aletleri olan üç telli Şamisen, bir
kanun türü olan Tayşo-Koto ve kemana benzer Kokyu.
Üçüncüsü (gene bir üçleme!), Rus Theremin ve Fransız Harmonium
olmak üzere, Avrupa kökenli.

Japon dilinde koşmak, acele etmek, akıcı yazabilmek anlamına gelen
"Hashirigaki", belki Stein'ın yazı yazma türüne uygun olabilir
- Goebbels'in oyun kurgusuna aslında ters, bence! Zira gözlerimize
ve kulaklarımıza hiç acele ettirilmiyor, bu oyunda; bu değişik üç
kadın bizi elimizden alıp, ses ve görüntünün bir çeşit "meditasyon"
sağladığı bir yolculuğa çıkarıyorlar bizi - sonunda ise, başımıza
ne geldiğinin bilincinde olmaksızın salondan çıkıyoruz, acı
gerçeklerle dolu Taksim Meydanı'na.

"Sokaktaki adam"a tiyatro
Bu
meydana ise, veya Galata Kuledibi'ne veya Tünel Meydanı'na veya
İTÜ Taşkışla Binası önüne veya Galatasaray Meydanı'na veya Tepebaşı
TÜYAP'ın önüne 4 Hazirana dek her gün saat 19:30'da bir araba geliyor.
İçinden bir erkek ve bir kadın hışımla inip "Gene mi?" -
"Bırak beni!" - "Sana söylemedim mi?" - "Yetti
artık!" - "Çek, git başımdan!" türü sözler bir yana,
birbirlerini itelemeye başlıyorlar, hemencecik oraya toplanan şaşkın
halkın önünde. Halkımız ise - aynen kaza yapan iki aracın yanında
uzun araba kuyrukları birktiği gibi - bu tür olaylara büyük bir
"ilgi" duyar! Ne var ki - ve güzel olanı da budur! - ne olacağını
daha önceden bilip, diğerlerine "Tiyatrodur, bu - oyundur, sadece!"
diyen biri çıktığında, halk dağılmayıp, bu "sokak tiyatrosu"
örneğine tanık oluyor... Metni Aslı Mertan'a ait olan Kumpanya
Tiyatrosu'nun bir yapımı olan "Yine Ne Oldu?"nun
yönetmeni Naz Erayda; ancak, izlediğim kadarıyla, burada
doğaçlamaya da geniş yer veriliyor, ve güzeli de bu, bence. Daha
güzeli, tiyatro'nun bu yoldan halkımızın ayağına taşınmış olması.
Tüm Festival boyunca kentimizin sekiz ayrı alanında on altı kez
yinelenen bu gösteriyi dört tiyatrocu çift üstlenmiş - tümünü canan
kutlarım!

Bu
gösterileri daha bir kaç gün boyunca izleme olanağınız var - ancak
Fransa'dan konuk edilen Plasticiens Volants'ın kocaman rengârenk
deniz yaratıklarıyla 23 Mayıs'ta Ortaköy'de gerçekleştirdiği "Geçit"
ile 25 Mayıs akşamı Taksim Meydanı'nda sunduğu VII. yüzyıla ait
bir Acem masalı olan "Kuşların Dili" ni gören gördü,
kaçıran kaçırdı! Kendilerine bir kral aramaya çıkan kuşların yolculuğunu
anlatan bu ikinci gösteriye ben katılamadım; ilki ise, sanırım bugüne
dek İstanbul'luların tanık olmadığı görkemdeydi! Hafta arası ve
iş saatlari içerisinde olmasına karşın, yüzlerce kişi, Ortaköy Camii'nin
yakınında önce beliren rengârenk dev boyutlu kuşlar, ardından
ahtapotlar ve balıklar, en son ise upuzun bir yılan
balığının, mavi saçlı, mavi kuyruklu deniz kızı için
kavgaya tutuşmaları karşısında, neredeyse küçük dillerini yutacaklardı.
Fransız sanatçılarının dev sırıklar ucunda taşıdığı bu çeşitli yaratıklar,
"sokaktaki adam"a yaratıcılığın ve görsel sanatın ne olduğunu,
en çarpıcı biçimde gösteriyordu!



Diğer
yazılar için tıklayınız
|