Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR






GLK Sinema


Selma'nın şarkıları - Vladimir'in umutsuzluğu
Geçenlerde başrol oyuncusu Björk nedeniyle iyiden iyiye popüler olan Karanlıkta Dans filmini izledim. Filmi anlatım ve üslup açısından büyüleyici bulduğumu söylemeliyim.

Bununla birlikte filmi görmemiş olmayı tercih ederdim. Bir kere kötü çıktım. Neden kötü çıktığımı anlamaya çalışırken yoruldum. Beni etkileyen, Björk'ün oynadığı kahraman Selma'nın başına arka arkaya gelen felâketlerden çok onun bütün bunları ele alış biçimiydi sanırım. Daha doğrusu yönetmenin yazgı, inanç ve modern yaşam üzerine getirdiği saptamalar... Benzer türde bir rahatsızlığı Dalgaları Aşmak filminde de yaşamıştım. Tanıdığım pek çok insanın aksine o film de benzer bir yerden tedirgin etmişti beni.

Hatırlayacaksınız, Dalgaları Aşmak, yönetmenin Katolik olduktan sonra çektiği ilk filmdi.
Karanlıkta Dans ve Dalgaları Aşmak
arasında bazı ortak noktalar var:
Her ikisi de talihsiz yazgılara sahip birer kadın kahramana odaklanıyor.
Her iki kadın da inançları adına her şeyi göze alabilecek kadar güçlü inşa edilmiş. Her ikisi de inançları yaşamlarını imkansızlık noktasına kilitlese de bir an için bile şüphe duymuyor.
Her ikisi de yaşamın tatsız ve trajik yanlarına rağmen huzurlu ve mutlu.
Her ikisi de yolunu biliyor ve emin adımlarla kendi yolunda ilerliyor.
Her ikisi de asla pişmanlık duymuyor.
Her ikisi de hayatı dolu dolu yaşıyor.
Her ikisi de geriye hiç bakmıyor.
Her ikisi de fedakâr.
Her ikisi de sorumluluklarının fazlasıyla altında.
Her ikisi de başka türlü bir yaşamı özlemiyor ya da bunu tartışmıyor.
Her ikisi de yetinmeyi biliyor.
Her ikisi de toplumsal "iyi insan" tanımına uyuyor.
Her ikisi de izleyici ile arasında zorlayıcı bir katarsis yaratıyor.
Her ikisi de inançları söz konusu olduğunda bütün dünyaya baş kaldıracak derecede tutkulu.
Her ikisi de yaşama inançlarının nahif ve aydınlık penceresinden bakıyor.
Ve her ikisi de hayatın içinde bir başka hayat yaşıyor.
Selma, çalıştığı fabrikanın gürültüsünden kendine bir Broadway müzikali yaratabiliyor. Dalgaları Aşmak'taki kadın kahraman ise sakatlanarak erkekliğini yitiren kocasıyla büyülü bir aşkı sürdürebiliyor. (Bütün bu benzerliklere ek olarak Tuna Erdem'in etkileyici saptaması: Her ikisi de geçmişlerinde bir şeyi tutkuyla isteyerek ilk günahı işliyor. Dalgaları Aşmak'ta bu aşk oluyor, Karanlıkta Dans'ta ise bir çocuğa sarılabilme arzusu.)

Karanlıkta Dans, zaman geçtikçe etkisi güçlenen, yeni alt okumalara açık bir film. Yönetmenin son yıllarda anlattığı hikayeler onun sinemasında yeni bir kavramın da çerçevesini çiziyor bana kalırsa: Neo-muhafazakârlık. Yönetmen, pek çok açıdan eleştirilebilecek kadın kahramanlarıyla izleyiciyi bütünleşmeye zorluyor. İyileri ve kötüleri öyle organize ediyor ki relativ bir atmosferde kahramanları eleştirmemizi önlüyor. Sadece show, shock ve fantasy sacayağında denge kurmaya çabalayan egemen sinema akımlarına bu biçimde baş kaldırıyor.
Ancak daha büyük bir cüreti yüzyılın egemen ahlâkına, egemen yaşam ve inanç biçimlerine karşı gösteriyor. Lars von Trier'in kadınlarının negatifinde Samuel Beckett'in bütün kahramanları ve özelde de Godot'yu Beklerken'in karakterleri Vladimir ve Estragon bize göz kırpıyor.

Beckett, Godot'yu Beklerken'de modern toplumlardaki yabancılaşmaya, bireyselleşmeyle birlikte gelen yalnızlaşmaya, iletişimsizliğe, sevgi, bağlılık gibi demode değerlerin anlamsızlığına ve buradan yola çıkarak yaşamın "anlamsız" ve absürd yapısına işaret eder. Beckett'in dünyasında anlam yoktur. Sözcükler, iletişim kurmayı kolaylaştıran kodlardan çok sıkıntıyı gidermeye yarayan seslere dönüşmüştür. Onun anti kahramanları yaşamda sadece sıkılır ve vakit geçirirler. Bu biçimde onları saran trajik yaşama karşı kabuk bağlar ve bu etkilerden bağımsızlaşırlar. Başkalarının olmadığı bir dünyadır bu. Umutsuz, soğumuş, gri, beklentisiz ve inançsız...

Vladimir ve Estragon, yüzyılımızın kaybedilen yaşam ülküsünün, inançsızlığın, saçmalığın, kaybetmişliğin ve umutsuzluğun bozkırında bir ağaç altında Godot'yu beklerken şöyle şeyler hissettirir:
Her ikisi de insanlığın genel yazgısına sahiptir.
Her ikisinin de içinde inancın izi yoktur.
Her ikisi de her şeyden şüphe duyar.
Her ikisi de mutluluk ve huzurdan uzaktır.
Her ikisi de mutluluğu istemeyi bile anlamsız bulur. Her ikisi de kaybolmuştur.
Her ikisi de hayatlarının anlamı olan Godot hakkında hiçbir fikre sahip değildir.
Her ikisi de hayattan uzaktır.
Her ikisi de çok sıkılır.
Her ikisinin de duyguları değişken ve nedensizdir.
Her ikisi de sorumluluktan uzaktır.
Her ikisi de tutkusuzdur.
Her ikisi de yaşadığı dünyaya ve kendilerine yabancılaşmıştır. Her ikisi de sevgi, bağlılık gibi duygulardan arındırılmıştır.
Her ikisi de umutsuzdur, sık sık kendilerini öldürmeyi düşünür, ama "ya Godot gelirse" diye bundan vazgeçerler.

Lars von Trier sineması, tam bu noktada yüzyılımızın egemen yaşam ve inanç biçimlerine karşı tavır almış oluyor. Çünkü "absürd" olan, modern dönemler için bir sanat akımıyken postmodern zamanlarda hemen herkesi esir alan bir hastalık gibi yaygınlaştı. Absürd olan başlangıçta çevreden bireye, sosyal olandan kişisel olana doğru ilerler gibi görünürken zamanla, bizzat kişisel olanın kendisi haline geldi. Saçmalık, inanabilecek kadar el değmemiş hiçbir kavramın kalmamış oluşu, inancın din gibi toplumsal biçimleri ve bunların yıkıcı sonuçları, kapitalizm, inanç ticareti, politik inanç sömürüsü ve rasyonel düşünce giderek kişilerin inanç kavramına mesafeli yaklaşmalarını zorunlu hale getirirken bir yandan da onları içinden çıkılmaz bir yabancılaşmaya ve mutsuzluğa kilitledi. Tam bu noktada Lars von Trier'nin tartışmaya açtığı kavramları önemli buluyorum.

İnançsızlığın bizleri giderek birer uzak ve kurak adaya dönüştürmesine de, inançla melodrama çevrilen yaşam fikrine de karşıyım. Ancak şu anda görmemiş olmayı istesem de bir gerçek var ki beni Selma'nın dünyası Beckett'in dünyasından daha fazla ilgilendiriyor. Lars von Trier'nin melodram ve trajediye olan yakınlığı benim bu duruşumu etkilemiyor. Olsa olsa canımı sıkıyor.


Pek çok farklı açıdan ele alınabilecek filmi ben böyle bir alt okumayla hatırlayacağım. Filmi henüz görmeyenlere iyi düşünmelerini salık veririm. Göğsünüze uzanmış bir ölü kedi etkisiyle koltuğa gömülüp güçlükle nefes alabilir ve size bu denli zalimce yüklenen yönetmene kızgınlık duyabilirsiniz.
Kolay gelsin.

Ufuk Kuzey




GL KÜLTÜRÜ

GLK EDİTÖRÜ'NDEN

DERDİNİ SÖYLEMEYEN

EŞCİNSEL DEHALAR

TARİHİN PEMBE
SAYFALARI


ROMEO & ROMEO

JULIET & JULIET

KADIN KADINA

ERKEK ERKEĞE

CİNSİYYET
(GL haber)

MİTLER

GLK MÜZİK

GLK KİTAP

GLK SİNEMA

SAĞLIK

SÖZLÜK

CİNSEL BİLGİLER

MEKANLAR

Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 



Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla