
GLK Sinema


Selma'nın
şarkıları - Vladimir'in umutsuzluğu
Geçenlerde başrol oyuncusu Björk
nedeniyle iyiden iyiye popüler olan Karanlıkta Dans filmini
izledim. Filmi anlatım ve üslup açısından büyüleyici bulduğumu söylemeliyim.

Bununla birlikte filmi görmemiş
olmayı tercih ederdim. Bir kere kötü çıktım. Neden kötü çıktığımı
anlamaya çalışırken yoruldum. Beni etkileyen, Björk'ün oynadığı
kahraman Selma'nın başına arka arkaya gelen felâketlerden
çok onun bütün bunları ele alış biçimiydi sanırım. Daha doğrusu
yönetmenin yazgı, inanç ve modern yaşam üzerine getirdiği saptamalar...
Benzer türde bir rahatsızlığı Dalgaları Aşmak filminde de yaşamıştım.
Tanıdığım pek çok insanın aksine o film de benzer bir yerden tedirgin
etmişti beni.

Hatırlayacaksınız,
Dalgaları Aşmak, yönetmenin Katolik olduktan sonra çektiği
ilk filmdi.
Karanlıkta Dans ve Dalgaları Aşmak arasında bazı ortak noktalar
var:
Her ikisi de talihsiz yazgılara sahip birer kadın kahramana odaklanıyor.
Her iki kadın da inançları adına her şeyi göze alabilecek kadar
güçlü inşa edilmiş. Her ikisi de inançları yaşamlarını imkansızlık
noktasına kilitlese de bir an için bile şüphe duymuyor.
Her ikisi de yaşamın tatsız ve trajik yanlarına rağmen huzurlu ve
mutlu.
Her ikisi de yolunu biliyor ve emin adımlarla kendi yolunda ilerliyor.
Her ikisi de asla pişmanlık duymuyor.
Her ikisi de hayatı dolu dolu yaşıyor.
Her ikisi de geriye hiç bakmıyor.
Her ikisi de fedakâr.
Her ikisi de sorumluluklarının fazlasıyla altında.
Her ikisi de başka türlü bir yaşamı özlemiyor ya da bunu tartışmıyor.
Her ikisi de yetinmeyi biliyor.
Her ikisi de toplumsal "iyi insan" tanımına uyuyor.
Her ikisi de izleyici ile arasında zorlayıcı bir katarsis yaratıyor.
Her ikisi de inançları söz konusu olduğunda bütün dünyaya baş kaldıracak
derecede tutkulu.
Her ikisi de yaşama inançlarının nahif ve aydınlık penceresinden
bakıyor.
Ve her ikisi de hayatın içinde bir başka hayat yaşıyor.
Selma, çalıştığı fabrikanın gürültüsünden kendine bir Broadway
müzikali yaratabiliyor. Dalgaları Aşmak'taki kadın kahraman
ise sakatlanarak erkekliğini yitiren kocasıyla büyülü bir aşkı sürdürebiliyor.
(Bütün bu benzerliklere ek olarak Tuna Erdem'in etkileyici
saptaması: Her ikisi de geçmişlerinde bir şeyi tutkuyla isteyerek
ilk günahı işliyor. Dalgaları Aşmak'ta bu aşk oluyor, Karanlıkta
Dans'ta ise bir çocuğa sarılabilme arzusu.)

Karanlıkta
Dans, zaman geçtikçe etkisi güçlenen, yeni alt okumalara açık
bir film. Yönetmenin son yıllarda anlattığı hikayeler onun sinemasında
yeni bir kavramın da çerçevesini çiziyor bana kalırsa: Neo-muhafazakârlık.
Yönetmen, pek çok açıdan eleştirilebilecek kadın kahramanlarıyla
izleyiciyi bütünleşmeye zorluyor. İyileri ve kötüleri öyle organize
ediyor ki relativ bir atmosferde kahramanları eleştirmemizi önlüyor.
Sadece show, shock ve fantasy sacayağında denge kurmaya çabalayan
egemen sinema akımlarına bu biçimde baş kaldırıyor.
Ancak daha büyük bir cüreti yüzyılın egemen ahlâkına, egemen yaşam
ve inanç biçimlerine karşı gösteriyor. Lars von Trier'in
kadınlarının negatifinde Samuel Beckett'in bütün kahramanları ve
özelde de Godot'yu Beklerken'in karakterleri Vladimir
ve Estragon bize göz kırpıyor.

Beckett,
Godot'yu Beklerken'de modern toplumlardaki yabancılaşmaya, bireyselleşmeyle
birlikte gelen yalnızlaşmaya, iletişimsizliğe, sevgi, bağlılık gibi
demode değerlerin anlamsızlığına ve buradan yola çıkarak yaşamın
"anlamsız" ve absürd yapısına işaret eder. Beckett'in dünyasında
anlam yoktur. Sözcükler, iletişim kurmayı kolaylaştıran kodlardan
çok sıkıntıyı gidermeye yarayan seslere dönüşmüştür. Onun anti kahramanları
yaşamda sadece sıkılır ve vakit geçirirler. Bu biçimde onları saran
trajik yaşama karşı kabuk bağlar ve bu etkilerden bağımsızlaşırlar.
Başkalarının olmadığı bir dünyadır bu. Umutsuz, soğumuş, gri, beklentisiz
ve inançsız...

Vladimir
ve Estragon, yüzyılımızın kaybedilen yaşam ülküsünün, inançsızlığın,
saçmalığın, kaybetmişliğin ve umutsuzluğun bozkırında bir ağaç altında
Godot'yu beklerken şöyle şeyler hissettirir:
Her ikisi de insanlığın genel yazgısına sahiptir.
Her ikisinin de içinde inancın izi yoktur.
Her ikisi de her şeyden şüphe duyar.
Her ikisi de mutluluk ve huzurdan uzaktır.
Her ikisi de mutluluğu istemeyi bile anlamsız bulur. Her ikisi de
kaybolmuştur.
Her ikisi de hayatlarının anlamı olan Godot hakkında hiçbir fikre
sahip değildir.
Her ikisi de hayattan uzaktır.
Her ikisi de çok sıkılır.
Her ikisinin de duyguları değişken ve nedensizdir.
Her ikisi de sorumluluktan uzaktır.
Her ikisi de tutkusuzdur.
Her ikisi de yaşadığı dünyaya ve kendilerine yabancılaşmıştır. Her
ikisi de sevgi, bağlılık gibi duygulardan arındırılmıştır.
Her ikisi de umutsuzdur, sık sık kendilerini öldürmeyi düşünür,
ama "ya Godot gelirse" diye bundan vazgeçerler.

Lars
von Trier sineması, tam bu noktada yüzyılımızın egemen yaşam
ve inanç biçimlerine karşı tavır almış oluyor. Çünkü "absürd" olan,
modern dönemler için bir sanat akımıyken postmodern zamanlarda hemen
herkesi esir alan bir hastalık gibi yaygınlaştı. Absürd olan başlangıçta
çevreden bireye, sosyal olandan kişisel olana doğru ilerler gibi
görünürken zamanla, bizzat kişisel olanın kendisi haline geldi.
Saçmalık, inanabilecek kadar el değmemiş hiçbir kavramın kalmamış
oluşu, inancın din gibi toplumsal biçimleri ve bunların yıkıcı sonuçları,
kapitalizm, inanç ticareti, politik inanç sömürüsü ve rasyonel düşünce
giderek kişilerin inanç kavramına mesafeli yaklaşmalarını zorunlu
hale getirirken bir yandan da onları içinden çıkılmaz bir yabancılaşmaya
ve mutsuzluğa kilitledi. Tam bu noktada Lars von Trier'nin
tartışmaya açtığı kavramları önemli buluyorum.

İnançsızlığın bizleri giderek birer uzak ve kurak adaya dönüştürmesine
de, inançla melodrama çevrilen yaşam fikrine de karşıyım. Ancak
şu anda görmemiş olmayı istesem de bir gerçek var ki beni Selma'nın
dünyası Beckett'in dünyasından daha fazla ilgilendiriyor. Lars von
Trier'nin melodram ve trajediye olan yakınlığı benim bu duruşumu
etkilemiyor. Olsa olsa canımı sıkıyor.

Pek
çok farklı açıdan ele alınabilecek filmi ben böyle bir alt okumayla
hatırlayacağım. Filmi henüz görmeyenlere iyi düşünmelerini salık
veririm. Göğsünüze uzanmış bir ölü kedi etkisiyle koltuğa gömülüp
güçlükle nefes alabilir ve size bu denli zalimce yüklenen yönetmene
kızgınlık duyabilirsiniz.
Kolay gelsin.
Ufuk
Kuzey
|