|

Zaman
tünelinde bir "Schweyk"
Sahnelerimizin
deneyimli Brecht yorumcusu Yücel Erten'den, konusu biraz "basit"
kalan, ancak gene de başarılı yeni bir oyun

"Aslan
Asker Şvayk", gülmece yazınını bilen kimilerimiz için, tanıdık
bir kişiliktir. Çek yazar Jaroslav Hašek'in 1920-23 yılları
arasında yayımlayıp, 1926 yılında tüm dünya dillerine çevrilmiş
olan öyküler toplamının başkişisi olan bu halk adamı, neredeyse
geri zekâlılığına varan basitliğini bir çeşit silah olarak kullanarak,
bu yoldan bürokrasiye ve militarizme karşı çıkıp, değişik bir "zekâ"
sergiliyor.

Sadece
bir "izleyici"
Büyük
Alman tiyatro yazarı Bertolt Brecht, sürgünde yaşadığı ABD'de
1941 yılında Hašek'in bu yapıtını yeniden okuduğunda, Schweyk'ı
"...bu yenilmezliği ile, bir yandan sonsuz sömürüye uğrayabilecek,
beri yandan başkaldırı için biçilmiş bir özyapı..." olarak niteler
- ve 1943'de birkaç hafta içerisinde yazdığı oyunda, İkinci Dünya
Savaşı Prag'ına nakleder; bu kenti gezenlerin bugün de gidebilecekleri,
aslında Hašek'in sürekli takıldığı ve Nazi işgali sırasında eleverici
ile Alman askerlerinin cirit attiğı "U Kalice" (Kupa) Meyhanesi'ne;
ardından kurnazca kurtulacağı Gestapo karagâhına; onu orada sorgulayan
SS subayı için, bir Çek işbirlikçisinin köpeğini kaçıracağı Moldava
nehri kıyılarına; zorunlu savaş göreviyle atandığı ve vagonların
yanlış yere gitmesini "sağladığı" tren istasyonuna ve en sonunda,
düşsel bir Hitler ile karşılaştığı, karlı Stalingrad cephesine.
(Affınıza sığınıyorum - uzun bir tümce oldu, ancak Schweyk'ın
çektikleri de bir türlü bitmiyor!)

"Schweyk
II. Dünya Savaşında", iki ayrı düzeyde gelişiyor. Oyunun başında
ve bazı ara bölümlerde izlediğimiz "yüksek katlar"daki Hitler,
Himmler, Göring, Goebbels ve General von Bock ile "halk"ın
bulunduğu Kupa Meyhanesi ile diğer yukarıda değindiğim ortamlar.
Böylece bir yandan Nazi önderlerinin çarpık düşüngülerini, beri
yandan "Çek-o-Slovak" halkının tarihi bir özelliği olan eylemsiz
direniş ile Alman kıyıcılığı arasındaki çatışmayı izleyebiliyoruz
- ve aralarında, bizim Schweyk'ın zorunlu çabalama ve eylemlerini!

Schweyk,
aslında ne bir devrimci/kışkırtıcı, ne de bir asker kaçağıdır; onu,
daha çok başına gelecekleri tam olarak kestiremeyen bir "izleyici"
(=takipçi) olarak tanımlayabiliriz. Ve bu bağlamda, böylesine kötü
davranılan (dahası, kötü yöneltilen) bir sade vatandaşın "eylemsiz"
eylemlerinin önünde, tüm kıyıcı düşüngüler - ve burada: faşizm -
sanki "heba" olmaktadır... Tüm oyun boyunca yaşam savaşı vermekle
uğraşan bu basit halk adamının asıl yengileri, boyun eğdiği karşıtlarının
haksızlığını açığa çıkarması - ve önemli olan, güçsüzün, güçlüye
karşı olan bu "gizli" yengilerinin oyunun izleyicileri tarafından
algılanmasıdır! İşte burada, Hašek'in yaratmış olduğu bu ilginç
başkişinin sürekli olarak sergilediği çift anlamlı dialektik,
Brecht gibi bir ustanın kaleminden yüceleşiyor...

Fazla
"hafif" mi kalıyor? Oyunda sergilenen "gerçeklik duygusu"na
gelince - bakınız, bugüne dek nice nefis Brecht yorumlarını izlediğimiz
yönetmen Yücel Erten, program notlarında neler diyor: "Bence
tiyatronun varoluşundan kaynaklanıp, dialektik tiyatro, epik tiyatro,
Brecht'çi tiyatro alanlarına kadar uzanan bir sorudur bu ve salt
görsel olanla sınırlı değildir: Sahnede izlediğimiz bütün, bir 'gerçeklik
duygusu' oluşturmayı başaramazsa; yeri geldiğinde onun 'yalnızca
bir oyun' olduğunu hatırlatmanın anlamı olur mu?"

Öte
yandan, diğer Brecht oyunları ile karşılaştırıldığında, "Schweyk"ın
konusu ile geliştiği ortam, şu yönlerden sorgulanamaz mı? Her şeyden
önce, oyundaki başkişiler, acaba gerçek Nazi dönemi sırasındaki
bu eylemleri ile yaşamlarını sürdürebilecekler miydi - yoksa hemen
Gestapo tarafınca toplama kampına mı göndereceklerdi?! SS askerleri
o denli kolay kandırılabilir, Hitler ve yandaşları, oyunun "yüksek
katlar"ında gösterildiği kadar ahmak/grotesk miydiler? Peki, tüm
bu tiplemelerin bir çeşit "karikatür" olduğunu kabullensek de -
Nazi buyurganlığı, Brecht tarafınca acaba gerektiğinden fazla "basite"
indirgenmiş, "3. Reich"daki insanlık dışı durumlar, yeterince gerçek
çizgilerle resmedilmemiş midir?! Aynı şekilde, Y.Erten'in program
defterinde belirttiği gibi, Brecht'in "tarihsel öngürüsü"nü
de onaylayamıyorum. Şöyle ki, kendi bildirdiğine göre, oyunun yazıldığı
1943 yazında (veya başka kaynaklara göre oyunun tamamlandığı 1944
yılında), Alman orduları Stalingrad'da çoktan baş eğmişlerdi (2
Şubat 1943)!

"Halk"ın
zaferi
Ne
var ki, tüm bu kaygılar, izlediğimiz yapımın yüceliğine gölge vurmamalıdır...
Kimileri iki-üç rol üstlenen on sekiz oyunucun yer aldığı, toplam
altmış kişilik bir kadro ile yaratılan bu oyun, kuşkusuz sadece
ödenekli tiyatrolarımızda gerçekleştirilebilir. Bu bağlamda, geçtiğimiz
yıllarda gene aynı yazarın "Kafkas Tebeşir Dairesi"ni, gene Erten'den
izlediğimiz İstanbul Şehir Tiyatroları'nı, bizlere bu tür
değerli yapımları sunduğu için kutlamak isterim. Nurullah Tuncer
ile ekibinin, titiz ve ayrıntıları da gözardı etmeyen kostüm ve
dekor tasarımları ile özellikle minik olduğu kadar, gerçek boyuttaki
araçlar ile ilgili efektlerle de tüm oyun boyunca göz doldurmasını
bilmiştir. Müziğe gelince - sahnenin sağında ve solunda yer alan
iki piyanonun, oyunun "yüksek katlar"da seslendirdiği "yüce" ezgiler
yanısıra, Hanns Eisler'in o güzelim şarkılarını düzenleyen
müzik yönetmeni Çiğdem Erken'e de özel bir kutlama! Oyuncular
arasında beni en çok etkileyen, nefis Hitler tiplemesiyle Demet
Bozkaya, Baloun Candan Sabuncu (her iki erkek rolünün, hamın
oyunculara verilmesi, ilginç bir deneme!) ve, kuşkusuz ki, Schweyk
rolünü üstlenen - ancak, bana kalırsa, bu başkişi için gerektiğinden
fazla çevik ve hızlı bir sahne devinimi sergileyen - Kemal Kocatürk.

Gerçek
ortamlar ile, "yüksek katlar"daki grotesk sahneler yanısıra,
Schweyk'in Stalingrad önlerinde Hitler ile karşılaşmasını gibi gerçeküstü
ortamlar arasında gidip-gelen bu oyunun bize yönelttiği iletiler
nelerdir? Her şeyden önce, küçük insanların, kendi içlerindeki dayanışma
gücü ile, büyüklere başkaldırabilmeleri. Hašek'in Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu dönemindeki çabalarını, Nazi buyurganlığına karşı
uyarlayan ve bu bağlamda onu daha saldırgan kılan Brecht, bu tür
iletileri "Keuner Öykülerinde" de dışa vurur - özellikle,
bir süre boyunca evinde konuk etme zorunluluğunda olup, ona katlanması
gerektiği bir işgalcinin konu edindiği öyküde. Beri yandan, özellikle
"Nazi Asker Eşinin Şarkısı", "Alman Yakarışı" veya "Danaların
Marşı" gibi şarkı metinlerinde savaşın anlamsızlığına, ayrıca
"Moldava Şarkısı"nda Brecht'in sosyalist dünya anlayışına rastlıyoruz
- "Zamanlar değişiyor... Güçlü olanların yüce tasarıları,
eninde sonunda duraklayacaktır... Büyük olan, büyük, küçük olan,
küçük kalmayacaktır... Gecenin on iki saati var, ancak ardından
gün ağıracaktır..." gibi. İşte, oyunun son sahnesinde tüm oyuncularca
yinelenen, büyük Çek bestecisi Smetana'nın "Moldava"
senfonik şiiri ana ezgisine uyarlanmış bu içli şarkı ile, hiç bir
toplumun kaçınamayacağı devingenlik simgelenirken, Schweyk'ın simgelediği
"halk" için, yeniden umut doğar...


Diğer
yazılar için tıklayın
|