|

Doya
doya Festival...!

Görkemli
bir açılış ve 29/30 Mayıs'ta görebileceğiniz bir "uyumsuz" tiyatro
örneği - yılın şenliğine buradan başlayalım!

İKSV'nın nazik çağrısı ile, 13. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin
Rumeli Hisarı'ndaki açılış şölenine tanık olduk. Bu yılın Onur Ödülleri'ni,
ömrünü tiyatorya vakfetmiş değerli sanatçı Şükran Güngör
ile (nedense bazı basında "Avusturyalı" olarak nitelendirilen?),
daha 1968 yılında İstanbul Goethe Enstitüsü'nde vermiş olduğu bir
söyleşisinde dinleme olanağı bulduğum Alman tiyatro yazarı Takred
Dorst'a verildi - kendisi, bu görkemli ortamda ödülünü, biraz
da "şaşkınlıkla" kabul etti!

Bunu görseydin keşke, Nâzım!
Açılış
gösterisi de başlı başına bir "görkem"di... Yirmi beş yıldır
ulu Nazım Hikmet'in şiir ve oyunları ile bizler arasında sürekli
köprüler kuran Genco Erkal, "Nazım'a Armağan"
uyarlamasında Türk tiyatrosunun yedi değerli bayan temsilcisi ile
çağdaş dans elçimiz Zeynep Tanbay ve yenilikçi şarkıların
özgün sanatçısı (belki Giora Feidman'ın dinletilerinden anımsayacağınız)
Sema ile birlikte, bizi bir buçuk saat boyunca şiirsel, görsel
ve işitsel olağanüstü boyutlarda bir yolculuğa çıkardı… Açıkçası,
varlığını aradığım (ve bu şölende bulunmadığını yadırgadığım!) değerli
sanatçı dostum Sumru Yavrucuk'u gözlerimiz aradı. Öte yandan
Yıldız Kenter, Zeliha Berksoy, Tilbe Saran, Işık Yenersu, Jülide
Kural, bence biraz geri planda kalan Ayla Algan, gösteriye
ancak sonuna doğru katılan Zuhal Olcay ve tabii ki, Nâzım'ı
olağanüstü çarpıcı ve çevik bir devinim ile canlandıran Genco,
bu büyük ozanımızın yaşamını sayısız şiiri ile göz önümüze sermesini
bildiler. Aralarında Ruhi Su, Timur Selçuk ve Fazıl
Say yanı sıra, bu gösteri için özgün besteleri yapan ve altı
kişilik orkestrayı yöneten Selim Atakan'ın yapıtlarını başta
Sema olmak üzere, Z. Olcay da büyük bir başarı ile sundular bize.
Gösterinin koreografisini de üstlenmiş olan genç dans santçısı Z.
Tanbay, solo danslarında kâh akrep, kâh kuğu olurken, Türk sahne
ortamına oldukça yeni girmiş olan bu sanat türünde büyük bir gelecek
olduğunu kendi bedeni ile kanıtlıyordu…

Kısacası - bu değerli kadın sanatçılarımızı bir çeşit "Antik
Grek Tiyatrosu" korosu işleviyle karşımıza çıkaran büyük sanatçımız
Genco Erkal yanı sıra, minimalist gölü, ateşi ve beyaz güvercinleriyle
sahne tasarımını üstlenmiş Metin Deniz, giysileri hazırlayan
Bilge Mestçi, dekor uygulaması ile ışık tasarımını gerçekleştiren
Gökhan Urulu ve Kemal Yiğitcan, bugüne dek izlediğim
belki en başarılı, kesinlikle Türk tiyatro tarihine geçecek bir
Festival açılışını gerçekleştirdiler. Umarım (ve eminim ki), böylesine
bir başyapıt, bu üç özel gösteride kalmaz!

Yalnızlık - teknoloji - tüketim
Festival kapsamında değineceğim ikinci oyunu bundan birkaç hafta
önce görmüş, ancak henüz yazmaya olanak bulamamıştım. Aksanat
Prodüksiyon Tiyatrosu'nun, Işıl Kasapoğlu'nun yönetimindeki
yeni yapımı, Behiç Ak'ın "Tek Kişilik Şehir"i,
bana kalırsa düpedüz bir "uyumsuz tiyatro" örneğidir: Toplumsal
yabancılaşmayı konu edinen, bu tiyatro türünün ilk kuramcılarından
Martin Esslin'in tanımıyla "İnsan varoluşunun saçmalığını tartışmaya
girmeyip, somut bir veri olarak, yani elle tutulur sahneler içinde
ortaya koyan…" bir yöntem ile…

Aksanat,
bugüne dek sahnelediği ve çoğunu bu sütunlara getirdiğim nitelikli
oyunları, daha çok yabancı yazarların yapıtlarıdır - yerli bir oyun
seçmekle, aslında belirli bir riske girmemiş değildir, bence - ve
bu oyun, gerçekten de pek alışılagelmemiş bir konuyu irdelemiyor;
iletileri de pek yeni değil. Ne var ki, sunuş biçimi değişik, oyuncularının
başarımı gene üst düzeyde ve (onlar gibi, kendisi de bu yılki Afife
Jale ödülüne hak kazanan) yazarı, bildiğimiz ve diğer yapıtlarıyla
alkışladığımız, çok yönlü bir sanatçı: Behiç Ak, daha önce de belgesel
film ve oyunlarıyla çeşitli ödüller almış, nice güzel çocuk kitaplarının
yazarı ve yirmi yıldır Cumhuriyet Gazetesi'nde "Kim Kime, Dum
Duma" başlıklı çizgi bandı ile, bu satırların yazarını da sayısız
kez gül(düşün)dürmüştür. 
İşte, Behiç Ak'ın son bir yıldır sık sık fırçasından çıktığı
"e-mail/chat-mania", bu kez kaleminden sahneye taşındı: Çağdaş
bir kentte yalnız başına yaşayan bir adam (Köksal Engür),
dört yıldır sürekli olarak chat'leştiği internet sevgilisiyle (Tilbe
Saran) yüz yüze tanışmak üzere geldiği bir gökdelenin en üst
katındaki restoranında beklerken, oradaki garson (Cüneyt Türel)
ile söyleşiyor. Adam, tüm yaşamını sanal düzeyde sürdürmektedir
- internet üzerinden çeşitli eşyalar edinir (özellikle lüks tüketim
eşyaları; örneğin arabalar, tekneler gibi), ancak onları kullanmak
için değil, gene sanal ortamda satmak ve oradan sağladığı kazanç
ile daha görkemlisini almak üzere: Teknoloji'nin bu biçimde
kullanımı, gerçek yaşamın yerine geçmekte! Garson ise, bulunduğu
gökdelenin tepesine çıkıp, neredeyse saat başı, oradan aşağı atlayarak
yaşamlarına kıyan insanlar karşısında, yaşamı ve çağdaş yaşam biçimini
sorguluyor….

Oyunun ilk bölümünde bu iki kişinin tartışmalarına kulak verirken,
birey kavramı yanısıra daha birçok çağdaş kavram ve insanlar arası
ilişkilerin sorgulanmasına tanık oluyoruz. Şehnaz Pak ile yapmış
olduğu söyleşide Cüneyt Türel, gelecekçi (=fütürist) gibi görünen
bu oyun için "bir yanıyla geleceğin bir öyküsünü anlatıyor gibi
görünse de, aslında…günümüzde çoğunlukla gözden yitirdiğimiz ve
üzerinde takılı kaldığımız, hatta kimi zaman bize normal gelen sapkınlıkları
ifşa ediyor." (Radikal, 29/03/02). Ve bu bağlamda, sevgili okurlar,
Ak'ın tanımladığı bu dünya, ne yazık ki, örneğin A. Huxley'in ("Brave
New World"; yazılışı: 1932) veya G.Orwell'in ("1984";
yazılışı: 1949) çizdikleri gelecekçi karabasan'lar gibi,
sadece kitap sayfalarında (veya: burada) sahnede değil,
doğrudan doğruya izleyicilerinin bulunduğu ortamda kendini
göstermekte!

Oyunun ikinci yarısında çıkagelen Kız ise, günümüz büyük
kent kadının simgesidir: Dış görünüşüne önem veren, tüketim
dürtülerine körü körüne uyan ve en başta, yalnızlığını (haftanın
her gününü tek tek ayırdığı) çeşitli "kurslar" (müzik, resim gibileri
bir yana): Aşık olmak, kavga etmek veya orgazm olmak gibileri ile
gidermeye çalışan - zira, iki kişinin ortak devinimini isteyen
dokunmak, konuşmak veya birlikte dans etmek, onun yabancı olduğu
ve daha öğrenmesi gereken etkinliklerdir..!

Büyük kentlerde yalnız başına yaşamakta olan yüzbinlerce
insan - teknolojinin yanlış kullanılması (TV, internet
vbg.) - tüketim dürtülerinin amansız biçimde kamçılanması
- tüm bunlar, tepelerinden aşağıya atlamak için inşa edilen gökdelenlerin
birer "katları" değil mi? Oysa ki, oyunun yer aldığı gökdelenin
yerinde bir zamanlar ahşap bir ev duruyordu (affınıza sığınarak,
burada Erenköy Ethemefendi Caddesi'nin gençliğimdeki köşkleri ile
bugünkü "plaza"lar aklıma geliyor!); Adam'ın anımsadığı kadarıyla,
restoranın bir köşesinin en altında bir meşe ağacı; öbür yanda Garson'un
Kız'ın çocukken poposundan ittiği bir salıncak - ağaç: açık
hava, gölge, esinti; salıncak: İki kişi, bir birine dokunmak….

"Tek Kişilik Şehir", zor bir oyundur: İzlenmesi kadar,
oynanması da! Bu nedenle, bir yandan Ak/Ertan ve Engür/Saran/Türel'i
kutlarken, diğer yandan gerçeklerden korkmayanlarınıza, 29 ve 30
Mayıs'ta Ortaköy Feriye Tiyatro Salonu'na da çekinmeden gitmeyi
salık veririm - "aynaya bakmak" için!



Diğer
yazılar için tıklayınız
|