|

"Ödünç
Yaşamlar" ve "Dolunay Katili"
Ali
Poyrazoğlu'nun bize "stand-up comedy"nin ne olduğunu "öğrettiği"
tek kişilik gösterisini özellikle önerirken, Sadri Alışık Tiyatrosu'ndaki
"Dolunay Katili" güldürüsüne, başta Selçuk Yöntem'in başarılı oyununu
görebilmeniz için değinmek istedim.

İstanbul
sahnelerinde gösterime giren oyunlar, peş-peşe, sanki bir makineli
tüfekten çıkarmışcasına üstümüze geliyor! En nitelikli olanlarına
bile yetişmek güç, ve işte bu nedenle, sizlere bugün iki oyunu
kısaca tanıtmaya çalışacağım...

Simgeler
ve doğaçlama
Ali
Poyrazoğlu'nun
"Ödünç Yaşamlar"ını, gösterime girdiği daha ilk haftasında,
Ekim ayının ortalarında izledik. O sıralarda bu köşede "Kobay"
oyunu daha yeni yer almıştı, ve bu nedenle bu sanatçımız hakkındaki
yazıyı biraz bekletmek istedim. Derken, "Ödünç Yaşamlar"
- benim de önerimle - birçok dostum tarafınca zevkle izlendi ve
kent çapında büyük beğeni kazadı. O sıralarda bu köşede "Speer",
"Evlenme" ve "Schweyk" gibi "gerçek tiyatro" yapıtları
sıraya girmişken, bu ilginç oyunu sizlere ancak bugün tanıtabiliyorum.

Peki, Poyrazoğlu'nun sundukları, "gerçek" tiyatro değil mi
yoksa? Kabare ve onun bir alt türü olan stand-up,
Almanların terimiyle "Kleinkunst", yani bir çeşit "küçük
sanat" sayılmakta - ve geçekten de, oyunlarına yukarıda değindiğim
Gogol veya Brecht gibi yazarların tiyatro ürünleri ile pek de karşılaştırılamaz.
Beri yandan, Paris'te başlayarak özellikle Berlin ve Viyana üzerinden
ABD'ne ulaşmış olan kabare tiyatrosu ve orada, örneğin Lenny Bruce
ve Woody Allen gibi Yahudi sanatçılarca nitelik kazanmış olan stand-up,
halk ile iç-içedir ve böylece, belki de biraz da bizim orta oyunu
gibi, daha geniş kitlelere yönelebilen ve bu bakımdan da, daha "doğal",
dahası "doğaçlamaya" açık bir tiyatro türüdür..

İşte, bugüne dek neredeyse yirmi yıla yakındır çeşitli "gerçek"
oyunlarda izleyip alkışladığımız Ali Poyrazoğlu, "stand-up comedy"nin
Türkiye'ye de gelip, ancak ne yazık ki -gene!- yozlaşarak salt bir
"geyik muhabbeti" veya gevezelik düzeyinde kendini sevdirmeye
başlatılmasını konu ediyor ve bu bağlamda, "sözde" stand-up'çılarımıza,
bu "küçük sanat"ın gerçekten de sanat olabileceğini,
bir güzel göstermekte!

Poyrazoğlu,
temelde aynı başlığı taşıyan kitabından sunduğu bazı öyküleri sunarken,
onları o anda salonda bulunan izleyicilere yönelen doğaçalamalar
ile ustaca pekiştirip, sahne devinimindeki dengeyi büyük bir beceri
ile sağlamasını biliyor. Tüm düşsel anlatımları - özyaşamöyküsel
olsunlar (unutulmuş bir antik tiyatro öreninde bir gece karşılaştığı
kendi gençliği ile hesaplaşması), veya simgesel (denizden çıkma,
ancak musluk suyuna veya tasma ile sokakta gezdirilmeye alışmış
bir balığın, günün birinde yeniden denize atıldığında, boğulması
gibi!) - kesinlikle derin anlamlı ve düşündürücüdür.
Ne var ki Poyrazoğlu'nun kendisi, "entelliğin" arasında asla
boğulmayarak sık sık güncel yaşamın ve özellikle karşı çıktığı "pop
kültürü"nün düzeysizliğine bayrak açıyor. Oyunu izlememin ardından
Bizimtepe'de katıldığım ayrı bir söyleşisinde de yinelediği
gibi, Türkiye'deki "tiyatro krizi"nin izleyici eksikliğinden
çok, tiyatroların repertuvarlarına bağlı olduğunu, örnekleriyle
savunuyor. Bu bağlamda, neredeyse üç aydır "kapalı gişe" oynayan
bu çok yönlü ve ilginç gösterisini henüz izleyememiş okurlarımın,
gerek Muammer Karaca Tiyatrosu'nda, gerekse Anadolu yakasının çeşitli
sahnelerinde sergilenen "Ödünç Yaşamlar"ı kaçarmamalarını,
öte yandan Poyrazoğlu'nun birçok nefis öykü ve denemesini içeren
Can Yayınları'nda çıkmış olan kitabını okumalarını öneriririm.

İlk sırada otursaydık!
Atlas
Pasajı'ndaki "Küçük Sahne"de yıllardır beğeni ile gittiğim Sadri
Alışık Tiyatrosu'nda, geçtiğimiz mevsimlerde Selim İleri'nin
tarihi/belgesel oyunları "Allahaısmarladık Cumhuriyet" ile
"Mihri Müşfik - Ölü Bir Kelebek"in ardından, iki yıl önce
Dario Fo'nun nefis ve eleştirel "Sıradan Bir Gün" güldürüsünde
parlak bir Çolpan İlhan'ı izledikten sonra, geçen mevsim, 1892 (!)
yılında yazılıp günümüze uyaralanmış "Amerikan Hala" farsını
görmüştük.

Bu saygın sahne, 2001/2002 mevsimini benzer türde açmış. Gerçi bu
kez, Avusturyalı film yönetmeni Rolf Olsen'in "Dolunay
Katili" isimli özgün bir polisye güldürüsünü yeğlerken, çok
daha iyi oyunculara yer verildi. Sahne etkinliğini aynı biçimde
sürdüren Çolpan
İlhan'ın yanında, yıllanmış film yönetmeni ve senaryo yazarı
rolündeki Selçuk Yöntem, bu oyunda büyük bir başarı sergiliyor.
TV izleyicisi olmadığımdan, "Dadı" dizisinden büyük kitlelerce
bilinen, alımlı Seray Sever'i ilk kez izledim - ve gişe sorumlusu,
sevecen Soral Hanım'ın "size ilk sıradan yer verelim" önerisini
kabul etmediğime, sonradan gerçekten üzüldüm!

Hale Kuntay'ın dilimize kazandırdığı ve Meray Ülgen'in
yönettiği oyunda, alışılagelmiş "orta-yaş bunalımı" ile başedemeyen,
bir zamanların ünlü yönetmeni ile aktris eşi arasındaki aile sorunlarına
tanık olurken, yeni komşuları olan güzel bir fotomodel çıkagelir
ve - her
yanı çarpık - bir "üçgen ilişkisi" başlar. Derken, aynı mahallede
çeşitli eylemlerde bulunan sapık bir katile karşı duyulan korkudan
yararlanarak, çiftin yaratmaya çalıştıkları bir düzmece ile işler
daha çok karışır! Fotomodeli sorgulamaya gelen polis memuru (Mehmet
Esen) ile böylece dörtlü bir köşe kapmaca sergilenirken oyun,
beklenmedik bir gelişme ile biter.

"Dolunay Katili", aslında herhangi özgün bir ileti getirmeyen,
kolayca izlenip zaman zaman güldüren, ancak her şeyden önce özellikle
Selçuk Yöntem'in başarılı oyununu alkışlamak için gidilebilecek,
ne var ki, mevsimin pek akıllarda kalmayacak bir oyunu. Gönül isterdi
ki, Sadri Alışık Tiyatrosu önümüzdeki aylarda daha nitelikli bir
yapım ile yeniden karşımıza çıksın...

Diğer
yazılar için tıklayınız
|