GLK
Sinema



WİLDE
(Devamı)
Konuşmaları, iğneli dili ve nükteleriyle İngiliz sosyetesini büyülüyordu,
estetiğe, sanatın yaşam karşısında yüceltilmesi gerektiğine inanıyor,
İngiltere'nin en önemli eleştirmeni sayılıyordu. Oyunları, şiirleri,
denemeleri... Evliydi, iki çocuk babasıydı, çocukları için masallar
yazıyordu... Sonra Shakespeare'in sonelerini ithaf ettiği
gizemli delikanlı W.H'nin öyküsünü anlatan Mr. W.H.'nin
Portresi ve ardından İngiliz yazınında eşcinselliğe değinen
ilk eserlerden biri, Dorian Gray'in Portresi...
Tamam, belki erkek sevgilileri de oluyordu, ama eşcinselliği halen
bir 'dedikodu'ydu.
Her
şey, 1895 yılında Queensberry Markisi'nin kendisine gönderdiği bir
kartla değişti. Queensberry, oğlu Lord Alfred Douglas'la -Wilde
ona 'Bosie' adını takmıştı- tutkulu bir aşk yaşayan Oscar Wilde'a
açıkça 'eşcinsel' diyordu. Eşcinselliğin gizli kapaklı yaşandığı,
sadece dedikodu malzemesi olarak var olabildiği ve yasalarca suç
sayıldığı bir dönemdi. Wilde ise, biraz babasından nefret eden 'Bosie'nin
dolduruşuyla ve çokça cesaretle Quennsberry'ye bir hakaret davası
açmıştı ve böylece İngiliz tarihinin en büyük 'skandal'larından
biri patlak vermişti.
3
Nisan 1895 tarihinde görülmeye başlayan davada tüm İngiliz toplumu
önyargılarla Oscar Wilde'ın üzerine geliyor, yazarın, otellerde,
lokantalarda tanıştığı ve hediyeye boğduğu delikanlılar teker teker
mahkeme önüne çıkartılıp dinleniyordu. Markisin suçsuz bulunması
ile sona eren davanın ardından, eşcinselliği mahkeme tutanakları
ile sabit olan Wilde, aleyhinde açılan kamu davaları sonucunda,
'yalnızca eşcinsel olduğu gerekçesiyle' iki yılı ağır hapis cezasına
çarptırılıyordu.
Wilde
filmi ya da Oscar Wilde'ın öyküsü, tüm bu üç beş satırla özetlenmeye
çalışılan, ancak özetlenmesi mümkün olmayan sürecin ardında kişinin
özneleşmek, kendini tanımlamak ya da gerçekleştirmek için verdiği
mücadelenin öyküsüdür. Oscar Wilde mahkûm olarak geçirdiği iki yılın
ardından gittiği Fransa'da, yokluk içinde ve nerdeyse yapayalnız
ölmüş olsa bile, kendini gerçekleştirme yolunda tökezleyen, duraklayan
ya da inancını kaybeden pek çok eşcinsel için bir kılavuza, cesaretlendiriciye
dönüşüyordu.
Brian
Gilbert'in filmi, bu büyük estet ve masal prensinin hayatını, onun
beğenmeyeceğini sandığım -o kendinden başka hiçbir şeyi beğenmez
miydi yoksa?- bir şekilde, oldukça gerçekçi ve yalın bir dille anlatıyor.
(O, süslü, neyi anlattığını bilmez ama nasıl anlattığına âşık bir
metin olarak kurgulardı yaşamını, yaşadığı gibi yani, sanki) Lakin
her şeye rağmen, var olmak, kendini bir şekilde anlatabilmek, anlattırabilmek,
yani amiyane bir tabirle, belki, dile düşmek de önemli olsa gerek.
Keza, Dorian Gray'in Portresi'nde "Dile düşmekten daha kötü tek
bir şey vardır dünyada, o da dile düşmemek," diyor yazar. Haydi,
öyle ise onu, bu vesile ile bir kez daha analım, analım, analım...
Serdar Soydan
Baş
tarafına dönmek için tıklayın



|