|

"Aşk Gibi" bir oyun
Türkiye'deki
ilk gösterimi 1970'de Dormen Tiyatrosu'nda yapılmış, 1926 yapımı
ABD asıllı bir oyunun uyarlaması olan ve anne sevgisini irdeleyen
alçakgönüllü, ancak gönüllere seslenen bir oyun

Nişantaşı
- Teşvikiye arasında, ana caddede bir tiyatro. O yörede alışverişe
çıkanların veya café'lerine uğrayanların kesinlikle önünden geçtiği
bir yer... İşte, bu café'lerde sunulan değişik bir salata veya bir
brownie'nin fiyatına, onlarca sanatçının emek verdiği nitelikli
bir oyunu, bu tiyatroda izleyebiliyoruz, bilet bulma sıkıntısı (bugünlerde,
ne yazık ki!) çekmeden...

Türk
Tiyatrosu'nun saygın Dormen - Kenter ekolünde yetişmiş,
o sahnelerde ilk başarılı sınavını vermiş, günümüzün seçkin tiyatrocuları
arasında yer alıp nice genç sanatçıyı yetiştirmeyi sürdüren Hadi
Çaman, 19 yıl önce kurduğu "Yeditepe Oyuncuları" Topluluğu
ile işte bu tiyatrodan bizlere sesleniyor. Hadi Ağabey'in son yıllarda
sahnelediği Peter Shaffer, Aldo Nicolai veya Tuncer Cücenoğlu'nun
nice güzelim oyunlarını büyük beğeni ile izlemiş, köşemizden sizlere
tanıtmaya ve bu alçak gönüllü tiyatro emekçisinin yanıbaşımızda
bizlere neleri sunduğunu, severek belirtmeye çalışmıştım.

Kurgunun önemi
Öncelikle oyun hakkında basında çıkmış olumlu yorumlara da candan
katıldığımı hemen belirtmek isterim... "Aşk
Gibi", Göksel Kortay ve Hadi Çaman'ın, ABD'de bir zamanlar büyük
beğeni kazanıp beyazperdeye de aktarılmış "The Silver Cord"
adlı oyunun bir uyarlamasıdır. Yazarı Sidney Howard, başka
bir yapımı ile Pulitzer, "Rüzgâr Gibi Geçti" filmine yazdığı
senaryo ile Oscar ödüllerini almıştı. Hadi Çaman'ın yönetimini
üstlendiği oyunun Türkiye'deki ilk gösterimi 1970 yılında Dormen
Tiyatrosu'nda yapılmış, başrollerini Göksel Kortay, Haldun
Dormen, Hadi Çaman, Muazzez Kurtoğlu ve Suna Keskin üstlenmişlerdi.
Oyunun aslı 1926 yılına dayanmakla birlikte, gerek konusu gerekse
iletileri açısından günümüze halen uyuyor.

Konu, anne sevgisini işlerken, bu sevginin bencilliğini ortaya koyup,
bazı sahnelerde bu olguyu abartıya değin götürmekten de geri kalmıyor,
aslında. Olaylar, eşini yitirmiş varlıklı bir anne, yurtdışındaki
öğrenimini tamamlayarak evine dönen büyük oğlu ve yeni eşi, beri
yandan onunla birlikte oturan genç oğlu ile nişanlısının arasında
gelişiyor. Bu beş başkişi arasındaki gerilimin, daha oyunun ilk
sahnesinden başlayarak düzeyli biçimde tırmandırılması, yazarın
(veya uyarlayanların) ustalığının başarılı bir ürünüdür. Bir tiyatro
başyapıtı olmaktan oldukça uzak sayılmakla birlikte, "The Silver
Cord" / "Aşk Gibi", aslında tür olarak bir "sorunsal
oyun" sayılabilir ve bu bağlamda, bu türün bir gereği olan sahnedeki
devinimin uygun düzemde gelişmesi kuralına tam anlamıyla uymaktadır.
Örneğin, anne ile yeni gelinin ilk sahnede kendilerini ve özyapılarını
birbirlerine (ve izleyicilere) tanıtıp, ortaya çıkan tüm diğer ailesel
sorunlar ve gittikçe gelişen gerilimin ardından, ancak son sahnede,
oyunun sonunu belirleyen dolaylı/dolaysız bir çatışmaya girişmeleri,
kurgunun ne denli başarılı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Evlilik "kaç kişiliktir"?
İşte oyunun bu gelişimi, asıl iki başkişinin anne ve gelin olduğunu
açığa çıkarıyor ki, gene aynı tiyatroda P. Shaffer'in "Kalbin
Sesi"nde de alkışladığımız genç Eda Özel'in, deneyimli
Devlet Tiyatrosu sanatçısı Sema Aybars'tan hiç de geri kalmadığını
görüyoruz. Diğer ana rollerdeki Cenk Sözeri, Serhat Onbul
ve Nurgül Yeşilay ne denli başarılı olsalar da, oyunun ana
çatışmasını yüklenmiş olan anne ve gelinin devinimleri karşısında
gölgede kalma durumundadırlar.

İşte,
"anne mi?" - "eş mi?" gibi sorular veya "evlilikte
üç kişinin mutluluğu önemlidir" türündeki savsözler ile bezenmiş
bu alçakgönüllü oyunda, kimilerimiz kendilerini veya kendi/eşinin
annelerini göreceklerdir - bazı (gerçekten biraz) abartılı deyiş
ve davranışları yok sayarsak....

Beri
yandan - günümüzün "kriz" koşulları yanısıra, kendi ailesel çekişmelerinin
arasında bunalmış kimi okurlarımız şimdi diyebilirler ki, "tiyatroda
aile sorunlarını mı izleyelim, bizi güldürüp rahatlatacak komediler
varken!", veya bazı tiyatro tutkunlarımız, "insan ruhunu
daha derinlemesine irdeleyen veya başkaca toplumsal sorunları işleyen
nitelikli oyunlar yok mu?" diye sitem edeceklerdir, belki de.
Doğrudur - onlar da haklıdır - ancak tiyatro, sadece güldürü veya
"makro" düzeyde uyarıcı oyunlar demek değildir - zaman zaman, aile
sorunlarına da bir ayna tutan, bazılarımızın dürtülerini açığa vuran
ve sevgi öğesini değişik bir açıdan sorgulayan bir yapımı da izlemek
gerekebilir, hele bunca başarılı bir biçimde sunuluyorsa.

Bu bağlamda, kimilerimizin "yolunun üstünde" olan "Yeditepe Oyuncuları"nın
bu alçakgönüllü, ancak gönüllere seslenen oyununu izleyin, derim
- bir yandan kendiniz için, beri yandan ise, günümüzde "ayakta kalma"
sorunu ile boğuşan nitelikli sahnelerimizi de birazcık desteklemek
uğruna...


Diğer
yazılar için tıklayınız
|