|

"Efrasiyab"dan
büyüklere "Hikâyeler"

Devlet
Tiyatroları, AKM Büyük Salon'da bu yılın "süper yapımı" olarak Işıl
Kasapoğlu'nun yeni bir başarısını sergiliyor; nitelikli ve düşündürücü,
kesinlikle görülmesi gereken bir oyun!

Ödenekli tiyatroların yüzyıllardır gelenk haline gelmiş olan Avrupa'nın
en ufak kentinde bile, en az "küçük" ve "büyük" diye anlandırılan
iki sahneye rastlanır. Bunların ilkinde daha çok minimalist dekorlarla
özellikle çağdaş yapıtlar sahnelenirken, ikincisinde bir yandan
büyük kadrolar gerektiren klasik yazarların oyunları, diğer yandan
da geniş bir sahne düzeni ve zengin dekorlu, zaman zaman canlı müzik
de içeren "süper" yapımlar sunulur. On iki milyon olası tiyatroseveri
(!) olan İstanbul'un dar gelirli halkı için de bu boşluğu tam anlamıyla
dolduran tek kurum, Devlet Tiyatroları'dır. İşte, bir zamanlar görkemli
bir "Damdaki Kemancı"yı da zevkle izlemiş olduğumuz AKM Büyük
Salonu'nda, geçtiğimiz mevsim sahnelenen N. Hikmet'in "Kuvayi
Milliye"sinin ardından bu yıl da İhsan Oktay Anar'ın
romanından Zeynep Avcı'nın uyarladığı, son yılların en verimli
yöneticilerimizden 'un sahneye koyduğu "Efrasiyab'ın
Hikâyeleri"ni izledik.

Bu oyunu "süper yapım" olarak nitelendirmemin nedenleri,
sekseni aşkın rolü üstlenen otuz dolaylarında oyuncu yanı sıra,
konuk sanatçı Karina Cheres'in yaratmış olduğu, beş metre
uzunluğa kadar ulaşan çok sayıda kuklanın, oyunun hemen her sahnesinde
yer almasıdır!

"Anlatmanın zevki"
"Efrasiyab'ın
Hikâyeleri", bir çerçeve öykü ile toplam sekiz ayrı tablodan
oluşuyor - ancak hemen şurada belirtmek isterim ki, romandaki tüm
hikâyelerin buraya aktarılmış olması, oyunu belki gereğinden fazla
uzatması nedeniyle, tartışılıp eleştirilebilir. Konu, bir "ölümlü"
ile bizzat Ölüm'ün, bir parça daha fazla yaşam için yaptıkları pazarlık
sonucu birbirlerine karşılıklı olarak anlattıkları öyküler üzerine
kurulu. - Bu düzen, çoğunuzda hemen bir çağrışım yapacak: "1001
Gece Masalları"nda, güzel cariyenin hükümdara anlattığı masallar
veya Boccacio'nun "Decamerone"sinde on arkadaşın, Floransa'daki
veba'dan kaçarak sığındıkları bir villada on gün boyunca birbirlerine
anlattıkları yüz öykü! Ama olsun, bunca uyarlamaya diyecek bir şey
yok, sanırım…

Oyunun başında, azılı bir külhanbeyini kendi diyarına alan Ölüm,
ardından kara kitabında kayıtlı bulunan Cezzar Dede'ye yönelir.
O anda torunlarına masal anlatmakta olan dede, canını almaya gelen
Ölüm ile şu anlaşmaya varır: Anlatacağı her öykü, yaşamını bir saat
kadar uzatacak. Ölüm ise, Dede'nin her anlattığına kendi bir öyküsü
ile karşılık vermekte ve her bir tablonun ardından, aralarında öykülerin
nitelikleri, iletileri ve felsefesini tartışırlar.

Son yıllarda "Puslu Kıtalar Atlası" ve "Kitab-ül Hiyel"
tarihi romalarıyla ünlenen İhsan Oktay Anar, askerliğini
yapmış olduğu Güneydoğu Anadolu'daki izlenimlerini bu öykülere taşırken,
program notlarında "…insanların sığınacak bir yere, bir teselliye
ihtiyacı…" olduğunu belirtiyor. Tümü Anadolu folkloru ve yaşamından
alınmış öykülerde, en azından kendimin çok büyük bir teselli bulmadığımı
belirtmeliyim, açık olmak gerekirse… Üstelik, öykülerin hemen hiç
biri, izleyenlere belirli bir "ders" de vermiyor. Bana kalırsa,
anlatılmalarının en önemli iki amacı, 1) salt "anlatılmış"
olmalarıdır - ve 2) belki de sadece "anlatma zevki" uğruna!
Unutmayalım ki, ancak bu tür sözlü anlatımlarla (Homeros'un destanlarını
düşünün!), ulusların kültür ve gelenekleri kuşaktan kuşağa aktarılabilmiştir.
Diğer amaca gelince, oyunun bir bölümünde Ölüm, aynen şöyle der:
"…Elbette anlatmanın zevki için! Ben seni niye düşüneyim?...
Yine de, hikâyemizin güzel olmasını amaçlıyoruz. Fakat bir muhabbet
tellalı gibi, güzelliği senin ayaklarının dibine koyup ücretimi
istemiyorum. Bu güzellikten, yani hikâyeden aldığım zevk bana yetiyor."

Öykülerin kendisine gelince… Hemen her birinde yer alan kişiler,
gerek isimleri (İmam İlimdar; Cilvenaz, İşvenaz, Gönlenaz, Alemnaz
ile Selahattin, Celalettin, Nizamettin, Hüsamettin kardeşler, Nafile
Kalfa, Maymun Saniye; Klas Hıdır, Davut Hoşdurak), gerekse dış
görünümleri ile "grotesk" derecesine varacak yabansıdır. "Bidaz'ın
Laneti", "Ezine Canavarı" veya "Gökten Gelen Çocuk"
gibi başlıklardan kolayca anlaşılabileceği gibi, yaşam/ölüm ikilemini,
korkuyu, aşkı ve çoğu kez gizemi kapsayan konular da gene oldukça
yabansıdır ve öykülerin bir bölümü, "Kurt Oğlan" ve "Mel'un
Yaratık"ların cirit attığı, fantastik sınırların da ötesine
kaçmakta - Tolkien veya Potter'leşmeseler bile!

Ölüm'ü "ağlatmak"
Pekiii - "so what?!?" diyeceklere ne buyurulur? Bu köşede
her dem aradığımız "iletiler" nerede, yani? Efendim, bu oyundan
benim algıladıklarım, şunlardır - ve bunlar, bana yeter.

1) Ölüm'le tartışırken, Cezzar Dede bir yerde şöyle diyor: "Benim
dünyada tattığım en büyük lezzet, hayat değil, insanlık! Her zaman
olduğu gibi şimdi de, yaşıyor olmanın değil, insan olmanın zevkini
çıkarıyorum. Anlattığım her hikâye için bana bir süre verdiğin için
sana müteşekkirim. Fakat şunu iyi bil: Ben bu süreyi yaşamak yerine,
hikâye anlatmak için kullanıyorum." Ölüm'ün yanıtı ise şöyledir:
"Hayatını değil, insanlığını isteseydim elbette korkardın. Ancak
bu güzel hediye sana sonsuza kadar verildi. Onu senden geri almam
mümkün görünmüyor. Bu bakımdan sen de benim gibi ölümsüzsün. Fakat
birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil,
hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. Ne pahasına olursa
olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar.
Acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. İşin kötüsü, bu korkuya
Tanrı diyorlar. Oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle
görselerdi, Tanrı'yı görmüş olurlardı." - ve sadece bu söylem,
bana yetecekti!

2) Oyunun sonunda, bir torununun dedesine karşı duyduğu doğal ve
katıksız sevgi karşısında, Ölüm'ün yüzünde taşıdığı değişmeyen katı
ve mühürleşmiş ifadesinin birden yumuşayıvermesi, gülümsemesi -
dahası, gözlerinden (kan!) yaşlarının dökülmesi, aşk ve sevginin
kötüyü nasıl yenebileceğini gösteriyor - bu da, "cabası"!!

3) Bunca savaş, kıyım, ekonomik darboğaz, siyaset pisliğinin arasında,
biraz da doğaüstü konulara, belki de çocukluğumuzdan bu yana
dinleyemediğimiz masallara (hele böylesi başarılı bir görsellikle
sunulanlarına) dalmak - başlıbaşına o da, yetebilirdi belki…

Özetle
- kişileştirilmiş Yaşam ve Ölüm arasındaki bazı diyaloglarda bana
Goethe'nin "Faust - Mephisto" ikilemini de çağrıştırmış olan bu
oyun - gerektiğinden fazla uzun olması dışında (sakın ortasında
sıkılıp yarıda kaçayım demeyin!) - özellikle son bölümünde tüylerinizi
ürpertip, gözlerinizi yaşartacaktır…

Yukarıda sözünü ettiğim dev kuklalar dışında, hemen tüm oyuncuların
mask giydikleri oyun, bu özelliği ile Türkiye'de bir "ilk"dir;
Joel Simon'un müziğini güzel bir koreografi ile desteklemiş
olan Emre Koyuncuoğlu ve kuzu, köpek, kurt kılığındaki, ayrıca
bazıları dört-beş rol üstlenmiş Devlet Tiyatrosu sanatçılarının
tümüne koca bir "bravo!". Ölüm'ü tüm oyun süresince - ve
özellikle son sahnede - başarılı bir şekile canlandıran Payidar
Tüfekçioğlu ile ihtiyar Cezzar Dede'yi sunan genç Bülent
Emin Yarar yanı sıra, bu mevsim "Dünyanın Başkenti" oyununda
bu sütunlarda candan alkışlamış olduğum Mehmet Ali Kaptanlar,
bu kez Külhanbeyi Abdurrahman, "Sağır" Öğretmen ve Ayvaz Kasap olarak,
üstün sahne yeteneğini bütün çeşitliliği ile gene önümüze seriyor.

Üstelik - "tekmili birden" dört milyon TL'ye! Mutlaka görünüz;
ancak bu "masallar", çocuklarınıza uygun olmayabilir…

Diğer
yazılar için tıklayınız
|