|

"Zıkkımın
Kökü" nereye kadar gider?

Düşsel
bir ülkede yaşanan ekonomik kriz ile başa çıkmaya çalışan "halktan"
bir cumhurbaşkanının traji-komik öyküsü.

Her ne kadar "krizi atlatmış" (Kemal Derviş) gibiysek de, Ferhan
Şensoy'a göre Türkiye, kendi çocukluğundan bu yana IMF'siz günler
görmemiş olduğundan, iki aydır gösterimde olan "Kökü Bitti,
Zıkkım Zulada" oyununun güncelliği kolay kolay geçmeyecektir.
Dahası, Ortaoyuncular'ın 1980'de sahneledikleri "Kahraman
Bakkal Sürermarket'e Karşı" nasıl 1990'da gene ilgi ile izlenebilmişse,
topluluğun bu oyunu (ne yazıktır ki) kolay kolay "demode"
olmayacaktır…

İyiler ve kötüler…
Yazar,
yönetmen, oyuncu ve tiyatro sahibi Ferhan Şensoy'u 1980'den beri
izlerim - kendimce halen başyapıtı sayılan "Şahları Da Vururlar"dan
başlamak üzere, Alman güldürü ustası Karl Valentin'i andığı "İçinden
Tramvay Geçen Şarkı", 1987'den bu yana 1300'e yakın kez karşımıza
çıktığı "Ferhangi Şeyler", bir diğer köşetaşı sayılan "Soyut
Padişah" ve yakın geçmişte alkışlayıp bu köşeye de getirdiğim
"Çok Tuhaf Soruşturma" gibi, kimi keskin eleştiriler getiren
başarılı oyunlarıyla. Öte yandan, bugüne dek sahnelediği otuzu aşkın
yapıt arasında, bence hiç de başarılı olmayanları da vardı; "Hayrola
Karyola", "Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu", "Köhne
Bizans Operası" ve zaman zaman belden oldukça aşağıya kayan,
bir ara Boğaz kıyısına bağlı bir gemide sahnelenen oyunları gibi…

Hiç kuşku yoktur ki, yabancı tiyatro, kabare türü ve tuluat sanatını
başarılı biçimde harmanlamasını bilmiş, ülkemizin ender yetiştirdiği
tiyatro adamlarındandır Şensoy - ve bu özelliğini, Aristophanes,
Brecht ve Çehov gibi ustaların oyunlarını uyarlarken
de göz dolduruyor; yeter ki, bayalığa kaçmasın…

"Parodi" değil
"Kökü Bitti, Zıkkım Zulada" yı izlerken, 1939 yılında Dachau'da
ölen Avusturyalı-Yahudi Jura Soyfer'in "Astoria" oyununu
anımsadım. Bilemem, Şensoy Soyfer'den etkilenmiş midir (burada kesinlikle
bir uyarlamadan söz edilemez) - her iki oyun düşsel, iflas etmiş
ve siyasetçilerinin diz boyu yolsuzluk içinde dolaştıkları bir ülkede
geçiyor ve her ikisinde asıl önemli olan, ulusal kaynaklardan çok,
"iyi" çalışan bir devlet düzenidir! Sınırları Zaksonya ile
Tüldişi Sahili'ne dayanan Takımsal Takımadalar Cumhuriyeti,
ekvatora yakın olmakla birlikte, Avrupa Birliği'ne girme umudu yıllarca
sürdürmektedir! Devlet kasası tam takır. IMF'ye borcu, günden güne
artıyor. 1300'e(!) varan bakan sayısı (örn. "UFO'lar İle İlişkiler
Bakanlığı" gibi) ve yeni yeni vergi türleri ("Küreselleşmeye
Uyum Vergisi") ile dünyada belki de tektir. Memurlar aylardır
maaş alamamıştır, halk işporta tezgâhlarına bile uğrayamıyor - ne
var ki, her şey dolar ile ölçülüyor ve bu para birimi, baş döndürücü
bir hızla artmaktadır…

Derken,
TTC Cumhurbaşkanı istifa edip ülkeyi terkeder - ve ceplerini henüz
yeterince dolduramamış olan Başbakan ve arkadaşları, halktan bir
kimsenin Devlet Başkanlığı'nı devralması için paçaları sıvarlar.
Emniyet birimlerinin araştırmaları sonucu, günlerce doğru dürüst
yemek yiyemeyip kafesteki kuşunu midesini indirmeyi düşünen, elektriği
kesik olduğu için evinde eşi ile mum ışığında oturan bir gariban,
bu görev için seçilir.

Bundan sonraki olaylar, Ferhan Şensoy ile eşi Elif Durdu'nun,
Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ndeki yaşamları ile Başbakan (Tarık Pabuçcuoğlu)
ve Maliye Bakanı (Ali Çatalbaş) arasındaki "politik istişareler"
biçiminde gelişiyor. Gittikçe yoksullaşan halk ise, sokağa düşmüş
ve artık tinere de para bulamayan gençlerin önderliğinde
yağma ve başkaldırılara yönelmişken, Cumhurbaşkanı kendince eyleme
geçer….

Şensoy'un belirttiğine göre, TTC, TC'nin ve konu edilen siyasetçiler,
bizdekilerin bir "parodisi" değildir - bu ülkenin tanımı,
gittikçe küreselleşen dünyada nice bölgede görülen ekonomilerin
yarattığı toplumsal ve siyasi kargaşanın aynası olsa gerek. Böylesi
durumda olan dükkânlar kepenk kapatacakken, devletler bunu yapamıyor
ve böylece kimi fırsatçıların yönetiminde "krizden çıkmak" için,
bataklığa gittikçe daha çok saplanıyorlar.

Çağdaş "koro"
"Kökü
Bitti, Zıkkım Zulada", Ortaoyuncular'ın ne yukarıda değindiğim
köşetaşları'ndandır, ne de bayağılık düzeyine düşüyor. Şensoy'un
metinleri keskin, zaman zaman vurucu ve belden aşağıya kaymıyorlar
(pek). Diğer rollerde, yıllardır beğeni ile izlediğimiz Rasim
Öztekin, Levent Uysal ve Celal Belgil yanı sıra,
Şensoy'un "Nöbetçi Tiyatro"sundan yetişme genç oyuncuların
tümü göz dolduruyor - toplam 18 kişi ile, öğrendiğim kadarıyla,
sponsoru tarafınca yarı yolda bırakılmış bir topluluk için geçekten
özverili bir çalışma.

Bu arada, Ferhan Şensoy'un tasarımı olan pet şişe ağırlıklı
ve aynı malzemeden yapılmış dekorlara özel ilginizi çekmek istiyorum;
ne denli "ekonomik"tirler bilemem, ancak fikir özgün olduğu kadar,
sahneler arası devinimi de kolaylaştırıcı olsa gerek. Ancak Şensoy'un
yazar, yönetmen, oyuncu ve dekor tasarımcısı olarak oyuna katkıları
bitmiyor - giysilere de el atmış ve - kriz koşullarından olsa gerek
- pantalon paçaları veya gömlek kollarını teke indirtmiştir!

Oyunda özellikle beğendiğim, konulu sahnelerin arasına serpiştirilmiş
tinerci çocuklar'ın dans ve şarkılarıdır. Bu bölümler, antik
tiyatro yöntemini çağrıştıran bir çeşit çağdaş "koro" oluştururken,
gelişen olayların sonunu getiren "tinerci çocuklar devrimi"ni
de hazırlayarak oyuna güzel bir devingenlik katıyor.

"Peki, "zıkkımın kökü nereden çıktı?" diyecek
olanlara, TTC'li gazeteci-yazar Yosneş N. Namso'nun sözleri ile
yanıt verelim: "Zıkkım bilindiği gibi, ülkemizin bütün adalarında,
yalnızca kökü yenen bir sebzedir. Eskiden kök yenir, zıkkım bölümü
atılırdı. Ekonomik kriz dolayısıyla halk zıkkımı atamamakla kalmamış,
daha kötü günler için zulalamak durumunda bırakılmıştır."

Çağdaş Türk tiyatrosunun belki de en çok yönlü sanatçısı Ferhan
Şensoy'un Ortaoyuncuları, tek bir mevsime sığdırdıkları altı oyunla,
aynı zamanda sahnelerimizin en üretken ve çalışkan topluluklarındandır
- bir yandan ilgi ve desteğinizi esirgememenizi, ancak aynı
zamanda nitelikli oyunlarını da kaçırmamanızı öneririm…

Diğer
yazılar için tıklayınız
|