|

Deniz
Feneri'nden "karanlığa"

Dile
kolay - 40 yıl! Sevgili Hadi Ağabey, 1962'den bu yana kırk
tiyatro mevsimi boyunca sahnede: Beyoğlu'ndaki Dormen Tiyatrosu'nda
Ayfer Feray, Müşfik Kenter, Erol Keskin ve
Metin Serezli gibi ustaların yanında "Altın Yumruk" oyunuyla
ilk kez karşımıza çıkan Hadi Çaman, 1982'de kurduğu Yeditepe
Oyuncuları ile kendi sahnesine kavuşmasının ardından, nice üstadların
yanında her gece "perde" derken, sayısız genç yeteneği bu ölümsüz
sanata yetiştirmiş ve yılmadan, dimdik biçimde, yoluna devam ediyor.

"List of Fame"
Bu
sanatçılardan sadece birkaçını sayacak olursak, Füsun-Altan Erbulak'ın
ardından, 1997/98 yılında "A. Dilligil en iyi kadın oyuncu ödülü"
ile "V. R. Zobu gençlik ödülü"nü alan kızları Sevinç; Göksel
Kortay veya Macit Koper gibi tiyatro devleri yanı sıra,
1996/97 "A. Dilligil Jüri özendirme ödülü"nü alan Tolga Çevik
veya son yıllarda diğer sahnelerde ünlenen Demet Akbağ
ve Nilgün Belgün gibi isimler; Savaş Dinçel, Naz
Erayda gibi yönetmenler ve - ülkemizin belki en verimli dekor/kostüm
sanatçısı Osman Şengezer… !

Oyunlar mı - 1982'de ilk sahneleyip, 18 yıl ardından geçenlerde
gene büyük başarı ile yineledikleri Leonard Gershe'den "Kelebekler
Özgürdür"; Edward Albee ve Dario Fo gibi
dünya tiyatro devlerinden "Yalnızlar Parkı" ve "Bir Anarşistin
Kaza Sonucu Ölümü"; Peter Shaffer'den "Küheylan"
ve "Kalbin Sesi"; yerli yazarlardan Tuncer Cücenoğlu'ndan
"Matruşka" ve "Helikopter" ile - bilin bakalım, kimin?
"Azizname"si ve daha niceleri. Ödüller? İki kez "Avni Dilligil
en iyi oyun" (82/83 "Kelebekler" ile 96/97 "Küheylan") ve diğer
dallarda, buraya sığdıramadığım sayıda daha nice "en iyiler".

Anılar'dan "kabare"ye
Efendim, herkes stand-up yapıyorsa - Hadi Ağabey de sit-down'u
denedi! Geçen akşam ("tiyatro krizcileri" çatlasın!), hafta arası
olmasına karşın, dolu bir salonda "Deniz Feneri"ni izledik.
Başrollerde: Hadi Çaman ile sevimli, sabırlı ve "uykusever" Labrador
köpeği Candaş Çaman. Yardımcı oyuncular: Sağ-sol üst köşelerden
gelen ışık spotlarının ardında "öbür dünyadan" bize bakan Yüksel
Gözen, Altan Erbulak veya Nisa Serezli gibi eski
sahne arkadaşları, sık sık adı geçen Haldun Dormen, Engin
Cezzar, Muazzez Kurtoğlu, Turgut Boralı ve daha niceleri…

Yeditepe Oyuncuları ertesi sabah erken saatte turneye çıkacağından,
Hadi Ağabey köpeği ile bu geceyi tiyatroda geçirmeyi düşünüyor ve
bir yandan o çok sevdiği scotch'unu yudumlarken, diğer yandan
sık sık çalan cep telefonundan dostları ile, ancak en başta Candaş
ile sohbet ediyor. Bu arada, sık sık anılarına dalıp bizi kırk yıllık
sahne yaşamındaki çeşitli pencerelerinden içeriye doğru baktırıyor.

İşte böylece neleri görmüyoruz, ne ilginç anekdotlar duymuyoruz
ki! Dormen'de ilk sahneye çıkışını; çeşitli turnelerde başından
geçenlerini (hani, o çok sinir olduğum, basmakalıp "unutamadığınız
bir olayı bize anlatır mısınız?" türündeki soruya alınan yanıtlardan);
Dormen Tiyatrosu'nun (ilk) kapanışının ardından Engin Cezzar'dan
aldığı beklenmedik teklifin ve İstanbul'a dönmek için tiyatro aşığı
bir hocadan alabildiği sahte "deli" raporunun öyküsü; Füsun
Önal ile "alıp vermedikleri" vbg.

Hiç kuşkusuz, tiyatro dışında siyaset sahnesindeki büyüklerimiz
de bu anılardan nasibini alıyorlar - bugün halen bir "alternatif"
sayılan "Baba"dan tutun, "II.Ecevit"e kadar, Menderes'in "küçük
Amerika"sından Özal'ın Semra'sının benzer tutumuna değin; Hadi Ağabey
sit-down'ken de, "sınıf hakları" ve enflasyon canavarı'nın,
en kıyak kabare türünde taşlamasını da yapabiliyor, pek tabii!

Ve: Tiyatro'yu "batırılanlar"
Öte yandan, beni en çok etkileyen ve bilgilendiren, gene de o sımsıcak
tiyatro anılarıdır. Örneğin, "Keşanlı Ali"yi oynayan kırk kadar
sanatçının, daha düşük sayıda izleyicinin karşısına çıkmaları;
Çaman'ın, bir turnede aniden İstanbul'a dönmesi gereken Altan
Erbulak'ın yerine hem onun, hem kendi rolünü karşılıklı olarak
ve aynı anda oynama zorunluluğunda kalması; Füsun Önal'ın
"Kelebekler"in galası sonunda, en ön sırada oturan Ajda Pekkan
ile uzun uzun öpüşmesi nedeniyle, Çaman'ın izleyicileri bir türlü
selamlayamaması gibi.

Ne var ki, oyunun sonunda gelişen üzücü bir olay üzerine Hadi Ağabey
yıkılıyor! Tüm sevinci kursağında kalıyor, umudunu yitiriyor… Ancak,
karşı karşıya kaldığı olayın, izleyici eksikliğinden çok, bozuk
düzenden kaynaklandığını anlıyoruz - ve bu sektördeki "kriz"in,
ki bu köşede hep yineliyorum, izleyicilerin ilgisizliğinden çok,
tiyatro'yu "yapan" yönetici takımından kaynaklandığı sonucuna
varıyorum, kendimce…

Pekiyi - oyunun adı niye "Deniz Feneri"dir diye soracak olursanız:
Sevgili Hadi Ağabey'in bu konudaki tümcelerini tam olarak anımsamıyorsam
da, birinci bölümün sonlarına doğru "arkamdan muhakkak birileri
gelecek" ve "yeter ki, ben bu yolu aydınlatmaya katkıda bulunayım"
gibi sözler ile bize anlatmak istediği şudur ki, "bırakın beni,
kırk yıldır gittim yoldan devam edeyim, kendi çapımda tiyatro yapayım
- ve sahnelerimizde, ustalarımın bana öğrettiği yolda ilerleyecek
yeni yeni yeteneklere yolu açmayı sürdüreyim" - veya benzeri
gibi!

Yolun açık olsun, Hadi Ağabey; en azından geçtiğimiz Perşembe gecesi
Teşvikiye'deki salonunu doldurmuş olan bizler gibi düşünenler, hep
yanında olacağız!

Diğer
yazılar için tıklayınız
|