GLK
Sinema



GL
SİNEMA 1
1980'lerden sonra feminist akımların izinden giden ve onların açtığı
kuramsal bağlamda farklı soru ve sorunsallarla güçlenen gey ve lezbiyen
araştırmacıların, queer kuramcıların gerek tartışmak, gerek çalışmak,
gerekse kuramlarını örneklendirmek için sinemaya yönelmeleri şaşırtıcı
değildi. Sinema edebiyattan resme, şiirden müziğe sanat dallarının
kesiştiği tek modern sanat sayılıyordu, büyük bir endüstriydi; yeni
hikayeler, mitler, imajlar sağlıyor, eskilerini yeniden kullanıma
sokuyor, gündelik hayatın dilini, toplumsal yaşamın hafızasını oluşturuyordu.
Eşcinsellik
sinema tarihinde, üstü kapalı ya da açık, önemli bir yer tutar.
Eşcinsellik bir kimlik olarak sinema kadar moderndir, ortaya çıkması
modernleşme süreciyle başlar, özellikle kapitalistleşme, üretimin
ve cinselliğin aile kurumunun tekelinden kopması ve iktidar ilişkilerinin
toplumsal ve tarihsel bağlamda incelenebilir olmasıyla mümkün olur.
Bu kimliğin kimi zaman bir red kimi zaman bir gizlenme olarak oluşmasında
sinemanın sağladığı materyal incelenmeye değer.
Sinemanın
ilk yıllarında, eşcinsel (stereo)tipler çoğu zaman aynıydı, gülünçtü,
hastaydı, korkutucuydu. Geyler süslü püslü, kırılgan ve aşırı nazikti
ya da psikopat, lezbiyenler erkekliğe özenen sert kızlardı ya da
vampir... Holywood tarihinde üstü örtülü ya da kodlanmış eşcinselliği
anlatan Celluloid Closet'in (1981) yazarı Vito Russo'nun
deyimiyle fotoğraf ve sinema sayesinde eşcinsellik "görünürlük"
kazanmıştı. Eşcinseller, 19. yüzyıl Viktoryen dönem fotoğraflarında,
özellikle Wilhelm von Gloeden'in eserlerindeki gibi, belirli
keskin kategorilerle-nevcivan/ephebe ve he-man'ler- sunuluyordu
ve bu keskin ayrılıklar sinemadaki eşcinsel temsillerinde de yer
alıyordu.
Eşcinsel
tiplemeleri bir yandan önyargıları güçlendiriyor, groteskleştirdikleriyle
sınırların altını çiziyor, düzeni koruyor, eşcinselleri de ya bir
redde ve kendinden nefrete ya da kendini, sorunlarını diğerlerinden
çok farklıymış gibi görmeye itiyordu. Yine de yok değillerdi, kötü
de olsa temsiliyetleri vardı ama eşcinsel karakterler özdeşleşilemeyecek
kadar karikatürleştirilmiş olduğu için, eşcinsel seyirciler uzun
yıllar heteroseksüel kurgulanmış ilişkilerin, karakterlerin eşcinsel
yönünü tahayyül ettiler, Dietrich'in erkek kıyafeti giymesi
bir işaretti (Morocco, 1930, US), Richard Barthelmess
ve Cary Grant bakışmaları ise duygusal bir ilişki (Only Angels
Have Wings, 1939, US)...
Özellikle,
II. Dünya Savaşı'nın sonrasında, eşcinsel temalı ve/veya eşcinselliğini
gizlemeyen yönetmenlerin çektiği filmlerle ekranda "yaşayan" eşcinseller
görülmeye, böylece eşcinseller özdeşleşebilecekleri karakterlerin
hikayelerini izlemeye başladı. Özellikle 1980 sonrası eşcinsel hareketin
güçlenmesi ve de eşcinsellerin kapitalizm tarafından bir hedef kitle
belirlenmesiyle festivallerin "gökkuşağı" kuşakları oluştu, eşcinsel
temalı filmlerin gösterildiği festivaller düzenlenmeye başlandı.
Bu
bölümde, her hafta gerek kültleşmiş gerekse yeni çıkmış eşcinsel
temalı ve/veya yönetmenli filmleri kısaca tanıtmanın, hem sinemayı
hem de gey lezbiyen kültürünü daha iyi tartışabilmemizi sağlayacağını
umuyorum.
Paragraf
175
Yönetmen:
Rob Epstein, Jeffrey Friedman
Belgesel danışmanı: Klaus Müller (tarihçi)
Anlatıcı: Rupert Everett
1999/ Almanya, İngiltere, Amerika/ 81'
"Erkekler
ya da insan ve hayvan arasındaki doğaya aykırı cinsel ilişki hapisle
cezalandırılabilir; yurttaşlık hakları söz konusu kişilerin elinden
alınabilir."
Alman Ceza Kanunu, 1871
III.
Reich'ın faşist ideallerini gerçekleştirmesini sağlayan, yasaların
Weber'in vurguladığı anlamda rasyonel ve formel bir şekilde uygulanması
oldu. Yasalar hiyerarşik düzende hareket edebilmenin meşruiyet kaynağıydı.
Tüm etkinlikler önce yasayla belirleniyor ya da yasaya uyduruluyor,
sonra uygulanıyordu. Dolayısıyla, yapılan herşey yasal oluyordu.
1871'den beri var olan ama pratikte yaptırımları kurumsal mekanizmalar
tarafından gerçekleştirilmeyen "küçücük" bir yasaydı Paragraf 175.
Almanya'da 1920'lerdeki eşcinsel hayatın canlılığına; eşcinselliğin
hastalık, suç ya da günah olmadığını savunan bilim adamı Magnus
Hirschfeld'in 1890'larda yasanın kaldırılması için imza toplamasına
rağmen yasa vardı, yazılıydı, zaten de "bir önemi yoktu", "bilinmez,
uygulanmazdı".
Güçlenerek
yükselen Nazi rejiminin eşcinselliğe çelişkili bir yaklaşımı vardı;
eşcinsellik, bir yandan Antik Yunan mirasını anımsatıyor ve "erkek
erkeğe" bir örgütlenmeyi arzulanır kılıyordu-bunun sinema tarihindeki
en güzel ifadesi Visconti'nin 1968 tarihli Lanetliler filmindeki
Nazi subaylarının bir orjiye dönen rehavet anıdır herhalde-, bir
yandan ise doğaya aykırı ve Reich'ın yeni nesillerinin doğmasına
engel olduğu için bir hastalık veya sakatlık olarak görülüyordu.
I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında hareketlenen ve görünür
olan eşcinsel hayat ve örgütlenme sayesinde Nazi rejimi eşcinselleri
bulmakta zorlanmıyordu. Nazizmin ideallerine ters düşen eşcinsellerin
"düzeltilmesini", "iyileştirilmesini", bunlar mümkün değilse "yok
edilmesini" mümkün kılansa bu küçük yasa oluyordu.
Paragraf
175, Weimar ve Nazi Almanyası'nda eşcinsellerin yaşadıklarına ışık
tutan, sözlü tarih olarak önem taşıyan önemli bir belgesel. II.
Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan toplama kamplarında katledilerin
büyük çoğunlığunu Yahudiler oluşturuyordu ama Nazi rejiminin persona
non grataları yalnız onlar değildi; Yahudiler, Polonyalılar, Çingeneler
gibi binlerce eşcinsel de ötekiydi, topluma zararlıydı ve toplumdan
çıkarılmalarında fayda vardı. Holokost, sinemanın sevdiği bir konu
oldu ama bu farklı hikayeler yeterince ele alınmadı. Paragraf 175
hem ötekileri düşünmek için bir davette bulunuyor, hem de dönemi
kamplara gönderilen 10 000 eşcinselin geriye dönebilen ve suskun
yıllardan sonra hayatta kalabilenlerin ağzından anlatıyor.
Yaşananlar
bir tek Almanya'daki erkek eşcinsellerin başına gelen bir şey değildi.
Lezbiyenlerin de özgürlükleri tehlike altındaydı, ama ne yasa ne
de erkek egemen heteroseksizm lezbiyenlerin cinselliğine, varlığına
inanıyordu. Ayrıca belgeseldeki bir eşcinselin göstereceği gibi
Nazizm homofobisini zaten varolan yerelliklerin üzerinden etkin
kılıyordu, Fransa'nın Pétain'le Vichy'le unutturulmak istenen faşist
bir geçmişi vardır ve Almanya'nın izinden faşizmini eşcinsellerinden
esirgememiştir. Belgeselde, bu farklılaşan hikayelere kısaca değinilse
de, tanıklıklar özellikle Alman erkek eşcinsellere ait.
Paragraf
175'te, yaşadıkları sorulmamış, duyulmak istenmemiş eşcinseller
yıllar sonra hikayelerini anlatıyorlar; bazan "altın yıllarının"
nostaljisiyle, bazan hafif bir ironiyle, bazan da yıllara direnen
bir hüzünle hafıza tazeliyorlar ve Nazi rejiminin çok bilinmeyen
bir yönünü tartışmaya açıyorlar.
Önal
Demirci



Wilde
Yönetmen: Brian Gilbert
Senaryo: Julian Mitchell
O: Stephen Fry (Oscar Wilde),
Jude Law (Lord Alfred 'Bosie' Douglas),
V. Redgrave (Lady Speranza Wilde),
Jennifer Ehle (Constance Lloyd Wilde)
1997 / İngiltere
- Almanya - Japonya / 118 dakika
Lady
Windermere'in Yelpazesi adlı oyununda "Skandal ile dedikodu
arasındaki fark nedir?" diye sorar Oscar Wilde.
Yine kendi cevaplar sorusunu; "Dedikodu hoştur! Tarih baştan
sona dedikodudur. Skandal ise dedikodunun ahlakla can sıkıcılaştırılmışıdır."
Devamını
okumak için tıklayın



|