|


Dahi,
vahşi, mizahî
Üç yıl olmuş, ne çabuk. Üstelik olmuş da geçmiş bile. William
S. Burroughs, 4 Ağustos 1997'de geldiği yere dönmüştü. Başka bir
galaksiye, yani.
Michelle Green
onun için öyle diyor. Kapıları aralamış, başka boyutlardan buralara
bakmış: "Başka bir galaksiden geldi ve kapıyı açık bıraktı. Burroughs'u
okumak için uzay giysisi giymeniz gerekir, gene de donarsınız."
Yanlışlıkla
gelmiş, pek benimsememiş,
hayli gülünç
bulmuş da olabilir. Ne de olsa insan ırkı, kusurla malûl
bir ırk. Belki ender mükemmel örnekleri de başka galaksiler halkına
mükemmel görünmüyordur. Ola ki, mazur görmüştür. Bir tür bonne
pour la terre durumu.

Burroughs'un
kimilerince kâbus
diye nitelendirilen romanı "Naked
Lunch / Müthiş Yemek" 1959'da
Paris'te yayımlanınca, yazarını bir anda
ilgi çekici bir yaratık haline getirdi. Romanın bir olay
örgüsüne sahip olduğu pek söylenemezdi doğrusu. Kahramanı,
Bosch'un
fırçasına layık bir arazide dolaşıyor, aralarında yarı deli bir
bilimadamının da bulunduğu muhtelif cins insanla karşılaşıyordu.
Kitap üç yıl sonra da Amerika'da basıldı ve bir succes
de scandale oldu. Eh, reklamın iyisi kötüsü olmaz,
süksenin (başarının) skandallisi
de hiç yoktan iyidir.
Eleştirmenler, her zaman olduğu gibi iki
kampa bölündü. Time
dergisi kitabın beş para etmez bir pislik
olduğu görüşündeydi. Müstehcenlik davaları açıldı, sapkın
bulundu, vs. Buna karşılık,
Norman Mailer Burroughs'un bir dahi
olduğunu söyleyerek, kitabın "vahşi
ve ölümcül mizahı"nı övdü. Kendisi ise kitabını "Her
çatalın ucunda ne olduğunu herkesin gördüğü donmuş bir an"
olarak tarif ediyordu.

Sinemacıların
"Müthiş Yemek"ten
film yapma cesaretini ancak yirmi
iki yıl sonra bulduklarını söylersek, Burroughs'un
romanından esas itibariyle ne kadar
tırsılmış olduğu da anlaşılır. Onca yıl sonra bile kitabı
uyarlamaktansa
yazarının "Müthiş
Yemek"i yazma sürecinin
filmini çekmeyi tercih ettiler. Neyse ki filmi çeken
(ve senaryoyu yazan) kişi,
David Cronenberg'di, böylece
Burroughs'un kitabı fazla hasar
görmeden beyazperdeye aktarıldı. Morfin rüyaları bir
anda çıplak
gerçekliğe dönüşürken, dev böcekler de konuşan
daktilolar halini alıyordu. Kısaca, tarihi gerçeklere
pek itibar edilmemiş olsa da, durum hiç fena değildi. Böylece kitap
okuma zahmetine katlanmayanların bir kısmı da 1950'li
yıllarda Tanca'daki
sürgünlerin durumuna,
Uluslararası Bölge'nin (Burroughs'un
deyişiyle, "Interzone"un) gündelik dramlarına aşina oldu. Burroughs'un
kendisi Tanca'ya kırk yaşına varacağı yılın, 1954'ün
Ocak ayında
gitmişti. Peter
Weller'in oynadığı ikizi Bill
Lee gibi, o da yabancıydı, pek matah bir hali yoktu,
hatta bir gözlemciye göre "Koyun
öldüren bir köpek"i andırıyordu.

'B' Ekibi

Ballard, Bowles ve Burroughs bana hep çok sıkı
bağları olmasa bile bir tür ekip
gibi gelmiştir (Bunda B
harfinin de bir ince rolü olabilir). Ama böyle bir (gevşek)
bağ varsa eğer, ekip başının, esas adamın, uzaylının Burroughs
olduğuna da şüphem yok (Kendi kafamda oralara bir yere
Hunter'ı da koyuyorum). St.
Louis'li varlıklı ailesinin, Harvard
mezunu oğullarının tercih ettiği hayat konusunda neler düşündüğünü
merak ediyorum. Oğulları William,
üniversiteden sonra barmenlik
yaptı, özel hafiye
oldu ve tıpkı filmdeki Lee
gibi, böcekleri
imha işine de bulaştı. Uyuşturucu müptelalarıyla pespaye
hırsızlar arasına karıştı. Aynı zamanda öldürücü
bir zekaya ve bilgiye sahipti. Takıldığı kişiler arasında New York'ta
tanıştığı Allen
Ginsberg ve Jack
Kerouac da vardı. Sonunda da kendini Tanca'da
bulmuştu işte. Kendi özgür
iradesiyle gitmişti de denebilir belki. Ardında, icabı
yerine getirilmemiş bir kefalet, kocasının eliyle ölmüş bir zevce
bırakarak. Zevce, erkeklerle yatmayı tercih eden Burroughs'u 1946'da
baştan çıkarmış olan akıllı,
alaycı
ve evli Joan
Vollmer'di. Joan,
gazetecilik okuyordu. Çok geçmeden yazarın yanına taşındı. Birbirleriyle
hayli boğuştular. Burroughs,
bir partide Giyom
Tel numaralarını yaparken (Joan'un
başında bardak, Bill'in elinde silah) vurdu.
Kefalet meselesi daha önce, uyuşturucudan yakalandıklarında Louisiana'da
başına gelmişti. Kaçakçıların, korsanların, casusların, savaş suçlularının,
her türden şaibeli şahsın canını attığı Tanca,
dokuz ulusun temsil edildiği bir komisyon tarafından yönetilen bu
müreffeh
liman, onun için de kurtuluş
oldu. Cennetti.
Hiç kimse geri çevrilmiyordu, Batılılar hiçbir
suçtan kovuşturmaya uğramıyordu. Eczanelerde uyuşturucu
serbest satılıyordu, torbacılar türlü çeşit
haşhaş satıyordu. Kerhanelerde kızlar
kadar oğlanlar
da vardı, kimse eşcinselliğe kötü
gözle bakmıyordu. Herkes kendini hem yüzer,
hem uçar
gibi hissediyordu.


Diğer
Yazıları
Şimdi
Bize Kim Ne Çizecek
(25.07.2000)
Dahi,
vahşi, mizahi (14.08.2000)
Elele
geliyoruz, Christopher Robin ve ben
(22.09.2000)
|