|

HASRET
RÜZGÂRI/ Hakan Aytekin
"Sizi
tanımıyorum! Sizin yasalarınızı, nizamınızı, kuvvete dayanan yetkinizi
tanımıyorum! Bu yüzden asın beni!" L.
Lingg

Sözünü
alıntıladığım kişiyi tanımıyorum. Ama okuyunca, bu sözü neden söylediğini,
nasıl bir atmosferde bulunduğunu, yanında durduğu yandaşlarını ve
karşısına dikildiği karşıtlarını zihnimde canlandırabiliyorum. Aynı
koşulda ben olsaydım, aynı ifadeyi kullanmaya cesaret edebilir miydim,
bilemiyorum ama aynı duygu ve düşünceler içinde olacağımdan eminim.

Sizi tanıyorum. Nereden geldiğinizi, neden buraya yerleştiğinizi...
Yasalarınızı kimden aldığınızı, nizamınızı kan-can pahasına nasıl
tesis ettiğinizi, nasıl kuvvetlendiğinizi ve kuvvetinizi uyguladığınız
muhatabınız kardeşiniz, evladınız dahi olsa ne kadar merhametsiz
davranabildiğinizi... Korkuya dayanarak nizamınızı nasıl sabitlediğinizi,
saldığınız korkuyla sinen vatandaşın yetkilerinizi sorgulamasına
engel olduğunuzu... Biliyorum, anlıyorum. Bir de uçan kuştan, yerdeki
çayıra, konu-komşudan dağa taşa, her şeyi tek tipleştirme merakınızın
altında yatan kolaycılığınızı biliyorum. Sadece kavak ağaçlarından
oluşan bir ormanın daha kolay denetlenebileceğini sandığınızı...
Bu kolaycılığın sizi nasıl yoksullaştırdığını, yalnızlaştırdığını,
çaresizleştirdiğini, gelişmenize engel olduğunu hatta giderek kuvvetinizin
yönünün kendi içinize yöneldiğini, bu nedenle o sık sık tehdit unsuru
olarak kullandığınız parçalanmaya sizi sürüklediğini de görüyorum.

Bu yüzden bana diyorsunuz ki: "Ya sev, ya terket!" Terketmeyeceğim.
Bu yüzden asın beni...

Gurbet. Gurbet'i anlıyorum. Yaşadığınız yer yetmiyor. Ya maddenizi
ya da ruhunuzu doyurmaya kafi gelmiyor, çoğunlukla ikisini birden.
Bir gün "Yağız atlar kişniyor, meşin kırbaç şaklıyor..."
Sırtınıza "sıla"nız bir bıçak gibi saplanmış halde, maddenize
ve ruhunuza yetebilecek bir yer aramaya gidiyorsunuz. Gurbet. Evet
ama siz gurbetteyken zihninizin derinliklerinde bir bilgi var: Bu
yeni yerde beklediklerinizi bulamazsanız, "sıla"nıza dönebilirsiniz.
Yahut ne zaman isterseniz: Bir düğün, bir bayram, bir şenlik veyahut
bir hastalık, bir cenaze... Hasat mevsiminde veya sürü katımında
sılanıza dönmeniz işten bile değildir. Kendi iradenizle gurbete
çıktığınız gibi, kendi kararınızla sılanıza dönebilirsiniz. Yol
ne kadar uzun olursa olsun...

Ve ne güzeldir sılaya dönüş yolculuğu...

Gurbete gitmeye kendiniz karar vermediğiniz, daha da beteri kendi
iradenizle sılaya dönemediğiniz durumlar da vardır. Yaşanmıştır.
"Kendi güvenliğiniz için" topraklarınızdan hatta ülkenizden çıkarılırsınız.
Ve hayatta kalabilmek için, doğduğunuz topraklara dönme umudunuzu
da terk etmeniz istenebilir. İşte "Hasret Rüzgarı" bu acıda, bu
çaresizlikte anlam kazanıyor.

İsa Bakır, devletin televizyonundan Hasret Rüzgarı
şarkısını isterken nasıl bir duygu içindeydi, bilemiyorum. Ama isteğini
sadece yazıyla ifade etmemişti, kaleminin ucunda sadece kelimeleri
yoktu İsa'nın... Duyguları vardı. Özlemi, tutkusu. Hasreti. Evet,
en önemlisi, çizdiği desenlerden, seçtiği renklerden, sığındığı
şarkının güftesinden taşan HASRET'i vardı.

İsa Bakır, "Mardin'li bir Süryaniyim" diye yazarken mektubuna,
ne düşünüyordu, ne hissediyordu, bilemiyorum. Bir ayrıcalık talebi
mi geçiyordu zihninden yoksa bilmem kaç bin kilometre uzaklığa rağmen
doğuştan kazandığı kimliğini yitirmediğini mi vurgulamak istiyordu?

TRT'de bir dizi filmin post-prodüksiyon işlerini takip etmek için
bulunuyordum. İşimiz birkaç ay sürecekti. Her sabah TRT'ye ulaşmak
için geçtiğim yol bir ilkokulun önünden geçiyordu, küçücük ciğerlerin
haykırışı beni kendi çocukluğuma götürüyordu: "Türküm, doğruyum,
çalışkanım... Yasam küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak..."
Gazetelerde şunları okuyordum: Bir dizi siyasi cinayetten hükümlü
olduğu halde milletvekili seçilen adamlar, kaybolan trilyonlar,
bakanlar düzeyinde yürütülen yolsuzluklar, ensesine bir mermi sıkılarak
yol ortasında bırakılan vatandaşlar, boşaltılan, yakılan köyler,
göçe zorlanan insanlar... Yine o günlerde, 6-7 Eylül olayları hakkında
bir çalışmaya kıyısından bulaşma şansım olmuştu.

TRT'nin müzik dairesine, o zamanlarda dahi, çuvallarla mektup gelirdi.
Şanslı mektuplar aradan çekilir, okunur; "yayın ilkelerine uygun"
olanlar, belirli bir politika çerçevesinde seçilir ve yayında kullanılırdı.
Tabii çuvalla gelen, çuvalla atılıyordu bir yandan da. İşte İsa
Bakır'ın mektubuna atılan mektuplar çuvalında rastladım. Önce
rengi, sonra mektuba atfedilen naif özen dikkatimi çekti. Bir de
"Süryaniyim" demese bile, "azınlık"tan olduğunu
sezdirmesi...

Böyle başladı. Benim açımdan bir utanç sürecini yansıtır Hasret
Rüzgarı. Çocukluğumda ben de ant içmiştim; "...çalışkanım, yasam
küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak..." diye beş yıl boyunca
her sabah bağıra bağıra tekrarlamıştım. Ama bu ülkenin kendi vatandaşlarına,
aynı topraktan gelen ve aynı toprağa gitmesi beklenen insanına reva
gördüğü muamele, yinelendikçe beynime kazınan "...yasam küçüklerimi
korumak, büyüklerimi saymak..." ilkesine hiç uymuyordu. Ve ben,
annem, babam, kardeşim, arkadaşım, öğretmenim, komşum üzerine düşeni
yapmayarak bu uygulamaya ortak olmuştuk. Hep birlikte. Karşı çıkamadığımdan
hep utandım, bundan sonra da utanacağım. Sanki Tokadizade Şekip
Bey'nin öğüdü işlemişti bir yanıma:
Gafiller
boğuşsun, sen kal uzakta
Yalnız ibret
al, dikkatle bak da
Gün gelir
hepsi barışır toprakta
Bugün devam
eden kavgayı hoş gör

Bencilliği ve merhametsizliği hoşgörme basiretsizliğimden hep utandım.

İsa Bakır'ın mektubunu, diğer birkaç farklı mektupla birlikte
kadim dostum Hakan Aytekin ile paylaştım. Yanında duygularımı
da. Nihayetinde, göç etmek mecburiyetinde bırakılmış binlercesinden,
belki milyonlarcasından sadece birinin, zorunlu gurbet mekanı olarak
Hollanda'yı seçmiş bir Süryani'nin ülkesine, doğduğu, hep özlediği
topraklarına hasretini ifade ettiği o mektup, bugün bir kitap oldu.
Hem de ne kitap...

Yine eskimeyen dostluğu ile gurur duyduğum kardeşim Ergun Kocabıyık'ın,
ÇEKÜL
Vakfı için yazdığı tanıtım yazısına, noktasına virgülüne kadar
katılıyorum. Daha iyisini yazamayacağımı bildiğim için de, buraya
özetle alıyorum:

"Hakan Aytekin'in Hasret Rüzgârı isimli kitabı, mektup
türünün müstesna bir örneği olarak tanımlanabilir ilk elde. Ancak
onu mektuplaşma kitaplarından ayıran pek çok özelliği var. Bunlardan
en önemlisi (...) Hakan Aytekin'in kendisine yazılmamış bir mektuba
yanıt vermesiyle başlaması.

Onu çöpten çıkaran biri, bu ilginç mektubu arkadaşı Hakan Aytekin'e
gösterince, mektubun tırtıl misali başladığı yaşamı, bir kelebeğe
evrilmesiyle devam edecektir... Bir belgesel film yönetmeni olan
Hakan Aytekin'in yoluna ilk kez bu mektupla çıkan Süryaniler
onun ilgi alanlarından birine dönüşür. 2001 yılında çektiği Işık
Sesini Arıyor'da bu kültürü daha yakından tanıma/tanıtma fırsatı
bulur.

Şimdi İsa Bakır'ın sıla hasretini daha iyi hissetmektedir;
bu duygu mektuplaşmaların başlangıcı için yeni bir itici güç olur.
Kitabın bir başka özelliği de Türkçe, Süryanice ve İngilizce olmak
üzere üç ayrı dilde yazılmış bir metin bölümü dışında, yazarın çektiği
fotoğraflardan oluşan başka bir anlatı bölümünün daha olması. Gerçekten
de son derece incelikli bir şekilde sıralanmış fotoğraflar Süryaniler
hakkında bambaşka bir dilde, söz denilen dolaylamayı devre dışı
bırakarak fotoğrafın görsel diliyle doğrudan zihnimizin derinliklerine,
belki de eskilerin kalp dedikleri yere uzanan bir hikâye daha anlatıyor...

Hasret Rüzgârı, hiç tanımadığımız bir insanın gurbetine katılmanın,
onun sıla özlemini paylaşmanın, onun yalnızlığına ortak olmanın
hikâyesi. Kim bilir belki de kendi vatanımızda hasretlik çekmemizdendir.
Zaten kitap da "ağacından ayrı düşmüşlere" ithaf edilmiş.

106 sayfa 28x28 cm. Ciltli, mat kuşe, 55 adet renkli fotoğraflı.
ISBN 9944-5573-0-7 Kitapla ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için
www.hasretruzgari.org
adresini ziyaret ediniz.
İrfan
Eroğlu


|